İslamcılık İflas Etti, Peki ya Din?

İslamcılık İflas Etti, Peki ya Din? DİN
5,0
18.07.2014 10:47:01
A+ A-

IŞİD gündemi meşgul etmeye devam ederken, kronikleşmiş kavgayı izliyoruz: “Gerçek İslam bu mu?!” Din sahasının büyükleri IŞİD’e saldırıyor. Kendini ıslahçı ekol zanneden kimileri de dün savundukları bu kesime mesafe koyup; “IŞİD kötü ama Nusra iyi” moduna gelmiş.(Örnek: http://www.haksozhaber.net/mufsidlere-muslih-maskesi-mucahitlere-terorist-yaftasi-28221yy.htm)  IŞİD’in kara listeye alınmasının nedeni elbet dinden önce milli kaygılara dayanıyor. Rojava’da terör estirirken desteklenen ya da ses çıkarılmayan IŞİD, Türkmenlere saldırdığından beri “terör örgütü!” Yeri gelmişken İzmir’de şahit olduğum bir durumu aktarayım.

Babaları soykırıma kurban gitmiş Suriyeli bir Ermeni ile oturup muhabbet ettik. Konuşurken alt çenesinin sürekli oynadığını fark ettim. Ermenice ve Kürtçe konuşan bu insan, Suriye’de Nusra terör örgütünün mücahitleri tarafından gözaltına alınmış. 1 yıl 4 ay işkence görmüş. İşkence sırasında kaburga kemiği, alt çene kemiği kırılmış ve testisleri sıkılarak ezilmiş, dolayısıyla erkekliği bitmiş. Bu sırada Suriye’deki grupların en büyük gelirinin haraç, nafaka olduğunu belirtiyor. Ailesi de nafaka koparılmak amacıyla serbest bırakılıyor ve İsveç’e dönen aile hemen yüklü miktardaki nafakayı gönderiyor. Nusra’nın elinden kurtulduktan sonra Kamışlı’ya geliyor ve oradan da yaklaşık bir kilometrelik mesafedeki Nusaybin’e geçmek için sınırdaki askere yüklü bir para veriyor. Ona IŞİD ile Nusra arasındaki farkı soruyorum. “Biri it, diğeri köpek” diye cevap veriyor.

Doğrusu İslam, Türkiye’den bakıldığında şöyle görülüyor: Bir yerde zulüm varsa Türk ya da Müslüman olup olmadığına bakılıyor. Bu ikisinden biri ise sahip çıkılıyor. Değilse bir tekme de Müslümanlar sallıyor. Müslümanların duyarlı olduğu; Filistin, Suriye, Mısır, Bosna Hersek, Çeçenistan, Arakan, Doğu Türkistan, vs. ya Müslüman ya da Türk.

Sıkça vurgulamak durumunda kaldığımız bir gerçek var: İslamcıların hayata bakışları maalesef sorunlu. Şimdiye kadar, sorunlu tavır sergileme konusunda oldukça cömert olan İslamcıları eleştirirken dinden bağımsız yorumlama yaptık. Şimdilerde ise, bu sorunlu duruşta dinin payını kritik etmenin elzem olduğu ortada. İslamcılıktan ümidimizi keselim de peki ya din? İnsanın aklına takılıyor; Acaba İslamcılık düşüncesinin sefilliği dinden mi kaynaklanıyor?  Dinin aslından (Kur’an) kaynaklanan sorun mu var? İslamcıların bu konuda cevabı net: “Eğer bir yanlış varsa, kişilerden, yorumlardan kaynaklanıyordur. Dinin aslına ait hükümlerde bir sıkıntı yoktur.”

Yukarıdaki sorunun cevabını vermeden önce, İslamcıların dine bakışlarını gözden geçirmekte fayda var.  Çünkü din ve o dinin savunucularını ayrı ayrı değerlendirsek bile, bunları birbirinden tamamen bağımsız görmek pek mümkün olmuyor. Bir düşüncenin (din, siyaset, öğreti) absürt oluşuna karşın taraftarlarının çokluğu nasıl bir tablo ortaya koyuyorsa; çok sağlam, gerçekçi ve haklı bir düşüncenin taraftarlarının kalitesiz oluşu da benzer bir görüntü oluşturuyor. İslamcıların dine bakışları ve dine yönelik eleştiriler söz konusu olduğunda takındıkları tavırlar pek değişmiyor, klasik tavırlar sergiliyorlar:

1-Pembe Bir Tablo Çizme Hastalığı

Yüceltmeci anlayışın ürünü olan bu durum; İslam’ı ve İslam tarihini, en güzel örnekleriyle sunma kaygısı taşır. Hemen her konuda Kur’an’dan ya da İslam tarihinden bir örnek arama, bulunabilen en güzel örneği sunma ve buradan kendine delil oluşturma arayışı sergilenir. Tüm bu çabalar, ezber bozan bir örnek sebebiyle, yerini öfkeye ya da düşmanca bir tavra bırakabilir. Bazen de bu durumda, olumsuz rivayeti ya kabul etmeme veya olabildiğince makul bir seviyeye çekme çelişkisi gözlenilir.

2- Yeniden Yorumlama Hastalığı

Kur’an’ın en güzel evrensel mesajlar verdiğini kanıtlamak için, zamanın ruhuna uygun bir yorum yapma çabasıdır. Bu kaygıyı taşıyan İslamcı ağabeylerimiz, adeta Kur’an’ı zamanın gerisinde bırakmamak için çabalar da çabalar ve anlık makul düşünceyi bir şekilde ayetlerle ilişkilendirir. Bu sırada eski anlayış ile bu yeni yorumun kavgası, sınırlayıcı bir etki yapar ve çağa dair söylem pek bir heyecan oluşturmaz. Hayri Kırbaşoğlu’nun ifadesiyle; “Ayetin normlarına göre bir toplum modeli değil de, toplumun normlarına göre ayetleri evirme” anlayışı ortaya çıkar. Böylece ayetler her türlü sözü söyler ve bu durum “Kur’an kelamının sonsuz mana içerdiği” ifadesiyle mantığa bürünür.

3- Kur’an’a Fazla Anlam Yükleme Hastalığı

Diğer bir deyişle, “her şeyi Kuran’da arama hastalığı.” Yukarıdaki madde ile bağlantılı olan bu durum; Kur’an’ın tüm mesajlarıyla kıyamete kadar en güzel yaşam tarzını sunduğu, problemlere en güzel çözüm getirdiği, kimi zaman bir ayetle Kürt meselesini çözme, kimi zaman da bir-iki ayetle bir devlet modeli oluşturma gibi örneklendirmeler sunan sorunlu bir düşünce biçimidir. En’am suresi 59. Ayeti; “Kur’an’da kuru, yaş ne varsa açıklanmıştır” şeklinde yorumlayarak, her türlü sorunun çözümünün Kur’an’da olduğu, değinmediği veya çözüm üretmediği hiçbir mesele olmadığı, hatta bazen olmamış olayların da Kur’an’da açıklandığı iddiasıyla, Kur’an’ın her zaman en mükemmel sözü söylediği iddiası dillendirilir. Kur’an metninin belli bir zamanda, peyderpey indiği göz ardı edilir; olan ve olacak tüm sorunların çözüm kaynağı bir kitabın gökyüzünden insanlığa gönderildiği varsayılır.

4- “Siz Ne Yaptınız?!” Mantığı

Bir şekilde makul bir duruş sergileyememiş ya da İslam’a yöneltilen eleştirilerin cevabını Kur’an’da bulamamış bir Müslüman’ın başvuracağı yöntemi ifade eder. Bu aynı zamanda bir itiraftır. “Tamam, biz ideal değiliz de, siz ne yaptınız?” Ya da “Hangi düşünce problemleri çözmüş ki İslam’a saldırıyorsunuz?” itirafının pratikteki dilidir.

Dinin mükemmelliğini en güzel örneklendirmelerle ispatlayamamış kişi, ikinci hedefe yönelir: Diğer tüm yönetim ve ideolojilerin berbat olduğunu ispatlamak! İşin içinden çıkma tekniğidir bu durum. (Siyasetteki yansıması da; “Ak Parti ne kadar yanlış yapıyorsa da kendinden öncekilerden iyidir. O halde desteklenmelidir” şeklindedir.)

5- Gerçek Manada Dinle Hesaplaşmamış Olma

Bugün her fırsatta yerden yere vurulan Batı Medeniyeti’nin başardığı çok önemli bir durum var: Geçmişiyle hesaplaşmak! Bugün birçok yabancı filmde, kendi ülkelerinin geçmişindeki hatalar bir yana, doğrudan dine dair gerçekçi eleştirileri görmek mümkün. Hıristiyanlık dininin yanlış yorumları ve bunu uygulayan Hıristiyan din adamları yerden yere vurulur. Şer’i hükümlerle yargılama yapan Engizisyon Mahkemelerinin insanlık dışı uygulamaları tüm çıplaklığıyla gösterilir mesela.

İslamcılarda ise ciddi manada bir hesaplaşma olduğu söylenemez. Ara sıra İslam dinine yönelik harici eleştiriler de “İslam’a hakaret” kampanyasıyla tepkiselleştirilir. Hâlâ İslamcıların büyük çoğunluğu Osmanlı mantığından bile kurtulmuş değildir. Cumhuriyet dönemi olabildiğince karalanırken -ki birçoğu savruk da olsa haklıdır- Osmanlı dönemine dair ciddi bir eleştiri gelmez. Osmanlı geleneği ile ciddi manada hesaplaşamamış bir anlayıştan, örneğin Dört Halife dönemini sorgulamalarını beklemek veya dinin uygulamaları ile yüzleşmesini beklemek, elbet hayalcilik olur. Durum böyle olunca, kral çıplak diyen her söz ve düşünce, genellikle düşmanlıkla karşılanır.

Sosyal medyada İslamcıların gururla paylaştıkları videolar vardır. “Müslüman profesör, Hıristiyan profesöre ders veriyor!”, “Müslüman genç, İncil ve Tevrat’ın çelişkilerini çok güzel açıklıyor!” gibi afili cümlelerle anılan videolar. (Mesela “Müslüman, Hıristiyan doktoru tartışmada yerle bir ediyor!” adlı video:

  

Bu videolarda Müslüman birinin dikkati, Hıristiyan’ın çaresizliği karşısında Müslüman’ın harika konuşmasındadır. Üstteki videoyu kritik edersek: Müslüman adam, İncil’in bilimsel çelişkilerini ortaya koyuyor. Cevap sırası gelen Hıristiyan ise, önceki eleştirilerin haklı olduğunu ve bunlara doyurucu cevabının olmadığını belirtiyor. İşte burada Müslümanlar zevkten dört köşe oluyorlar. Hâlbuki kendilerine zevk veren bu durumu örnek almaları gerekir. Bugün Batı dünyası en sert eleştiriyi bile aşmış durumda. Çünkü özeleştiri kültürü gelişmiş. Şimdi aynısını Kur’an eleştirisi olarak düşünelim. Öncelikle Müslümanlardan müteşekkil bir kalabalığa aynı şekilde Kur’an eleştirisi yapmak mümkün değildir gerçeğini bir kenara koyalım. Sonra yapılan her eleştiriye; “Aslında Allah şunu demek istedi” kıvırmaları ve nihayetinde “Bilim insana ne verdi ki? Bugün söylediğini yarın yalanlıyor. Biz bilimi mi kıstas alacağız?!” nakavt cümlesiyle son bulan tepkiler… Artık ciddiye alınmayan bu tavırları bir kenara bırakmalı ve “neysek o!” diyebilmeliyiz. Kemalistlerin geçmişiyle yüzleşmek istememeleri nasıl onları kurtarmıyorsa, Müslümanların din eleştirisinden kaçmaları da çare üretmez. Ve bu iki kesime yönelik ciddi, sert eleştiriler yapacak birinin önünde istemediği kadar malzeme var.  Bu durumda rahatlamanın yolu, eksik ve hataları dile getirenlere çamur atmak ya da saldırmak değil, bu eksik ve yanlışları açıkça dillendirmek ve bunlarla yüzleşmektir.

6-Ahkâmın da İman’dan Sayılması Hastalığı

İslam Hukuku’na girmiş olan bir kural vardır: Bir hükmün illeti ortadan kalktığında hüküm de ortadan kalkar. Bu durum, toplumsal durumlar ile ilgili uygulamaların, had ve cezaların; dinin olmazsa olmaz ilkelerinden olmadığının kanıtıdır. Hz. Ömer’in Kur’an’da yer alan, Hz.Muhammed ve Hz. Ebubekir döneminde de uygulanan bazı hükümleri terk etmesi bunun örneğidir. Bu konuda Müslümanların kafası maalesef net değil. Kimi zaman, durumu kurtarmak için zamana uygun yorumlar yapma, kimi zaman da mezkûr hükmün savunulması arasında gidip gelirler. (Ali Bulaç’ın kadın konusunda konuşurken doğum sancısı çekercesine zorlanması gibi). Ahkâmın; zamanın şartlarından (yerellik), nüzul sebebinden, amacından bağımsız düşünülmesinin önlenemez sonucu; dinin, günün meselelerine çözüm üretmek bir yana, mevcut yaşamın çok gerisinde yer alması şeklinde görülür. Söz gelimi Abdulaziz Bayındır, kendisine yöneltilen; “4 eşliliği kabul etmeyen bir insanın durumu” sorusunu doğrudan “kâfir olur” diyerek cevaplayabilmektedir. Ki muhtemelen kendisi de kızının 3 eşli bir adama 4. eş olarak gitmesi bir yana, 2. eş olmasına dahi karşı çıkar. Yani kendi vicdanına kabul ettiremediği bir uygulamayı Allah’ın vicdanına kabul ettirir. Sonuç olarak akıl ve vicdan sahibi insanlara “kâfir olmak” düşer.

Gerçek İslam hangisi?

Bugün “Gerçek İslam hangisi?” gibi sorular hâlâ ortalıkta dolaşıyorsa, durum trajikomik bir hal aldı denilebilir. El-Kaide, Taliban, Hizbullah, Tarikatlar, Mezhepler, Sadece Kur’ancılar, Islahçılar veya Adnan Oktar, Cübbeli Ahmet, Mustafa İslamoğlu, Ali İskender Evrenesoğlu vs. vs, “gerçek İslam” üzerinden vuruyorlar birbirlerini. “Gerçek İslam hangisi?” sorusuna da cevap genellikle “Kur’an İslam’ı” veya “Kur’an ve sünnet” oluyor ama tüm bu gruplar da Kur’an’dan öyle ya da böyle besleniyor. Bugün özellikle Islahçı İslamcıların dinî duruş ve düşüncelerini eleştirdiği selefi gruplar da “Kur’an ve Sünnet ne diyorsa o!” mantığında değil mi?!

Gelenekçi anlayış (tarikatlar, selefiler, vs.) bugün sorun olarak görülebilecek hükümleri, kendi hayatlarında yaşarlar ve sorun olarak görmezler. Kadını köle gibi görürler, Müslüman olmayanın katlini vacip sayarlar, vs. Bir şekilde geleneğe karşı olan diğer tüm kesimler ise, bence daha komik bir hal alarak; “asıl İslam o değil. Aslında Allah şunu demek istemiş” savunma anlayışı ile olmadık yorumları Kur’an’a sokmaya çalışır. Bana göre bugün İhsan Eliaçık’ın da, Edip Yüksel’in de, Mustafa İslamoğlu’nun da, Abdulaziz Bayındır’ın da yaptığı bu. Üstelik yeni yorumlarla dini kurtarma çabası da, bugüne hemen hiçbir şey diyemeyen (İhsan Eliaçık’ı biraz dışarıda tutmakta fayda var) bir din algısını ortadan kaldırmıyor.

İki yıl kadar önce “Devrimden Sonra” filmini izlediğimde aklıma şu düşünce gelmişti: En azından solun kafasında eksikleriyle hatalarıyla bir yönetim modeli var. Keşke bir İslamcı da çıkıp “Şeriat Devleti” adlı bir film yapıp nasıl bir devlet modeli öngördüğünü insanlara gösterse. Ama yok, olamaz da. Çünkü varsa yoksa yaşanan gelişmelerin, fikir ve düşüncelerin İslam’daki yerini tartışan büyüklerimizi izleriz. Yani üretim yok, tüketim var. Üstelik İhsan Eliaçık’ı ve Edip Yüksel’i çıkarırsak -ki henüz İslamcılar tarafından benimsenmiş bile değiller- İslamcı cenahta, “öteki” olana adil yaklaşan ve özgürlükçü tavır alan, dolayısıyla yarın iktidar olsa, AKP’den daha güzel bir yönetim tarzını insanlığın hizmetine sunacak bir birikim de yok.

Sonuç olarak…

İslamcılık; günü okumada, olaylar karşısında sahici tavır almada, İslamcıların sürekli ağızlarında dolaşan “adaletli” olmada iflas etmiş durumda. İslamcıların durdukları yer ve savundukları düşünceler;  aynı Kemalizm’in ezberleri gibi harcıâlem şeyler olmaktan öte gitmiyor. Geçmişte de doğru bir pozisyonda oldukları söylenemez ancak mağduriyet görüntüsü, tabloyu net olarak görmeyi biraz olsun engelliyordu.

AKP hükümeti; Kürt’ü, Alevi’si, Ermeni’si, Sosyalisti ile tüm muhalif kesime şu mesajı açıkça verdi: İslamcılara güven olmaz!  Eğer bir hareketin samimiyetinin göstergesi, “öteki” olana karşı tavrı ise, İslamcılardan ümidimizi kestiğimiz gibi İslamcılıktan da ümidimizi kesmeliyiz.  Zira İslam’da muhalefetin hukuku bile net değilken, İslamcıların öteki olana adaletli yaklaşamamalarını anlamak gerekir. Elbette bu değerlendirmeleri, eylemlere ve tavırlara bakarak yapmaktayız ancak dine bakışlar sorunlu olunca, hayata sorunlu bakmak da kaçınılmaz oluyor.

En başta sorduğumuz soruyu tekrar soralım: Dinin aslından (Kur’an) kaynaklanan sorun mu var? Kendini hâlâ bir Müslüman olarak gören ben, bu soruya şöyle cevap veriyorum: 1400 yıl önceki hükümleri bugün aynen uygulamaya çalışırsak, evet dinin bizatihi kendinde sorun yaratacak uygulamalar olacaktır. Bu sorunu aşmamızı sağlayacak doğru Kur’an bakışı, Fazlurrahman gibi tarihselci anlayışla mümkün oluyor. Bu durum Kur’an’ın eksikliği olarak görülmemeli ve garipsenmemeli. Bilakis, bir metinden olmuş ve olacak tüm sorunlara çare bulmasını beklemek hayalcilik ve haksızlık olur. Çünkü sadece Kur’an’ın değil, tüm metinlerin evrensel ve yerel olan mesajları vardır. Yerel mesajları evrenselmiş gibi savunmak, “hayata dair bir şey diyemeyen bir din”; zorlama yorumlarla türlü mana çıkarmaya çalışmak da, “her tarafa çekilebilen bir din” imajı yaratıyor.  Hayat değişiyor, toplumlar gelişiyor ve problemler de topluma bağlı olarak değişkenlik gösteriyor. Yeni problemlere veya nüzul ortamının sorunlarına yeni çözüm önerileri sunma durumuna gelinmediğinde dindar insanları iki seçenek bekliyor:

1-Günün koşullarının gerisinde kalmak, düşüncelerini ön kabullenmişlikle dile getirmek.

2- Dini reddetmek.

Dolayısıyla “Ahkâm, imandan değildir” sözünü pratikte göstermeli ve 1400 yıl önceki toplumsal ayetleri, kendi zamanının problemlerini çözen uygulamalar olarak görmeliyiz. O dönemin ideal çözüm uygulamalarını, bugün bir adım ileriye götürmeyen Müslümanlar olarak; başörtüsü, vasiyet-miras, kadın konusu, had ve cezalar, savaş, yönetim, ganimet, ehl-i kitap ile ilgili ayetler gibi konuların hükümlerini, uygulama biçimini yeniden gözden geçirmeliyiz. İkinci hamle de dinin hiç değinmediği günümüz meselelerine en güzel çözümü bulma (emr-i bi’l-maruf), haksızlıklara karşı da en yüksek sesi çıkarma ve engelleme (nehy-i ani’l-münker) gayreti içerisinde olmalıyız. Zira Müslümanları bugün daha iyi bir noktaya getirecek hamle; dinin seküler olduğunu kabul etmek -ki ahretle ilgili ayetlerin tümü de dünyadaki sorumluluklarla ilgilidir- ve Aliya İzzet Begoviç’in “iyi, doğru, güzel olan ne varsa, o İslam’dır” mesajına uygun olarak doğru ve güzeli aramak, bulmak ve yaygınlaştırmak olarak gözükmektedir.

http://www.yordamdergisi.com/?p=458

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.