İslami Radikalizm: Boş Gösteren(?) İdeoloji Meselesi!

İslami Radikalizm: Boş Gösteren(?) İdeoloji Meselesi! DİN
5,0
19.04.2014 12:41:05
A+ A-

Başlık fotosu Viyana'da yaşayan iki Bosnalı genç kıza ait. Ne kadar doğru bilinmiyor, ama kaynaklara düşen haberlere göre kızlar Viyana gibi güzide ve müreffeh bir şehirden insanlığın can çekiştiği Suriye bataklığına cihada katılmaya gitmiş ve orada evlenmiş. Başlıktaki fotoğraf, bu yazıyı düşündüren temel itki oldu. Doğru olmasa bile, buna benzer sayısız örneği son yıllarda daha sık gözlemledik. Dünyanın dört bir yanından, üstelik epeyi de müreffeh ülkelerden yüzlerce genç Afganistan, Irak, Suriye vb savaş sahalarına cihada gitmekte. Bu mesele üzerinde düşünmekte fayda var. 

İslami Hareketler siyaset sahnesinde modern anlamda örgütleniş biçimleriyle görece ''geç oluşumlar''. Dinlerin ortaya çıkışı ve devletleşmesiyle birlikte birer politik ''ütopya'' anlamında oldukça erken dönemlerden itibaren var olmaya başlasalar da, bugünkü ''modern'' anlamda örgütlenmeleri, katı ve disiplinli bir ahlaki-politik çerçeve haline gelmeleri daha yeni. En fazla 19.yy sonlarına kadar götürülebilir. Osmanlı, Kafkas, Ortadoğu ve Kuzey Afrika sahalarında kah halihazırda mevcut bir statükoyu korumaları(Osmanlı) kah sömürgecilik hareketlerine karşı Ulusal direniş hareketleri ile iç içe geçmeleri itibariyle başlarda mustakil-saf ideolojik örgütlenmeler olmaktan öte kozmopolit  siyasal hareketler biçiminde karşımıza çıkarlar. 19. ve 20. yüzyılların solundan sağına büyük ''modernist dalgaları'' altında, pek varlık gösterebildikleri söylenemez. Modern Ulus devletler çağının keskin milliyetçilik akımları içerisinde kendilerine alan açmaya çalışmaları ve özellikle İslam coğrafyalarının geç uluslaşma deneyimleri ile laik/ulusal sol dalgaların etkisiyle görece geride kalıp birer saf ideolojik varoluş olmayan İslamcı siyasa, denilebilir ki özelikle son 20-30 yıldır öncekilere benzemeyen enternasyonal ve saf ideolojik eğilimler kazanmış durumdadır. El Kaide vb İslamcı yapılanmaların başarısının sırrı da başta bu kuşatıcı-esnek ulus-üstü ideolojik konumlanışta saklı. 

Nedenler çeşitli. 21.yy'ın kapitalist hegemonyasının doğrudan yahut dolaylı olarak yarattığı kimlik krizi bunlardan biri. Sosyalist reimlerin çökmesinden sonra, muhafazakar ve liberal kapitalist ülke entelektüelleri ideolojiler çağının kapandığını, kapitalizmin mutlak hakimiyetini ilan ettiğini müjdelemişlerdi. Özellikle 90'lardan itibaren küreselleşme dalgasıyla yerli ulus kimliklerin dahi anlamsızlaştığı; artık ''dünya vatandaşlığına'' geçileceği birçoklarınca ifade edildi. Asgari sosyoloji ve kültür bilim terbiyesinden münezzeh bu eyyamcılar takımının yanıldığı daha o zamanlar da biliniyordu. Zannımız o ki Arap Baharı denen çalkantılar ve İslami Radikalizmin yükselişi ile öncesinde bitmeyen ve sürekli yükselen ''ulusal sorunlar'' kendilerini çoktan çürüttü. Çürüttü çürütmesine de, özellikle enternasyonal politik ideleri olan sol hareketlerin bu denli gerilemeleri de toplumsal sahada büyük boşluklar yarattı. Bilinir ki İslami hareketler bu boşlukları epeyi de başarılı biçimde hem kimlik boyutu hem de populist sınıfsal başkaldırı boyutuyla doldurmaya başladılar. O. Doğu'daki İslami hareketler üzerine çalışan araştırmacıların özellikle gözlemlediği bir gerçek, bu hareketlerin yekun biçimde populist ''sınıfsal eğilimler'' taşıdıklarıdır. Özellikle Selefiler ve El Kaide'nin kazandığı etkinliğin temel nedenlerinden biri de bu karakter. Kaide tipi örgütler için her şey denebilir; ancak, şu unutulmasın ki bu örgütleri kullanmaya çalışan, destekleyen hiçbir yerleşik statüko bu tarz örgütleri kontrol altına almayı başaramadı. Dahası, bu tarz örgütler görece savaşı kazandıkları yahut hegemonya kurdukları her yerde, kendilerini destekleyen devlet ve statükolarla savaşa girdi. Bu kadar  ''özerk, başına buyruk''  hareketler olmaları Kaide vb yapılanmaların özünde artık ciddiye alınması gereken birer ''kimlik savaşı'' da verdiğinin bir ispatı. Denilebilir İslamcılık ''ergenlik'' döneminden çıkıp babalarına karşı mustakil kimliğini kazanma eğiliminde. Ve bu kimlik, epeyi de küresel bir aidiyete sahip. Bir türlü İslami restorasyon diyebileceğimiz bu başkaldırının temeli ''öze dönüş''e içkin bir geçmiş okumasıyla var olmaktadır. Modern dünyanın yarattığı değer ve kavramların İslamcı radikal reddiyesine yaslanan bu hareketler, politik ütopyalarını tarihsel ve özcü bir okumayla sağaltmaktalar. Asr-ı saadet mitosu ve geleneğin neredeyse yorumsuz-normatif okumaları ''öze dönüş'' hissasiyatını inşa edip İslamcı restorasyonunu tamamlayan unsurlar olarak dikkat çekmekte. İslami radikalizmin kökeninde yatan bu politik restorasyon gözden kaçırılırsa, ciddi bir hata olur. İslamcı kimlik inşasını mustakil saf biçimde öze dönüşle oluşturan bu hareketler, geçmişin tüm İslami eğilimleri ve yerleşik kalıplarına da savaş açmış durumdadırlar. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında kısmi statükolar ve egemenlikler kuran devlet ve yapılardaki yozlaşma, çürüme, rantiyecilik vb sorunlar yeni İslamcı radikalizme taraftar toplayan etkenler olarak da göze çarpıyor. Sınıfsal sol hareketlerin güçten iyice düşmeleri bu alanda büyük boşluklar yarattı ve yeni İslamcı radikalizm bu boşlukları yozlaşmış İslamcı statükolara karşı da başarıyla doldurmakta.

Kültürel ve sınıfsal çelişkiler ile aidiyet sorunlarının yarattığı boşluklarda var olduğunu söylediğimiz bu hareketler, aslında modernite ve onun ürettiği değerler ile ''yeni bir savaşı'' müjdelemektedir. Eski geleneklerden farklı olarak, bu sefer karşımızda çok daha dsiplinli, kullandığımız modern kavramlarla bir bağı olmayan, neredeyse 1400 yıl öncesinin sosyo-kültürel ortamında yaşayan otantik hareket mevcut. Modern dünya ve kavramlara çarpan şark toplumlarının ve özellikle İslamcılığın tepkisel bir çıkışı olan bu hareketler, sanıldığı kadar da entelektüel kalibreden yoksun ve zayıf kadrolardan ibaret de değiller. Wallerstein, Samir Amin gibi sömürgecilik karşıtı düşünürlerin fikirlerine son derece hakim bu yapılanmaların müreffeh Avrupa ülkelerinden sayısız eleman devşirmeleri dikkati çekiyor. Dünyanın çeşitli gelişmiş ülkelerinden gelen kadrolar, haliyle harekete ciddi bir entelektüel dinamizm ve yenilik de katıyor. 

İslamcı radikalizmin son yıllarda artan popularitesinin bir başka etkeni de, iletişim araçlarının etkisi. Teknolojiyi istendiğinde son derece yetkin biçimde kullanan bu hareketler, birbirinden kopuk ve sızılması zor hücreleriyle internet ve medya araçları kanalıyla kendilerine alan açıyorlar. Bundan da öte, tüm ahlaki sistemlerde olduğu üzere, bu katı ve hiyerarşik ahlaki-politik akım teknoloji araçlarıyla kendilerine yeni eğitim sahaları yaratıyor. Diğer etkiler bir yana, iletişim araçlarının bunca geliştiği günümüzde, bu gelişmeye koşut İslamcı dinamizmin kentlerde yeni bir ivme yaratmasının sırrı da burada: Eğitim. Kent insanının sınıfsal ve kimliksel yalıtıklığını, bu yeni eğitim araçlarıyla son derece etkin biçimde manipüle etme kabileyine sahip olmaları dikkatlerden kaçmıyor. Muhafazakarlığın genel olarak yükselişindeki neden de kent yaşamı içerisinde her türden eğitim aracının çeşitlenmesi, kitlelere daha kolay ulaşır olmasıdır. Modern entelektüelizmin kazanımındaki güçlükler, ciddi bir çaba gerektirmesi ve sistem dışına itilen birçok bireyin bundan mahrum oluşu, halihazırda güçten düşen sol hareketlerin bu sahayı dolduramaması İslami Hareketler için bulunmaz bir vaha gibidir. 

Kamusal eğitimin giderek külfet görüldüğü, işlevsizleşip içinin boşaltıkmak istendiği Türkiye gibi ülkelerde genel iktisadi hayattaki esnekleşme ve kuralsızlaşmaya koşut bu hareketler için gittikçe daha geniş bir potansiyel oluşmaktadır. Ruşen Çakır'ın Türkiye'deki ''Selefilik uyarısı'' bu bağlamda pekala anlamlı durmaktadır. Suriye Savaşı etkisi vb deneyimlerden sonra, Türkiye yeni bir İslami akıma ve Selefizme gebedir. Önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde tahminimiz odur ki, bu hareket halihazırda ''dar'ül harb'' sahası olarak gördükleri Türkiye'de de ciddi bir örgütlenmeye gidip yerleşik İslami kadrolarla çatışmaya da başlayacaklar. Türkiye dinamikleri, şimdilik bazılarınca buna pek müsait görülmese dahi burnumuzun dibinde kocaman bir sahayı kontrol eden bu hareketlerin Türkiye'ye sızmayacağını ve etkinleşmeyeceğini düşünmek ciddi bir hata olur. Ve eğer bir kere toplumsal taban kazanırlarsa, Türkiye'deki hiçbir İslami yapılar bu disiplinli örgütlenmenin karşısında varlık gösteremez ve rahat bir biçimde on binlerce kadroyu devşirebilirler. Bizden söylemesi... 



 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.