"İslam Müslüman olmayana ne söyler?"

"İslam Müslüman olmayana ne söyler?" DİN
5,0
14.09.2015 02:29:36
A+ A-

"İslam kendisine inanmayanlara ne vadeder? İslam'ın insanları ulaştıracağını beyan ettiği "saadet" sadece Allah'a ve hakikate dair ortaya koyduğu ilkelere "iman" edenleri mi kapsar? Yoksa o ilkeler yerine başka "dinî" ilkelere iman edenlere veya hiç inanmayanlara vaat ettiği bir şey olabilir mi? Kısaca İslam kendisinden olmayanlarla sahici bir ilişki kurar mı?"

Ekrem Demirli'nin ( Prof. Dr., İ.Ü. İlahiyat Fak.) Köln merkezli olarak Avrupa'da yayınlanan, internet üzerinden de yayın yapan üç aylık Sabah Ülkesi dergisinin 44. sayısında çıkan yazısının başlığını alıntı olarak bu yazıya da başlık yaptım. Yazımın başında alıntıladığım cümleler de söz konusu yazının ilk cümleleri.

Peş peşe şu iki soruyu soruyor yazar yazısının başlarında:
"Müslüman bir düşünür Müslüman olmayana "malzeme" olmaktan öte sahici bir katkı sağlayabilir mi? Çağımızda daha da yaygınlaşan bir ilgi konusu olarak Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre veya İbnü'l-Arabi gibi sufiler insanlık mirasında neye karşılık gelir?"

Yazar, "böyle soruların İslam veya daha genel olarak "Dinin maksadı nedir?" sorusuyla yakından alakalı olmasının yanı sıra felsefe ile din arasındaki farklılığın da bu noktada tebarüz etmesi nedeniyle" "meseleyi bu sorunlar zaviyesinden ele alırken ciddi bir sorunla yüz yüze geldiğimizi fark ederiz." diyor. Ve İslam'ın evrenselliğine getiriyor sözü şu sorularla: "İslam hangi anlamda evrensel olabilir? Bütün insanlara bulundukları hâl üzere hitap edebilen ve onların dünyevî-uhrevi maslahatlarını ortaya koyan bir din midir İslam?" Biraz daha ileride şunları söylüyor: "Aslında bütün mesele şurada özetlenmekteydi: 'Din insan için ne anlam ifade eder?' Bu soruyu geliştirdiği kurumları ve düşüncesi üzerinden dikkate alırsak, 'Bu düşüncenin ve kurumların muhatabı kimdir, kime neyi kazandırır?' şeklinde sorabiliriz."

"Meselenin sadece İslam'ın öteki insanlara ne verdiğiyle sınırlı olmadığı" fikrinde yazar. "Bunun yanı sıra Müslümanlar kendilerinin dışındaki inançlarla ve felsefi-kültürel mirasla ilişki kurarken bu sorulara dair cevaplarının onların bakış açılarını belirlemiş olduğunu" düşünüyor. "Çünkü bu noktada da aynı sorun kendini göstermekteydi: 'Bir Müslüman kendi inancının dışındaki ve hatta o inanca tamamen zıt bir inanca sahip bir düşünürü 'sahici' bir şekilde okuyabilir ve onunla 'insanlık' müşterek zemininde irtibat kurabilir mi?' Müslümanlar başından beri bu sorunun farkında olmuşlardı." diyor; ve "bu bahiste dikkate değer hususun, İslam geleneğinde sözü edilen 'yüz yirmi bin küsur' peygamberden hareketle her düşüncenin ve kültürel unsurun nübüvvet kaynaklı olabileceğine dair kadim telakki olması gerektiğine" vurgu yapıyor. Bir önermeden söz ediyor bu bağlamda: "Müslümanlar için doğru olan şu veya bu şekilde 'nübüvvet' kaynaklı olmalıydı." Ama bu doğrunun 'bağlamından kopartılmış' veya 'yanlış ifade edilmiş' olmakla malul, noksan bir doğru olduğu fikrini taşıdığını belirtiyor yazar.

"İslam'ın Müslüman olmayanlara yönelik genel bir hoşgörü ortaya koyabilmiş olduğunu, bu itibarla mümin olmayanlar arasında da İslam'ın 'hoşgörülü' bir din olduğu hakkında yaygın bir kanaat bulunduğunu" ifade ediyor ve istisna teşkil edenin müşrikler olduğu" tespitini yapıyor. "Naslarda müşrikler hakkındaki kesin ve dışlayıcı tavrın, özellikle 'Ehl-i kitap' denilen 'muharref' dinlerin mensuplarına ve öteki dinlere mensup insanlara gelince göreceli bir şekilde yumuşadığına ve yerini birlikte yaşama iradesine bıraktığına" değiniyor. Bu hoşgörünün yüzeysel bir tebessümle, içten pazarlıkçı ve takiyeci olmadığına vurgu yapıyor. İslam ahlak nazariyesinin bu hoşgörünün zeminini teşkil edeceğini ve ona meşruiyet kazandıracak şekilde tekemmül etmiş, merhamet, adalet, doğruluk, samimiyet gibi temel ahlaki ve insani değerlerin bu eksende tanımlanmış olduğunu ifade ediyor. Şu tespiti yapıyor: "Her Müslüman yaşadığı zaman, mekân ve muhatap kitlesi içinde 'ahlaklı' olmak zorunda idi." Menkıbelerden söz ederek, bunların, İslam ahlakının muhataba veya zamana ve mekâna göre değişmediğini dikkate alarak, ahlakın temel ilkelerinin bir Müslümana yönelik davranışta olduğu gibi Müslüman olmayana karşı da ortaya çıkması gerektiğini işlemiş olduğunu belirtiyor ve şunu ekliyor: "Müslüman ahlakçılara göre ahlaklı olmanın yegane sebebi, Allah ahlakın kaynağı olduğuna göre, 'ahlak bizatihi iyi olandır!' ilkesidir.
"Her şeyden önemli olanın, can güvenliğinin evrensel bir ilke sayılması" olduğu belirtiliyor. "Öyleyse," diyor yazar, İslam hukuku ve ahlakı kendisine inanmayanı da dikkate alarak bir teori ortaya koymuş, 'evrensel' norm inşa edebilmiş, yeryüzünde insanın maslahatı için gerekli tedbirleri almıştır." "Dahası yeryüzünün ve öteki canlıların maslahatını da dikkate almıştır." Yazar, daha ileride, "Mutezile kelamcıları tarafından yorumlandığı hâliyle maslahat fikrinin, İslam'ı makul bir ideolojiye en çok yaklaştırabilecek ilkelerin başında geldiğini" söyler. Böylece "İslam'ın insanlık mirasından yararlanmasının yanı sıra, ona doğrudan ve dolaylı olarak katkı sağlamış olduğuna" vurgu yapar. Yazarın ortaya koyduğu şu soru çok dikkat çekici olmalı: "İslam'ın yeryüzünde saadete taşıdığı insanlar için uhrevi bir saadetten söz etmek mümkün müdür?" "Burasının İslam'ın yukarıda sözünü ettiği felsefelerden ve ideolojilerden ayrıştığı nokta olduğunu" ifade eder. Şu temel ilkeye dikkat çeker yazar: "İslam'ı bir din kılan vasıf, mutlak bir iradeye ve kudrete teslimiyet ve inkıyattır." Buna 'iman' denildiğini vurgular. "İmanın sadece insanı Allah'a bağlamış olmakla kalmadığını; bunun neticesi olarak yeryüzünü ahirete, dünyevi olanı uhrevi olana, zamanlı ve yaratılmış olanı ezelî ve ebedî olana bağladığını; bütün bunlar arasındaki 'irtibat' noktasının ve her şeyin esasının iman olduğunu" ifade eder. "Bu nedenle İslam'ın esas meselesinin Allah ve insan ilişkisini 'iman' üzerinden temin olduğuna" vurgu yapar.

Bu noktada, yazar bir örnekten söz etme gereği duyuyor: Karanlık bir odada fili tanımlamaya çalışan insanların hikâyesi. Bir başka deyişle, körlerin fili anlatması. Herkes kendi durumuna göre fil hakkında bir hüküm verir ve onu tarif eder. Neticede birbirinden farklı 'fil tarifleri' ortaya çıkar ve fil hakkında bir çatışma yaşanır. Çatışmanın olmaması için gereken, fili birisinin görmesi ve herkese neyi gördüğünü anlatması şartıdır. Mevlana hikâyeyi odadaki insanların durumunu anlatmak üzere değil, fili bütün gören adına anlatmıştır. Fili bütün olarak gören ise din olarak İslam, kişi olarak Hz. Peygamber'dir. Yazar, "İslam'ın diğer dinlere mensup insanlarla ve kültürlerle ilişkisinde bu misal üzere irtibat kurduğunu" vurgular.

 


 

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.