İslam’da demokrasi olur mu?

DİN
0,0
17.01.2014 16:56:35
A+ A-

Bilindiği üzere demokrasi, M.Ö. 500'lü yıllarda Helenistik çağda Yunanlılar tarafından icat edilen siyasi yönetim şeklidir. Demokrasinin tarihi bu kadar eski olmasına rağmen, 19. Yy'dan önce Yunanistan'ın dışında, hiçbir dünya devleti tarafından uygulanmış değildir. Dünya toplumlarının genelinde, her geçen gün şiddetlenerek yaşanan ekonomik, siyasal, dinsel ve statü savaşları, demokrasiye duyulan inancı yeniden dünya gündemine oturtmuştur.

Yaşanan bu olaylar yüzünden, demokrasi inancıyla hareket eden birçok Batı ülkesi, 200-300 yıl önce demokrasiye geçiş yapmaya başlamışlardır. Diğer taraftan İslam dini 1500 yıldır var olmasına rağmen, demokrasiyi tartışma konusu dahi yapmamakta ısrar etmektedir. Bu yüzden İslam dininde demokrasi olur mu, ya da ne zaman mümkündür? Sorusu her zaman karşımıza çıkmaktadır. 

İslam'da demokrasi konusuna geçmeden önce, genel anlamda tüm Dini yapılarda demokrasinin olup olmadığı noktasından hareket ederek, kafamızdaki bir takım sorulara cevap aramaya çalışalım.

Tarih öncesinde var olmuş ve bugün hala bazılarının yaşatılmaya çalışıldığı doğa dinlerinde, demokrasi her zaman mevcuttur. Bu doğa dinlerinden Brahmanizm, Şamanizm, Zerdüştlük, Taoculuk, Şintonizm, Budizm, Hinduizm gibi benzer din ve inanç yapılarında, demokratik yapı ve anlayış, kendi doğal oluşumlarının bir parçasıdır. Onun için bu dini anlayışları çok fazla tartışmanın bir anlamı yoktur. 

Demokrasi açısından asıl tartışılması gereken dini yapılar, Tek Tanrılı dinlerdir. Çünkü tek tanrılı dinler temel felsefelerinde doğal (Materyalist) yaşam yerine, yalnızca manevi (Metafizik) bir güç tarafından yaratılıp yönlendirildiklerine inandıkları için, bu inancın dışındaki tüm yaşam ve anlayışları reddetmektedirler.

Tek tanrılı dinlerden Hıristiyanlık ve Yahudilik, var oluş tarihlerinden, 1500'lere kadar eski radikal yapılarında ısrar etmiş olsalar da, daha sonraları bu düşüncelerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır. Toplumlar arasında yaşanan çatışma ve çelişkilerden, kendilerinin de olumsuz yönde etkilendiklerini görüp, 1500'lü yıllardan itibaren Reform ve Rönesansla birlikte, dini yapılarında değişimlere gitmişlerdir. Bu değişimlerin temel ilkesi olan Laiklik ve Sekülerizmi kabul ederek başlamışlardır. 

Yahudilik ve Hıristiyanlık, toplumsal hayatta devlet yönetimi başta olmak üzere, insanların yaşam tarzlarına ve Bilimsel olarak yürütülen çalışmalara muhalif olmaktan kendilerini men etmişlerdir. Böylece her iki Dinin mevcut olduğu Avrupa ve diğer ülkelerin birçoğun da, demokrasi daha istikrarlı bir yönetim şekline dönüşmüştür. Tek tanrıya inanan bu iki Dini toplumlarda, mevcut durum bu aşamaya geldiği halde, İslam dini demokrasi noktasında henüz en ufak bir kıpırdama göstermemektedir.

Toplumsal iç ve dış çatışmalar İslam ülkelerinde daha şiddetli ve uzun süre yaşanmasına rağmen, neden Reform ihtiyacı duyulmamaktadır? Bu soruların tam cevabını vermek için, detaylı şekilde İslam Arap toplumlarının tarihlerini yazarak mümkündür. Ancak burada tüm detaylarını yazma olanağı olmadığından, elden geldiğince kısa ve genel hatlarıyla ifade etmekle yetinmeye çalışacağız.

İslam Dini var olduğu tarihten bugüne kadar, genel yapısında en ufak bir değişime uğramış değildir. Üstelik önceden var olan kısmi liberal yanlarını da kesip atarak, daha da radikalleşmiştir. Şimdi İslam dinini bu duruma getiren gerçek sebebin ne olduğuna bakalım.

Her şeyden önce İslam Dini, Ortadoğu çölünde yaşayan Arap toplumlarının günlük yaşamsal kültürü olduğunu bilmek gerekir. Bilindiği üzere, kişilerin veya toplumların dinsel ve siyasal düşüncelerini belirleyen en önemli etken, o bölgenin coğrafi, iklimsel ve ekonomik sosyal koşullarıdır.

Arap ülkelerinin büyük bir çoğunluğunun çöl olması nedeniyle, insan ilişkilerinden tutalım devlet yönetimleri dahi, bu iklimsel ve coğrafik yapıya göre şekillenmektedir. 

Örneğin; düz ve çöl olan bölgelerde yaşayan insanlar, istemedikleri bir düşünceye ya da sisteme karşı, kolayca örgütlenip güçlü bir yapı oluşturamamaktadırlar. Buna sebep olan nedenlerin başında çöl ve düz arazi yapısı birinci olumsuz etkendir. Bu bölgelerde devlet gücüne sahip düzeyde olmayan yapılar, karşı tarafla savaşabilmek için, her şeyden önce doğal arazi yapısına sığınarak ancak ayakta kalabilmektedirler. Dağ ve doğal barınmanın olmadığı coğrafyalarda istisnaların dışında, hiçbir düşünce başarılı olamamıştır. Çünkü düz veya çöl olan kırsal yerleşim alanları, illegal örgütlenmelerin barınmalarına imkan vermemektedir.

İkinci olumsuz yapı ise, mualif yapıların ayakta kalabilecekleri bağımsız ekonomik olanaklara ihtiyaç duymalarıdır. Bunun gerçekleşmesi için, halkın bir kesiminin kırsal alanda toprak ve hayvancılık tarımıyla, küçük çaplı ticaret yapmalarıyla mümkündür. Arap toplumunun kırsal alanda dahil, merkezi yerlerde yaşayanların büyük bir çoğunluğu tarım ve ticaret yapma olanaklarından yoksundurlar. Ekonomik olarak direkt devletin yardımına bağlı olduklarından, farklı bir harcamaya ve faaliyette bulunma imkanları oldukça kısıtlıdır.

Ve üçüncü bir olumsuz nokta, bu tür coğrafyalarda ticaret, toprak ve hayvancılık tarımına dayanan imkanların yok denecek kadar az olması, hem halk kesiminin düşünce ve yaşamını, hem de oluşacak siyasi mualif kesimleri olumsuz yönde etkilemektedir.

Mevcut devlet sistemi arazi yapısını, din ve devlet olanaklarını kullanarak, her tarafı rahatlıkla kontrol etme imkanına sahiptir.

Diğer taraftan Bölge devletlerinin ekonomik faaliyetlerinin önemli bir kısmı, petrol ve ticarete dayanmaktadır. Arap ülkelerinde petrol ve ticaret alanlarının büyük çoğunluğu, Arap Şeyh ve Aristokratlarının elinde bulunmaktadır.

Petrol ve ticaret tekelini elinde bulunduran bu Aristokrat kesim, İslam dininin şeriat kuralları başta olmak üzere, toplumun tüm yaşamsal kaderini belirlemektedirler. 

Bu yüzden toplumun % 85 ini oluşturan halk çoğunluğu, ekonomik olarak doğrudan devlete bağımlı durumdadır. Halkın çoğunluğu, devlet dairelerinde memur ve kısmi olarak da küçük çaplı ticaret yapmaktadırlar. 

Dünyanın neresinde olursa olsun, memurluk ve küçük çaplı ticaret demek, devlete bağımlı olmak demektedir. Ve bu da sistem karşıtı herhangi bir alternatif düşüncenin gelişmesini, olumsuz yönde etkileyen sorunların başında gelmektedir.

Anılan ülkelerde zaman zaman mevcut sisteme karşı çıkan düşünceler olsa da, bunların büyük çoğunluğu yine İslam din şeriatına bağlı, Feodal Şehylerin yönetimindedirler. Feodal Şeyhlerden bağımsız mualif düşünceler yok denecek kadar azdır. Bu yüzden de önemli bir değişim ve dönüşüm gözlenmemektedir.

İslam'ın dinsel liderliği ve Arap kültürel yaşam şeklini belirleme gücü, Arap Yarımadasında yer Alan Arabistan devletinin tekelinde toplanması da, ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Arabistan'ın uygun görmediği her hangi bir İslam düşüncesinin başka bir alanda zemin bulması pek mümkün değildir.

Böylece İslam dinini bu kadar katı, değişime kapalı, radikal ve tartışmasız kılan farklı noktalardan bazıları ise şunlardır.

1- İslam dininin şeriat yapısı, Arap topluluklarında, Dini bir (Manevi) yapıdan çok, günlük ilişkiler bütününü oluşturması.

2- İslam'ın merkezi konumunda olan Arabistan'ın, Çöl koşullarında ayakta kalmasının tek dayanağı, İslam Dininin mevcut katı kurallarına bağlı olması.

3- İslam kural ve kaidelerinin Müslüman ülkelerde yaşatma ve uygulama şeklinin, Arabistan coğrafyasının koşullarına ve direktiflerine göre şekillenme şartı gibi.

Tüm bu vb nedenler yüzünden, İslam Dininin bu haliyle demokrasiden yana olması mümkün değildir. İslam'a inanan bazı kişiler Demokrat olabilirler, ancak bu da kişinin dinlerin özüne ve dünyaya bakış açısındaki farklılığa bağlıdır. 

Arabistan mantığına göre, İslam Şeriatı ve kurallarında en ufak bir değişiklik yapmak demek, önce Arap Aristokrat ve Şeyhlerinin saltanatlarının yıkılacağı anlamına gelmektedir. Ve arkasından diğer Müslüman ülkelerin büyük bir çoğunluğunun, İslam'dan uzaklaşmasıyla, İslam'ın bitme noktasına gelme korkusunu yaşamaktadırlar. 

Bu yüzden Müslüman ülkelerde, İslam dininin herhangi bir noktasını mümkün olduğunca tartıştırmaya açılmamasına özen gösterilmektedir. Sonuçta İslam Dini kendisini tartışmaya açamadığı sürece, yine kendisi kaybedecektir. Çünkü kendisini kapalı tutan tüm anlayışlar, zaman içerisinde kendi çıkmazlarıyla boğuşarak yok olup gitmişlerdir.

Onun için İslam dinine bağlı olan mevcut ülkelerde, normal yollardan her hangi bir değişim beklemek pek mümkün değildir. Özellikle bu ülkelerin Anayasalarında İslam resmi olarak kabul edilip, devlet yönetiminin diğer kurumlarıyla aynı ya da daha üstün konumda görülmesi, her türlü değişimin önü kesilmiş demektir. 

Ancak İslam ülkelerinde demokrasi olacağını düşünebilmek için, tek çözüm yolu vardır. O da, Müslüman ülkelerin karar birliği yaparak, İslam'ın tartışılmaya açılmasıyla mümkün olacaktır. Bunun dışında İslam'da demokrasiyi düşünmek boş hayalden öteye gitmeyecektir.

 

 

Not  :

Makalenin  başındaki birinci paragrafta Helenistik  tarihle ilgili M.Ö. 500 yerine M.Ö. 1500  olarak yazılmıştır. M.Ö. 500 olarak düzeltir, tüm okuyulardan özür dilerim.

 

Cemal   A.

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.