İslamın bir hukuku var mı?

İslamın bir hukuku var mı? DİN
0,0
30.11.2012 04:36:14
A+ A-

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur…”(Hadid/20)

 

İnsan yeryüzünde gezer, dolaşır, yer, içer... Bütün hayatı, sadece yaşamak arzusu üzerine kuruludur. Ama hayat ağacı kuruduğunda geriye kalan tek şey; Tanrıya sunacağı amel defterinin, sayfaları arasında yazanların  bir bir yüzüne okunacağı günün bekleyişidir. Din o güne, ahiret hayatı veya “ikinci hayırlı hayat” adını verir (Duha:93 ).

 

İnanan için öteki dünya çok önemlidir. Zira, dünya hayatı ekilen bir tarladır ve mahsulünü öteki dünyada toplayacaktır. Kazancı maddi bir beklenti değildir. Sadece manevi bir kazançtır. Bu saf ve iyi niyetli, bir başka ifade ile uhrevi düşünce sizi aldatmasın. Zira, sanıldığı kadar saf ve temiz olmadığını bu dünyayı “bir tarla” kabul etmesinde görmeliyiz.

 

Evet, dünya bir tarladır ve o tarlanın nasıl ekilmesi gerektiğine birinin karar vermesi gerekir. Sahibinin kim olacağı, kimin o tarlayı en iyi şekilde ekip biçeceği, daha iyi mahsulün nasıl elde edileceği... Tartışma başlar ve dindar insan birden dinci (tarlacı) bir karakter haline dönüşür. Zira, tarlanın nasıl ekileceği tartışması, ahiretteki mahsulün nasıl kaldırılacağı ile doğru orantılıdır. Bu tartışma neticede tarlanın paylaşılmasını da güçleştirir... Bu güçlüğü aşmak için yeni bir müessese kurulur, yani “din adamı” kavramı ortaya çıkar. Din adamı, en iyi paylaştırıcıdır, çünkü dini en iyi bilendir... Böylece din adına, dincilerden sonra ikinci bir sınıf ortaya çıkmış olur...

 

Ahiretin tarlası ile başlayan kavga, yeni müesseselerin kurulması ve taraftarlarının artması gibi bir sonucu da doğurur.  Sonuç ise; mahsulün hemen elde edilerek bu dünyada  görülmesi gerektiğini telkin eder, çünkü mahsul görülmelidir ki, öteki dünyada kimin haklı olacağı da anlaşılsın. Araç neticede amaç olur. Tarla, artık insan ihtirasının bir oyuncağı haline gelir ve size; iktidar, saray, güç, sermaye, toplum mühendisliği, inşaat, neo-libarelizm, kapitalizm, sosyalizm vb... olarak geri döner...

 

Kavganın artık içeriği değişmiştir; kim bu tarlayı daha iyi yönetecek kavgasına dönüşmüştür. Bu kavga için, bir hukuk belirlenir ve her din kendi adını verir; Hristiyan hukuku, Yahudi hukuku, İslam hukuku...

 

Gerçekten dinin bir hukuku var mıdır? Yoksa kendi aralarında kavga eden bu çıkar gruplarının; kavga ve savaşla, itişerek ve kakışarak geliştirdikleri bir hukuk mu vardır. Ve bu hukuk için dini bir meşruiyet mi aramaktadırlar?

 

Meselemiz “Din ve Hukuk” olunca, göklerden indirildiğine inandırılan “hukukun” gerçekten gökten mi indiğini, yeniden düşünmemiz gerekiyor belki...

 

Hukuk dediğimiz şey en nihayetinde, bu tarlanın (dünyanın) nasıl paylaşılacağı ile ilgili bir meseledir. Ve tamamen bu dünya ile ilgilidir. Ben, birilerinin hemen İslam fıkhı’nı öne süreceğini biliyorum ama adındanda anlaşılacağı üzere İslam bir hukuk değil, İslam bir “fıkıh” sunmaktadır. İslam fıkhı, ehl-i ilmin malumu olduğu üzere sadece bir hukuk değildir, aslında hukuk anlamına dahi gelmemektedir zaten.

 

Üçüncü nesil fakihler tarafından anlamı daraltılan “fıkıh” hukuk gibi sığ ve dar bir anlama mahkum edilmiştir. İşin ilginci bu dar anlam yeniden ters bir okumayla meşruiyetini “İslam Fıkhın’dan” alarak hukuk kavramına meşruiyet kazandırmıştır.

 

İlk dönemde fıkıh; ilim, iman, tezkir ve hikmet gibi anlamlarda kullanılıyordu. Bu anlam daralması; siyaset ve iktidar üzerinden meşrulaştırılmak istenen dini düşüncenin bir sonucu olduğu gibi, iktidar odakları tarafından da meşruiyetin kazanılması amacıyla kullanılmıştır. Zira hukuk; fıkıh olarak isimlendirilir ve fıkıh, Kuran’da geçen bir kavram olduğuna göre, sonuçta verilen her fetva meşru hale gelmiş olacaktır.

 

Peygamberin (a.s), fıkıh kelimesini hukuk anlamında kullandığına dair bir hadis mevcut değildir.  Peygamber, fıkhı; ince anlayış, güçlü düşünce, takva, dini bilen kişi anlamında kullanmıştır. Hatta bu anlamlar ile kullanan ve kendi döneminin fıkıhcılarını/hukukcularını, eleştiren Hasan-ı Basri, fakih’i (fıkıh yapan)

 

“Gerçek fakih, dünyaya değer vermeyip ahiretle meşgul olan, derin bir dini bilgiye sahip, ibadetleri düzenli, takva sahibi, müslümanların iffet ve mallarında gözü olmayan, ümmetin selametini isteyen kimsedir.”  diye tanımlamaktadır.

 

Ayrıca Me’mun ( Abbasi hükümdarı Ö. 218/833) dönemine kadar fıkıh ve kelam birbirinden ayrılmış değildir.  Fıkh-ı Ekber adlı eser, Ebu Hanife’ye aid olup İslam itikatıyla (kelamı) ilgilidir.

 

Asıl itibariyle İslam fıkhı’nın, günümüzdeki kullanımıyla, İslam hukuku haline dönüşmesi Emevilerle başlıyan bir süreçtir. Emevi saltanatı kendi meşruiyetini sağlamak amacıyla Kur’an ve sünnetin gösterdiği yoldan gitme ilkesini farklı bölgelerin tatbikatının ışığı altında, kendi müşavirleri ve memurlarınca yorumluyordu. Böylece devlet, bir yürütme müessesesi olarak farklı bölgelerin, mahalli fakihlerin, görüşlerini kullanarak merkezi bir hukuk anlayışı oluşturmaya ve aynı zamanda muhalif tutumları da engellemeyi amaçlıyordu.

 

Emevilerin iktidardan düşmesinden hemen sonra, İranlı, edebiyatçı ve devlet adamı (sultan katibi) İbnül Mukaffa  (ölm 140/757) halifeye; fıkhı, sistemli bir hale getirmesini, Kur’an ve sünnet üzerinden kendi içtihadını yapması gerektiğini anlatan bir risale yazdı. Muhtemelen, İslam toplumunda ilk defa yasamayı savunan kişi olarak da tarihe geçti. 

 

Sonuç itibariyle fıkıh, kavram olarak o kadar daraltılmıştır ki, sadece hukuki meselelere hatta hukuk litaretürü için kullanılır hale gelmiştir.

 

İslam Hukukunun Kaynakları

 

İslam tarihinde fıkhın bir hukuk sistemi haline dönüşmesinin görünen ilk adımı; Şafii tarafından kitaplaştırılmasıdır. Er-Risale adlı eserinde Şafii, bu tarihi değişimi ve hukuki teorinin ana yapısını şemalandırır ve İslam fıkhını dört temel kaynak üzerine yerleştirir; bunlar Kitap (Kuran) sünnet, icma ve kıyas (Rey) tır. Bu dört kaynağın izlerini elbette ki, Hz. Peygamber döneminde görebiliriz ancak “Usul’u Fıkıh” olarak isimlendirilen ilmin şemasına göre değil.

 

Tarihi süreçte fıkıh usul’ü ile başlıyan hukuk geleneğinde fıkıh, kavramsal bir hiyararşiye bağlanmış ve bütün meseleler bu hiyararşi ile ele alınmaya çalışılmıştır. Aynı zamanda bu hiyararşi ile hukuka dini bir anlam kazandırılarak, cari hukukun tartışılması da engellenmiştir.

 

Fakih’in önüne gelen her hangi bir konu, önce Kuran’dan eğer orda yoksa Sünneten eğer orda da yoksa icma’dan son olarak kıyas, yoluna gidilerek sorunun çözülmesi telkin edilmiştir. Yani her hukuki mesele, bu dört kaynaktan biri ile meşruiyet kazanmak zorunda bırakılmıştır.

 

Malumdur ki, her hukuki konu Kuran’da geçmemektedir ve her tartışmanın dini olup olmadığı sadece hukukçunun vereceği bir kararda değildir. Zira bir konunun dini olup olmadığına karar veren, kelam (akaid) ilmidir. “Nitekim kulun kalbinin hukuk-üstü dini ve ahlaki durumunun (iman,niyet ve iradenin) her davranışta hazır bulunması bu sistemin talebidir.”

 

Sonuçta ise bu dört kaynak üzerine kurulu olan İslam hukuku Kuran ve sünnette geçmeyen her konuyu kıyas (Rey) yoluyla çözmeye çalışmıştır. Ama bu rasyonel ya da daha ifadeyle “purely legal” sırf hukuk yolunu da dini bir hiyararşinin parçası yaparak adına islam hukuku demiştir.

 

Oysa kıyas diğer bir ifadeyle “rey” (çünkü kıyasın kullanılmasının amacı rey’in erçekleştirilmesidir) tamamen salt hukuk demektir...

 

Bu bağlamda “Kimse, Allah şunu helal kıldı veya şundan razı oldu dememeli; yoksa Allah onu, helal kılmadığını ve ondan razı olmadığını söyleyecektir. Aynı şekilde, kimse Allah şunu haram kılmıştır dememeli; çünkü Allah ona, yalan söylediğini; ne onu haram kıldığını nede yasakladığını söyleyecektir”. Ebu Hanife’nin talabesi Ebu Yusuf’dan Rebi bin Heysem’in sözünü nakletmiş olarak sözümüzü bitirelim...

 

Birinci Bölüm....      

YORUMLAR

sahipsiz yazı -

Hayati Bey yazınıza güzel bir başlık buldum.Umarım beğenirsiniz.Şaka bir yana yazılarınızın değerinin anlaşılması için bu ülkenin daha çok yol alması lazım.Sizin fikirleriniz bu beyinlere extra large...

0 1
islamcıların hukuku -

kim okuyacak bu yazıyı şimdi burda zaten islamcılar buda kafir olmuş der okumazlar zaten...

0 1
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.