İnsanın kendini önemsemesi ve hakikat

İnsanın kendini önemsemesi ve hakikat DİN
4,5
10.02.2014 11:00:33
A+ A-

Sadreddin Konevî(öl.1274), iki sıfatın Allah'a nispet edilmesini ele alır. Bunlardan birisi ilim, diğeri ise kelâm sıfatıdır. Şöyle demektedir: "İlmin Hakka nispet ve izafe edilmesi, en eksiksiz, kâmil ve üstün tarzda olmalıdır. Hiçbir bilgi, Allah'ın ilminin dışında kalamaz, hiç kimsenin tevili ve anlayışı O'nun ilminin dışında değildir(tevil: bir söz veya hareketi görünen anlamı dışında yorumlama). Çünkü Hakkın ilmi, kendisinin de haber verdiği ve bildirdiği gibi, her şeyi kuşatmaktadır." Ardından şunu ekler: "Hakkın kelâmı da, O'nun bir sıfatı veya ilminin bir nispetidir." Dolayısıyla kelâmın da ilim gibi kuşatıcı olması gerektiği ortadadır. Konevî'ye göre, bizzat Kur'an onun bu özelliğine dikkat çekmiştir: "Biz  Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."(En'âm sûresi/38) (Kitap: Levh-i Mahfûz: Allah tarafından takdîr edilen ne varsa onların yazılı olduğu korunmuş levha.) Konevînin yaptığı şey, bütün varlıklardaki bir özelliğin ilahî kelâmda da bulunduğunu göstermektir ve kendisinden önce de İbnü'l Arabî aynı hususu vurgulamıştır. Her iki sûfi de, her varlığın bir zâhiri ve bir de bâtını olduğunu belirterek, ilahî kelâmın da bu özelliğe sahip olduğunu dile getirmişlerdir. Allah'ın bütün fiilleri iradesine, irâdesi de O'nun ilmine tâbi olduğuna göre, âlemde hiçbir şey Allah tarafından hikmetsiz olarak yaratılmaz. İnsanların bu hikmeti bilmeyişleri, hikmetin var olmadığı anlamına gelmez. Bu hikmetin en sahih şekilde gözüktüğü alanların başında ise ilâhî kelâm gelir. Buna göre, Kur'an'da zikredilen her bir kelime ve harf, belirlibir hikmet için zikredilmiştir ve insanların görevi bu hikmet ve mânâları idrake çalışmaktır. Konevî bu durumu sadece Kur'an/ ilâhî kelâm için böyle düşünmez; ona göre Hz. Peygamberin hadislerinde de her kelime belirli bir maslahat ve gaye için zikredilmiştir(maslahat: önemli iş, nitelik, barış, dirlik-düzenlik). Konevî, ilahî kelâmın yorumunu esasta iki şeye bağlamaktadır: Birincisi, dil hükümleri, ikincisi ise "kesin şer'î" kurallar. Bunun ardından ise "ikincil" kayıtlar gelir ki, bunlar âyete en uygun mânânın hangisi olduğunu belirtir.(Kaynak: Sadreddin Konevî, Fâtiha Suresi Tefsiri, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık)

Bu girişi şunun için yaptım: dinden uzak, dine yabancı insanlar ilimle dinin çeliştiğini, çatıştığını düşünürler; âdeta dindarların Allah'a atfettikleri, nispet ettikleri sıfatları, nitelikleri insana atfederler, yakıştırırlar. Kısaca böyle insan 'insan'ı  önemser, merkeze koyar. Bilim insanlarını, hele başarılı olanlarını yüceltir.18. yüzyıldan itibaren, özellikle 19. yüzyılda Avrupa'da ne kadar etkili akımlar doğduysa hepsi insanı önemseyen, onu esas alan düşünce akımlarıdır. Materyalizm, Darwinizm, Marksizm, Hümanizm gibi. Bu akımların hiçbirisinde Allah inancı sahih anlamda yoktur. Tersine, din ve Allah inancına aykırı, belki tepkisel anlamda doğmuş fikir ve felsefe akımlarıdır bunlar. Dinleri ve dindarları bile etkilemiş akımlardır. Öyle ki modern dünyada modern bir bilim(science) anlayışı oluşmuştur. Türkçede bile 'ilim' kelimesi terkedilmiş, 'bilim' sözcüğü kullanılır olmuştur. Çünkü ilim en azından kadîm olan, geleneksel olan anlayışı çağrıştırmakta. Din'den uzaklığı, kopukluğu çağrıştırmamakta. Modern bilimi baş tâcı edenler Sokrat'ı bile beğenmezler. Dahası Aristo, İbn-i Rüşd, İbn-i Sina, Farabî gibi filozoflar da  modern felsefe anlayışındaki birçok felsefeciye ve bilimi esas alıp dini önemsemeyene göre eski kafalı insanlardır, yani dinle irtibatlarını tamamen kesmemiş filozoflardır. Vurgulamak istediğim tam da bu: 19. yüzyılda, 20. asırda din, düşünce hayatından, dolayısıyla hayattan  tard edilmek istenmiştir. Bu da önemli ölçüde etkili olmuştur. Entelektüel insanlar da, sıradan okuma-yazma bilen insanlar da, bu akımlardan yaygın olarak etkilenmişler  ve dine kayıtsız kalmışlardır. Ülkemizde 'entelektüel' yerine 'aydın' sözünün/sıfatının önemli bir çevrede yaygınca benimsenmiş olması mânidar ve düşündürücü değil midir?

Oysa Kur'ân- Kerîm kesin bilgi içeriyor ona inananlara göre. El-İsra sûresinde 17. âyet bakın ne diyor: "Senin için hakkında bir bilgi hâsıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalb(gönül), bunların her biri bundan mes'uldür." Yani sorulacaktır hesabı, öldükten sonra, hesap(din) günü. Bir başka âyette "Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme. Çünkü sen ne arz'ı(yer/earth) yırtabilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin!" denilmekte(El-İsra/37). Hemen bu âyeti izleyen âyet: "Kötü olan bütün bunlar Rabbin nezdinde sevilmeyen şeylerdir."(El-İsra/38) Onu da şu âyet izlemekte: "Bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmet(ler)dendir. Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme ki, sonra kınanmış, kovulmuş olarak cehenneme atılırsın."(El İsra/39)  Kur'an, insana şunu da söylüyor: "And olsun, Biz bu Kur'an'da türlü türlü şekillerde açıkladık/misaller verdik ki, düşünüp akılları başlarına gelsin/ibret alsınlar. Oysa bu ancak onların nefretini/ürkekliğini artırıyor, başka bir şeyi değil."(El-İsra/41)

Allah'ın ilmi kesin hakikattir, nihaî hakikattir. Modern bilim ise K.Popper'in dediği gibi deneme-yanılma süreciyle işler anlamda bir anlayışa karşılık gelir. Bir hipotez kurarsınız, bir tek gözlemle bile yanlışlanırsa o hipotezi çöpe atarsınız. Başka hipotezler kurulur, yanlışlanıncaya kadar geçerli kabul edilirler sadece. Bu elbette işe yarar, bilimsel bilgi ve teknoloji böyle gelişir. Ama o kadar. Felsefî anlamda size hakikati buldurmaz bu bilim. Kesin ve nihai hakikat olmadığını söyleyenler bu bilim anlayışına bağlı olanlardır daha çok. Allah'a inanmadıkları gibi, gözlerinde en çok büyüttükleri, en medet umdukları, 'bilim'dir. Onlara göre bilim her şeye kâdirdir. İnananlara göre ise Allah her şeye kâdirdir. Dolayısıyla 'bilim' günümüzde kimilerince tanrı gibi görülmekte, yani pek çok insanın durumu, yukarıda Türkçe anlamı verilen bir âyette(El-İsra/39) işaret edilen duruma uymaktadır.

Sadreddin Konevî, yukarıda alıntı yaptığım ve belirttiğim eserinde, "kâmil İmam-Şeyhimiz" dediği zâtın(ibnü'l Arabî olabilir) Rabbine münacaat ettiği(Alllah'a dua ettiği) bir kasidesinde şöyle söylediğini aktarır:

"Hiç bir şeyde o şeyin hakikatini idrâk edemem,

Nasıl olur da idrâk ederim ki, siz içindesiniz"

Üstâd Sadreddin Konevî Hazretlerinin aynı eserinden şu sözleriyle yazıyı bitireyim: " İnsan başkasını idrak eder, fakat kendisine en yakın şey olan kendi nefsini ve hakikatini idrak edemez. Bu yolla, basîret ve gözlerin, ilahî ve kevnî(acunsal, kozmik) hakikatleri ve bunların kapsadığı mânâ ve sırları idrâkten âciz olduğu kesinleşmiştir. Doğru bilginin kesb(çalışıp kazanma) ve çaba ile meydana gelmeyeceği de ortaya çıkmıştır."



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.