İslâm’ı öğreti durumuna getirmek(doktrinleştirmek) isteyenler

İslâm’ı öğreti durumuna getirmek(doktrinleştirmek) isteyenler DİN
4,7
10.01.2014 16:53:48
A+ A-

Günümüzde İslâm ve tabii Kur'an- Kerîm ve Peygamberimizin hadis-i şerifleri ile sünnet-i seniyyeleri konularında  büyük mezhep imamlarının, büyük müçtehidlerin, âlimlerin ve âriflerin dediklerini yetersiz, bugünün bilgilerine göre çok eksik okumalar/anlamalar/kavramalar gibi algılayanlar var. Böyleleri âdeta çağımızda İslâm'ı gerçek anlamda anladıkları/kavradıkları iddiasındalar.  Sanki insanlık bu çağa kadar gelmeseydi(daha önceden dünyanın sonu gelseydi), İslâm önemli ölçüde eksik ve yanlış anlaşılmış, kavranamamış olacaktı onlara göre! Bu çağ ise anlayışlarınca İslâm'ın yeniden anlaşılmasını gerektiren bilgiler sunuyor bize. Dolayısıyla İslâm'ı artık bu çağın bilgilerine göre doktrinize etme(öğreti hâline getirmek) durumunda ve görevinde sayıyorlar kendilerini.

Birilerinin isimleriyle çok sık karşılaşıyoruz. Onların bağlıları o isimleri devamlı yazılarında, konuşmalarında anıyorlar. Ne diyorlar diye bir baktığınızda, doğru sözler içeren cümleler de var yazılarında elbette, ama yanlış, kabul edilemeyecek, dahası komik ifadeler de var.

Mesela birisinin bir yazısı, toplumumuzun neredeyse tamamının atasının/babasının dinine tabi olduğu, 'neden Müslüman oldun?' sorusunu, 'Kur'an'ı okudum ve mantığımla en doğru inancın bu olduğuna karar verdim' diye cevaplayanların sayısının iki elin parmak sayısını belki geçeceği, belki de geçmeyeceği, neredeyse hiçbirimizin Kur'an'ı okuyup anlayarak Müslüman olan insanlar olmadığımız hükmü gibi ifadeler içeriyor. Ve bu verdiği örnekler üzerinden Bakara sûresi 170. âyetdeki uyarının muhatabının biz(toplumumuzda kendini Müslüman bilenler) olduğumuzu ileri sürüyor. Kur'an okuyup anlayarak Müslüman olunur mu? Allah takdir etmemişse, hidayet nasip etmemişse insan Müslüman olabilir mi? Sonra mantıkla en doğru inancın bu olduğuna karar vermek o kadar derin ve önem taşıyan bir durum mudur ki, bunların sayısı iki elin parmak sayısını ya geçer ya geçmez denilsin!

Şöyle komik duruma düşmeyi akla getiren ifadeler de var aynı yazıda: "Kuran'ı okudunuzsa eğer, mutlaka iman etmeniz gereken şeyin 'Billahi'ye iman olduğunu anlamış olmalısınız(Nisa/136). Dikkat ederseniz iman ile ilgili ayet ve dualar hep 'Billahi'dir, 'Allahi' değildir.(Örneğin: Amentü  Billahi, Bismillahi, Aminu Billahi, Ve kefa Billahi vekiylen, amenna Billahi, illa Billahil aliyyil azîm v.b.) Hiç düşündünüz mü neden Amentüde Amentü Allahi' değil de 'amentü Billahi' diyoruz?" Bunları yazabiliyor bir üstada bağlı olduğu anlaşılan biri. Arapça'yı hiç bilmediği âşikâr. Bilmeyebilir, ama bunları nasıl söyler o dili bilmeden? Bilenlere sormadan? 

Ona göre içimizde resuller varmış. Allah her topluma(bizim toplumumuza da) resuller gönderirmiş. "(Dikkat! Nebi değil, Resul)" deme gereği duyuyor. Demek istiyor ki, Resul başka Nebi başka; Nebi gelir demiyorum, diyor, resul gelir. Buna dair ayet örnekleri veriyor(En'âm/ 130 ve 131)(Zumer/71)(İsrâ/15). Son Peygamberden(Allah'ın Resulü) sonra da toplumlara Allah'ın Resul göndereceğine dair bir bilginin Kur'an'da olmadığını kesin bildiğim halde, sırf neden o âyetleri  referans vermiş diye  baktım, hepsi de Hz. Muhammed(s.a.s.)'den önceki dönemlere dair. İlk kez böyle bir beyana rastlıyorum. Hz. Muhammed hem Resul hem Nebî. Ondan sonra nasıl resul gelir, bunu nasıl söyler bir Müslüman?

"Yukarıdan" inmiştir değil de, inmiştir (inzal olmuştur) Resullere bilgi(âyetler olarak). Hiçbir mü'min 'yukarıdan' ve benzeri nitelemeleri Allah'a izafe etmez, tenzih'i Allah için kullanırlar mü'minler. 'İnmek' de 'inzal olmak'ın Türkçesi.

Hamd ederiz biz. Elhamdülillah deriz sıklıkla. Sadreddin Konevi(13. Yüzyılda yaşamış bir âlim ve ârif)  bu konuda şöyle der: "Hamd mertebelerinin en üstünü, fiil ve isim mertebeleridir; bunların konusu fiil mertebesidir. Hamd, sıfat ve bunların isimlerinin mertebesinde 'hamd' değil 'medih'(övme) haline  gelir. Eğer sıfat kalırsa, hamd, sıfat ve fiil mertebesini birleştiren rabıtaya aittir. Konusu 'Zat' olan hamd, 'hamdin hamdi'dir; bu, sıfatın kendisini ve sahibini övmesinden ibarettir."(Kaynak: Sadreddin Konevî, İlâhî Nefhalar, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık). 'Hamd' konusunda  sözkonusu yazıda bir cümleyle kesinlik arzeder gibi üst perdeden söylenen söze karşılık gerçek üstâdlardan birinden bu alıntıyı yapmış oldum.

Kur'an'da 'peygamber' kelimesi geçmiyormuş, dolayısıyla niye kullanılıyormuş o kelime? Geçmez, çünkü o kelime Farsçadır. Türkçe'ye Farsça'dan geçmiştir. 'Namaz' gibi. 'Elçi' de Türkçe bir kelimedir. 20. Yüzyılda bu topraklarda yaşayan insanlar Resul/ Nebi/Peygamber ne anlama geliyor anlasınlar diye 'Allah'ın elçisi' denilmiştir Resul'e karşılık olarak. Risalet de elçilik demektir. Bu yazıda yok da başka yazılarda var: 'tanrı'ya da itiraz ediyorlar; oysa 'tanrı' 'ilah'ın Türkçesi. 

Helâl-haram konusunda olduğu gibi Hak- bâtıl konusunda da dikkatli, duyarlı olmalıyız. Îtikâdî, fıkhî konularda doğruluğu-yanlışlığı konusunda şüpheli sözler edilmesi hâlinde bile böylesi görüş ve yaklaşımlardan uzak durmamız gerekir. Kaldı ki  Kur'an'a ve Peygamberimizin hadis-i şeriflerine, sünnet-i seniyyelerine aykırı, onlarla alâkasız ve büyük mezhep imamlarının, müçtehidlerin, âlimlerin, âriflerin söyledikleriyle çelişir, çatışır ifadeler ve yaklaşımlar, bunları  farketmemizi, sakınmamızı zorunlu kılar.  

İslâm, hiçbir çağda dokrinleştirilememiştir. Bu çağda da doktrinleştirilme çabaları sonuç vermez diye düşünüyorum. "İslâm'ı bu ülkede, bu toplumda en iyi anlayan benim" yahut  "bu dini benim gibi anlayan çok az sayıda  insan vardır" gibi düşünceler yanlıştır.  Böyle düşünenlerin etrafındaki insanlar hep önderlerinin ismini öne çıkarırlar, hep onu anarlar, diğer Müslümanların kendileri gibi olmasını isterler. Aradıklarını buldukları zannındadırlar. 

 

 

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.