"İnsanın bir sevgilisi olmalı"

"İnsanın bir sevgilisi olmalı" DİN
5,0
07.10.2014 10:32:13
A+ A-

Leyla İpekçi bu günkü yazısında ("Mağarasında uyuyanların sabahı" başlıklı yazı, Yeni Şafak, 07/10/2014), "Kavuşmak: Adalet. Şeylerin yerli yerinde oluşu. (...) Dost ilinde, dosta uçmak,dost ile uçmak... Vuslat sonssuz bir an imiş... Kalu bela'dan beri kavuşuyormuşuz usul usul. Gayrı yok. İşitip itaat etmek geçmişte olmuş bitmiş bir ahit değilmiş diyeceğiz." diye yazıyor. Derdini, derdimizi dile getiriyor. Ve 15. yüzyıl Anadolusu'nda İznik'te dünyaya gelen Eşrefoğlu Rûmî'nin şu dizelerine ('canlı söz'üne) yer veriyor bu sözlerin hemen ardından: 'Ey gönül var kim bu derdden sen haberdâr olmadın / Anın içindir bu yolda sen ciğer-dâr olmadın / Ey gönül var kim benimle dosta karşı yanmadın / Çok cefâlar eyledin bana vefâdar olmadın...' " Tevhid hakikatine bir adım atmak"tan, "aşk yolculuğunun hepimize farz oluşu"ndan, "nefsini ümmet edene, Muhammedî hakikatiyle buluşana dek insanın devran etmesinden" söz ediyor. 'Derd' sözü geçince hemen aklıma 17. yüzyıl Anadolu'sunda yaşamış Niyazi Mısrî'nin hakikat sırrını içeren canlı sözü (dizeleri) gelir: 'Dermân arardım derdime / derdim bana derman imiş / burhan arardım aslıma / aslım bana burhan imiş'

İsmail  Kılıçarslan,? "İslamofobik Türk aydını" başlıklı yazısında (Yeni Şafak, 07/10/2014) soruyor: "Dünyanın herhangi başka bir ülkesinde, memleketinin insanlarının dinlerine, geleneklerine, ibadetlerine, en önemlisi inançlarına bunca cehaletle yaklaşan başka bir 'aydın tipi' var mıdır acaba? (...) Bir kez daha yazmış idim. Yazınızda, konuşmanızda, tezinizde 2002 yılının kalkınma rakamlarında bindelik düzeyde bir hata yapsanız kıyamet kopar. Herkes size yüklenir. Yazarlığınız, aydınlığınız, bilim adamlığınız yerden yere vurulur. Fakat İslam konusunda en temel çamları devirmeniz büyük bir sessizlikle, hatta daha da şaşırtıcı şekilde, büyük bir beğeniyle karşılanabilir." Aklıma hemen Süleyman Seyfi Öğün'ün dünkü yazısındaki (Yeni Şafak, 06/10/2014) şu sözleri geldi. Şöyle diyordu: "İnançsızlaştırma aynı zamanda da câhil bırakmayla sonuçlanmıştır. Böylesi bir endoktrinasyondan geçen sayısız kuşak, dinsel bilgiler yönünden bilgisiz bırakılmıştır. Bu arınmışlık, aynı zamanda bir aydınlanmış olma göstergesi sayılarak, bu nesiller için bir iftihar vesilesine konu oldu. Dinsel konularda bir şey bilmemekle övünen bir söyleme herkes rastgelmiştir."

Ömer Lekesiz'in "Gösteri ve savaş sahneleri" başlıklı yazısından... (Yeni Şafak, 07/10/2014)

" 'Kültürel hegemonya'nın son kalkışması olan Gezi'yle ilgili (kimilerini geçmişte burada sizlerle paylaştığım) değerlendirmelerimde, düşüncelerinden ziyadesiyle beslendiğim sevgili Mehmet Ali Güveli anlatmıştı.

Musiki eğitimi veren bir okulda öğrencilerden biri bir konu hakkında özel görüş belirtmek üzere hocasından izin aldıktan sonra sözlerine şöyle başlıyor: "Hocam, ben bir aydın olarak..."

Hoca tebessüm ederek "Sen bir aydın olarak... öyle mi? Liseyi bitirip buraya gelmişsin. Liselerden aydın yetişmediği malum. Sen hangi ara, hangi önemli düşüncenin hakkını vererek aydın oldun?" diye sorduğunda öğrenci rahat bir eda ile şu cevabı vermiş: 'Bu okulda okuduğum için ben zaten aydın oluyorum.'

Sezan Aksu'nun 'koymak' gibi kaba-saba bir kelimeyle örtü, Leman Sam'ın ise bir cehalet belgesi olarak IŞİD ile kurban keseni eşitleme konusunda yaptıkları 'gösteriler'e söz konusu örnek üzerinden baktığımda her ikisinin de 'suçsuz' oldukları sonucuna varasım geliyor.

Çünkü kamuoyunu etkilemeye yönelik bu bireysel tepkileri onların 'aydın oluşlarından' değil, varlık kazandıkları ilgiyle bağ(ım)lısı oldukları sistem içinde 'aydın yapılışlarından' kaynaklanıyor.

Bir şey ilave etmeme gerek yok. Yazar edebî yanının da güçlü olmasıyla memleketimizin bir hakikatine ustaca işaret ediyor.

Ali Saydam'ın, "Bir müsteşarımızdan kültür dersleri..." başlıklı yazısından... (Yeni Şafak, 07/10/2014)

" AK Parti'nin son dönemdeki yeni metaforu 'Yeni Türkiye'den en çok niçin ümitleniyorum biliyor musunuz?..

Bu sorunun yanıtı biraz uzun.

AK Parti iktidara geldiğinde sık sık dile getirdiğimiz şu dört halkadan dördüyle de mücadele etmesi gerekiyordu: Cumhuriyet'e ayak bağı olmaya devam eden feodal kalıntılar; sanayi toplumunun bir türlü yerli yerine oturamamış alt ve üst yapısı; liberalizmin kör topal işleyen ve kökünü 24 Ocak kararlarından alan zaaf içindeki hal-i pür melali ve nihayet bilgi toplumunun çocukluk hastalıkları ve inşasındaki çarpıklıklar.

Ezcümle bizim '4 Halka' dediğimiz, imparatorluktan bu yana yaşanan süreçteki 'sekme' ve 'sapma'ların yerli yerine oturtulması.

Biz de AK Parti'nin iktidara geldiği günden bu yana dilimize pelesenk ettiğimiz bu dört halkanın her birinde elde edilen büyük zaferlerin dışında bırakılmış, ihmal edilmiş bir başka alana dikkat çekmeye çalışıyoruz: 'Aman!' diyoruz, 'Üstyapı meselesi, yumuşak konular (soft ıssues), akıllı güç (smart power) ihmal edilirse 4 Halka'da elde edilmiş olan zaferleri koruyup kollamak ve perçinlemek hiç kolay olmayabilir!' "

(...)

"Nihayet Pazar günü içimizdeki yangına su serpen bir sesle karşılaştık: Yeni Şafak'ın Pazar ekinde Emeti Saruhan hanımefendinin imzasıyla mükemmel bir röportaj yayınlandı. Ayasofya ve ardından Topkapı Sarayı Müze müdürlük görevlerinden sonra Kültür Bakanlığı Müsteşarlığına atanan Prof. Ahmet Halık Dursun'un yukarıda sözünü ettiğimiz, bize sorarsanız ülkemiz varoluş nedeninin, bekasının, gelecek tasarımının ve alt yapıya verilmiş onca önemin garantisi olan ana meselelere büyük bir derinlik ve ciddiyetle eğildiğini görmek, inanın bir an olsun bize düşünsel yalnızlığımızı unutturdu."

Haşmet Babaoğlu'nun "Bayram notları: Mahzunluk!" başlıklı yazısıyla (Sabah, 07/10/2014) dediklerinden...

"Fotoğraflara bakarken daha iyi anlıyorum: Kaç yaşında olursak olalım, zaman hep kendi kışına doğru yol alıyor! Geçmiş hep daha sıcak, gelecek hep daha soğuk sanki... Neyse siz bana aldırmayın!"

"Belki de fotoğraflar akıp geçen zamandan bile daha acımasızlar... Hani Edip Cansever'in dediği gibi: 'Mutluluk mahzunluk oluyor fotoğraflarda / ... /Mahzunluk mu yoksa yaşam / Ve doğruyu söyleyen yalnız / O mu, Rilke mi?' "

"Hayatımızda 'içli' ve iç''ten bir yan neredeyse kalmamış ama durmadan içtenlikten söz ediyoruz. İçtenliği yere göğe koyamıyoruz. Bu artık gündelik bir gerçeğin ifadesi değildir; olsa olsa özlemdir.'İç'ten gelen bir şeylere özlem."

 

YORUMLAR

Aşk içinde sevgili -

İçten gelen bir özlem duyardım, ne olduğunu şimdi anladım: Aşk içinde gelecek bir sevgiliye özlem duyarmışım meğer... Sevgili gelmiyorsa, sevgili olmak da bir özlem kalıyor insanın içinde. Sevgili gelmeyeceksen ey gelecek, beni öpmeden geçsen bari. Olmaz, tabiatına aykırı öyle mi? İlle de öpeceksin yani; hiç olmazsa sarılmadan öp geç de bir sonraki umuda yetişeyim.

0 0
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.