İnsanın kendisiyle imtihanı

İnsanın kendisiyle imtihanı DİN
0,0
12.11.2014 09:32:35
A+ A-

 

Nefse ve onu düzenleyene, Sonra da ona kötülük ve takva kabiliyetini verene yemin olsun ki, (Kendini)   arıtan muhakkak kurtulmuştur. Onu kirletip gömen de ziyana uğramıştır.
                                                                                                                          Kur'an/Şems Suresi 7. 8. 9. 10. ayetler

Yukarıdaki ayetlerde, Allah'ın insanı hem iyi, hem de kötü olabilecek bir özellikte yarattığı; onun kişiliğini ve akibetini, hafızasına yüklenecek bilgilerin ve takip edeceği istikametin belirleyeceği anlatılmaktadır. Anlaşılıyor ki, insan iyi kötü ayırdetmeksizin verilen her bilgiyi alabilecek özellikte yaratılmıştır. Ancak Kur'an, kişisel tercihleri konusunda bireyi uyarmakta öğrendiklerinden iyi ve yararlı olanı öne çıkaranın, kendini temiz tutanın, içini kirden arındıranın kurtulacağını, kötü ve zararlı olanı benimseyip hırs ve arzularının peşinde koşanın da ziyana uğrayacağını açıklamaktadır.

İnsan hayata sıfırdan başlar ve ilk eğitimini aileden alır. Okul ve çevreden edinilenlerle birlikte bunlar, bireyin kişiliğinin önemli bir kısmını oluşturur. Onun fikrini, inancını, inaçsızlığını, hayat anlayışını, takip edeceği istikameti işte bu öğrenme sürecinde kazandıkları belirler. Bireyin kişiliğinin tam olarak ortaya çıkmasında,   edindiği bilgiler kadar, genetik karakterinin de etkisi olduğu/olacağı unutulmamalıdır. Din noktasından baktığımızda da sonuç benzerdir. Kişinin ahiret hayatı da dünyadaki tercihlerine paralel olacaktır.

Doğrusu insan, dünyaya bir takım malûmatlarla yüklü olarak gelmez. Hiç kimse belli bir fikir, inanç ya da ideolojiyle birlikte doğmaz. Onu, büyük oranda içine doğduğu aile ve çevre şekillendirir. Ailenin yaşam biçiminin, çocuğun ileriki hayatını etkileyeceğinde şüphe yoktur. Otoritelere göre çocuk, ilk altı yılda ailesinden edindiklerini ömür boyu unutamaz. 

Yani çocuğun, bir dini ya da ideolojiyi benimsemesi, teist ya da ateist olması ailenin verdikleriyle yakından ilgilidir. Her ne kadar, hayat tarzımızı kişisel irademizle seçiyor görünsek te tercihlerimizde ailenin, toplumun ve aldığımız eğitimin etkisini inkar edemeyiz.

Buradaki ana problem, bazılarının kendi inancını ya da ideolojisini doğal bir olgu gibi görmesi, bu kabulden yola çıkarak başkalarının değerlerini küçümsemesidir. Kendi düşüncesinin dışında kalan her fikir ve görüşün batıl ve değersiz olduğunu zannetmesidir. Esasen bu bir megalomanidir yani kişinin, büyüklük hastalığıyla malül olduğunun ifadesidir.

İslam inancına göre (Allah tarafından yaratılan) insan, doğduğu anda bilgi yönünden nötr haldedir. Başka bir deyişle üzerine çizik atılmamış boş bir yazı tahtası gibidir. Zihninde, anlamaya ve yargılamaya dair bir malumat yoktur. Bunu, yazılımı yüklenmiş, ancak henüz bilgi kaydedilmemiş bilgisayara da benzetebiliriz.

Yani zeka, hafıza, anlama ve algılama yetenekleri faaldir, bunları besleyecek (görme, işitme, dokunma, koklama ve tatma) duyuları çalışır durumdadır ama henüz şeyleri anlamlandıracak bilgiye sahip değildir. Ancak ebeveyni onun zihnine istediğini yazabilecek, istediği bilgiyi yükleyebilecektir. Dinlerin, ana babayı evlattan sorumlu tutmasının sebebini buradan anlayabiliriz.

Tabi ki, insan zihninin boş bir bellek olarak hayata başlaması, onun özel yeteneklerinin ya da başka bir takım özelliklerinin bulunmadığı anlamına gelmez. Evet insan, hayatı anlamak için bilgi ve tecrübeye ihtiyaç duyar. Bununla beraber o, doğuştan gelen ve kendisini diğer insanlardan ayıran bir karaktere, bazı içsel dürtülere de sahiptir.

Bunlar zeka, beceri, deha gibi üstün vasıflar, kloptomani, intihar arzusu gibi ruhsal, kanser gibi bedensel hastalıklar ya da kişiyi diğerlerinden ayıran bazı olumlu/olumsuz vasıflardır. Açlık, öfke, cinsellik, heyecan (korku ve sevinç) gibi dürtüler ise tüm insanlarda ortaktır.

Bilinen, insanların zeka seviyelerinin aynı olmadığıdır. Bazı kişilerin, beceri ve zeka isteyen konularda özel  yetenekleri vardır. Mesela resim, müzik, matematik vs. eğitimle öğrenilse de bir kısım insanların bu hususlarda daha kabiliyetli olduklarında şüphe yoktur. Her insan öğrenebilir ve bir dalda ihtisas sahibi olabilir. Kendini yetiştirip geliştirebilir. Yani mimar, mühendis, doktor vs. olabilir. Mesleğini hatasız yürütebilir. Ancak hiç bir zaman, o mesleğin gerektirdiği genetik becerilere sahip olanlar kadar başarılı ve mükemmel olamaz.

Bir sınıftaki öğrencilerin hepsi zamanla okuma ve yazmayı öğrenir. Ne var ki, ne okuma, ne de yazma konusunda biri diğerinin aynısı olamaz. Kimi çok seri ve hatasız, kimi heceleyerek okur, kiminin yazısı matbaadan çıkmış gibi mükemmel, kimininki ise kargacık burgacıktır. Bu bize, zekanın, okuma yazma kabiliyetinin, başarı getiren bazı niteliklerin doğuştan geldiğini göstermektedir.

Yukarıya aldığım ayete göre insan zihni, aklı ya da ruhu (her neyse) iyi olanları kabul, kötü olanları da reddecek biçimde dizayn edilmemiştir. Yani insanda, başlangıçta herhangi bir yargı yoktur. Onun davranış kodlarını, anlayışını veya kişiliğini kendisine verilecek bilgi, görgü ve eğitim belirler. İnsan iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı hariçten (aile ve toplumdan) aldıklarıyla öğrenir.

Buna rağmen, eğitimin ve bilginin insanı her türlü ayıptan azade kılacağını düşünmek safdilliktir. Kişinin genetik kodlarında var olan bir takım eğilimler eğitimle bir miktar bastırılabilir. Yani çevreden öğrenilenler, insanı toplumca hoş görülmeyenden uzak tutabilir. Ancak karakteristik yapıları itibariyle baskın hırsları olan kişiler, nerede ve hangi pozisyonda olurlarsa olsunlar bir şekilde arzularını tatmin etmenin yolunu bulurlar. Güçleri yetiyorsa yaptıkları ahlak dışı eylemi (rüşveti komisyona çevirmek gibi) yasal zemine bile oturturlar.

Bu nedenle birilerinin hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık gibi olgulara din üzerinden eleştiri getirmesi son derece yanlış ve isabetsizdir. Tabi bunu ideolojiler veya fikirler üzerinden yapmak ta aynıdır. Çünkü hırsızlık ve yolsuzluk dini ya da ideolojik bir kural değildir. Bu yüzden pis işlerle uğraşanların yaptıkları, ait oldukları inanç veya ideolojiyle açıklanamaz, yorumlanamaz.

Ayrıca tesettürlüleri kastederek, "o başörtülerin altında ne pislikler dönüyor" gibi aşağılayıcı iddia ve isnatların da bir geçerlilği yoktur. Bir kadın, başını örtmeden önce neyse, sonrasında da o dur. Türban, kadını evrime uğratıp kökten dönüştürmez. Doğuştan gelen eğilimlerini, dürtülerini ve arzularını değiştirmez. Kişisel dürtü ve arzuların denetimi başörtünün değil sözkonusu kadının elindedir. Dolayısı ile açık olan kadın nasıl mutlak kötü değilse, örtük olan da mutlak iyi değildir. İyi ve kötü her yerdedir. Artık bunları görelim ve ideolojik cehaletten kendimizi kurtaralım.

Yaşadığımız hayatın kalıpları olduğunu, zaman zaman değişip farklılaşsalar da sınırlarımızı bunların belirlediğini biliyoruz. Bunlar dinler, ideolojiler, ahlaki ve toplumsal normlardır. Yukarıda da söylediğimiz üzere, insanın öğrendikleri yanında, bir de doğuştan yani aileden gelen genetik kodları vardır. Fertler dünyaya, karakter dediğimiz bu özellikleriyle beraber gelirler. Bizler, yaşadığımız topluma ait geçerli normları doğuştan gelen karakterimizin kabul ettiği ölçüde benimser ve uygularız. Bizim kişiliğimizi oluşturan işte bu iki olgunun toplamıdır.

Aynı dini veya aynı ahlaki kuraları benimsemiş insanlar arasındaki yaşayış ve anlayış farkı da işte buradan gelir. Demek istediğim, dini ve ahlaki normlara rağmen çoğu kez bizi yönlendiren karakterimiz, yani genetik kodlarımızdır. Genlerimizdeki kodları değiştiremeyeceğimize göre, insanları da tümden dönüştürüp değiştirmemiz mümkün değildir.

Kişinin tipik davranışları yani düşünen biri olup olmaması, duygusal bir yapıya sahip bulunup bulunmaması, değişim arzusu duyup duymaması, yeniliklerden zevk alıp almaması tamamen irsidir. Tabi şiddet, zarar verme, çıkar peşinde koşma gibi olumsuz davranış biçimlerini de buna ekleyebiliriz. Bunlar kalıtımsal yolla edinilmiş özelliklerdir.

İnsan hayatı boyunca bir çok alışkanlık edinebilir. Tüm geçerli ahlak kurallarını öğrenebilir. Bunlara uymanın toplumsal gereklilik olduğunu da düşünebilir. Hatta buna inanabilir. Fakat çıkarlarıyla, ahlaki normların çatıştığı noktalarda çoğu kez arzularına yenik düşer. Hırs ve ihtirasının kurbanı olur. Dolayısı ile kişinin kimliğini oluşturan yalnızca inandığı değerler, yargılar değil aynı zamanda genetik eğilmileridir.

Aldığımız terbiyenin, gördüğümüz eğitimin, edindiğimiz iyi alışkanlıkların karakterimiz üzerinde olumlu etkileri olduğu kesindir. Ancak bunların doğuştan gelen öezlliğimizi tümüyle değiştirdiğini söylemek imkansızdır. Diyelim narsist karakterli birisi, ne kadar değişirse değişsin normal bir insan gibi davranamaz. Tabi normal bir insan da tamamen narsist moduna giremez. Hepimiz, her konuda bir miktar değişebiliriz ama özümüzü daima koruruz.

Ancak, her şeye rağmen insanlar yaptıklarının farkındadırlar. Toplum ahlakını çiğneyen hiç kimse, "ben bunu bilmeden yaptım ya da buna mani olmak elimden gelmiyor" diyemez. Üst geçit varken karşıya otoyoldan geçen kimse, başına bir şey geldiğinde bunu kadere ya da Allah'ın takdirine bağlayamaz. Çünkü o, emniyetli yolun üst geçit olduğunu kesinlikle bilmektedir. Hareketinin hayati risk taşıdığının da farkındadır. Ancak bunun, kendisi için bir avantaj olması, yaptığı hatayı kendi zihninde meşrulaştırmaktadır. Yani bile bile lades demektedir.

Sonuç: 1- Çoğu insan, çıkarları ya da arzularıyla inandığı değerler, yasal ve ahlaki kurallar çatıştığında tercihini nefsi yönünde kullanır ve bu durumu pek sorgulamaz.
            2- Seçimleri kendi iradesinin sonucu olduğu halde yanlış adımlarından doğan kötü sonuçları kader olarak niteler. Ve böylece her zaman ve daima haklı, temiz ve dürüst olduğuna inanır.
          

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.