KÖTÜLÜK PROBLEMİ ÜZERİNE (TEODİSE)

DİN
3,0
20.05.2013 15:29:08
A+ A-

 

Kökü çok derin, anlaşılması zor, daha çok duyguları ilgilendirdiğinden kabul edilmesi teslimiyete bağlı ince bir mesele…

Ateizmin teizme karşı kullandığı en önemli argümanlardan biri “evrendeki kötülük problemi” argümanıdır. Bu konu sadece ateistlerin değil bazı teistlerin de zaman zaman akıllarına takılan ve izah etmekte zorlandıkları bir konudur. Konunun zorluğu yaratılışın amacı ve gizemi, kader, ceza-mükafat, cennet/cehennem, sorumluluk, cüzi irade gibi derin mevzuları da ilgilendirdiği ve tüm bu alanlarla ilgili derin bilgiler gerektirdiğinden kaynaklanmaktadır.

Bu argüman “ “Tanrı varsa o halde evrende neden kötülük var? Neden kötülüğe izin veriyor? Kötülüğü engellemeye gücü yetmiyor mu? İzin veriyorsa bu mutlak iyi olduğu söylenen bir Tanrı düşüncesiyle nasıl bağdaşır?” şeklinde özetlenebilir. Ve sonuçta “evrende kötülük vardır o halde Tanrı yoktur” çıkarımında bulunur.

Oysa bu yolla Tanrının olmadığı sonucuna varılamaz zira o halde pek tabi olarak ateizm düşüncesinin de şu soru ve çıkarımla karşı karşıya kalması zorunludur: “Tanrı yoksa evrende neden iyilik var? Evrende iyilik var, o halde Tanrı da vardır.”

Görüldüğü üzere evrende “iyiliğin ya da kötülüğün olmasının” doğrudan Allah’ın varlığının ya da yokluğunun kanıtı olarak gösterilmesi sorunludur. O halde nasıl ki ateizm şefkat, merhamet, vefa, sadakat, doğruluk, yardımseverlik gibi iyi hasletleri Allah’ın varlığına dair kanıtlar olarak görmüyorsa insan dışı faktörlerden meydana gelen ve kötülük olarak algılanan hastalık, seller, depremler, felaketler ya da insan davranışlarından kaynaklı olan hırsızlık, cinayet gibi olayların olmasını da “Allah’ın olmadığına dair kanıtlar” şeklinde yorumlamaya mantıklı bir gerekçeleri yoktur. 

Bu nedenle burada konunun “-Teist görüşte var olduğuna inanılan- Allah neden kötülüğe izin vermektedir?” şeklinde ele alınmasının daha anlamlı olacağını düşünüyorum.

Konuyu detaylandırmadan önce epistemolojinin alanına giren bilginin doğası ile ilgili şu noktaları dikkate almak gerektiğini düşünüyorum.

·         İnsan, sadece aklıyla evrendeki bütün bilgileri keşfedip anlayabilir ve doğru olarak yorumlayabilir mi?

·         İnsan zihni ve aklı genelde evreni ve özelde kendi öz benliğini anlamada ne kadar yeterlidir? İnsanların yirmili yaşlarda doğru kabul ettikleri birçok şeyin otuzlu, kırklı yaşlarda aslında pek de doğru şeyler olmadığını anlaması vakidir. O halde içinde bulunduğu hal (sağlık ya da moral durumu gibi), zekâ, zaman, yaş, çevre ve eğitim düzeyi gibi pek çok değişkenin de etkisiyle her an bilgi ve algılama düzeyi değişen bir insan sahip olduğu tüm bilgilerin kesin, doğru ve değişmez olduğunu savunabilir mi?

·         Bundan birkaç yüz yıl önce bilinmeyen birçok bilgi şimdi sıradan bilgiler düzeyine indiği gibi bundan yüzlerce yıl sonra ortaya çıkması muhtemel yeni bilgiler de olacaktır. O halde herhangi bir zamandaki sınırlı bilgilere ve sınırlı bir zekaya sahip bir insanın evrendeki tüm zamanlardaki tüm bilgilere hâkim olabileceğinden söz edilebilir mi?

·         Bilim dünyası bundan önce gerçekliğine kesin gözüyle bakılan birçok teorinin keşfedilen yeni bilgilerle yıkıldığına şahit olmuştur. O halde bugün gerçekliğine kesin gözüyle bakılan bir takım teorilerin gelecekte yanlışlanması da mümkündür. O halde insan-bilgi ilişkisine hangi gözle bakılmalıdır?

·         Bilimsel bilgi, güvenilir ve uzun süreli olmasına rağmen tam ya da kesin bilgi olmayıp değişime açıktır. Çünkü bilimsel bilgiler yeni bakış açıları ve yeni gözlemlerin ışığında, yeni verilerin ortaya çıkmasıyla değişime uğrayabilir (Akerson vd., 2006). 

o   “Çünkü, Karl Popper'ın da dediği gibi bilimsel bilginin ispatlanması için sonsuz gözlem yapılması gerekir, bu da mümkün olamayacağına göre bilimsel bilginin sonsuza kadar geçerli olması söz konusu değildir. Yani bilimsel bilgiler değişime açıktır, geçicilik özelliği taşır. Yeni bir bakış açısı geldiğinde, yeni veriler elde edildiğinde bilimsel bilgi değişime uğrayabilir.”

Yukarıdaki prensipler ışığında düşünüldüğünde;

·         Bütün insanlar sınırlı bilgiye ve zekâya sahiptirler. 

·         O halde mutlak olarak herhangi bir şey hakkında olumsuz hükümlerde bulanamazlar. Yani herhangi bir şeyin hiçbir şekilde olmadığına dair kesin bir akıl yürütmede bulunamazlar. (Olumlu bir iddia da bulunabilirler, örneğin “güneş vardır” diyebilirler zira bir tek güneş olması “evrende güneş vardır” iddiasını ispata kafidir.)

·         Oysa bir insan mantıken, “Allah yoktur” diyemez çünkü böyle bir iddia da bulunmak için evrenin bütününün başlangıcından sonuna kadar olan tüm süresi boyunca mutlak bir bilgiye sahip olması lazımdır.

·         Bu imkânsız olduğundan, birisi mantıklı olarak en fazla, “sahip olduğum sınırlı bilgiyle, bir Allah olduğuna inanmıyorum” diyebilir.

·         O halde bu düşünce sadece o kişiyi bağlar ve kendisi gibi düşünmeyen (inananları) herhangi bir şekilde suçlayıp, yaftalayamazlar.

Ayrıca

·         Bütün insanlar sınırlı bilgiye ve zekâya sahiptirler. 

·         O halde mutlak ilim, kudret ve irade sahibi olan (Tanrının, Tanrı olabilmesi için zatında bu özellikleri barındırması gerekir. Tıpkı üçgenin üçgen olabilmesi için üç köşesi olması ya da çemberin çember olabilmesi için köşelerinin olmaması gerektiği gibi… Bu konu başka bir yazıda ele alınacaktır.) Allah’ı ve onun nihayetsiz amaca yönelik işlerini sınırlı zamanda; kendi zamanlarındaki sınırlı bilgileriyle; zeka, eğitim düzeyi, çevre şartları, kültürel etmenler vb. gibi birçok sınırlarla kayıtlı olan insan aklının tamamıyla kavraması düşünülemez.

Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım… IQ seviyesi çok düşük ve en alt seviyeyle sınırlı olan birisinin sınıfta Einstein ile karşılaştığını düşünelim. Örnekteki kişi onun tahtaya yazdığı fizik formüllerini ve bu formüllerin amacını, neticesini ne kadar anlayabilir? Ancak kendi sınırları içinde elbette…

Ya da metalden yapılmış, daire şeklindeki bir saatin içindeki akrep, yelkovan, numaralar gibi unsurların kendini yapan usta hakkında düşündüklerini ve akıl yürüttüklerini varsayalım. Örnekteki unsurlar kendi yapıları, şekilleri ve düşünce kalıplarının sınırları dışında düşünebilirler mi? Etten ve kemikten olan kendi ustalarının, tasarımcılarının nasıl bir varlık olduğunu anlayabilirler mi?

Burada anlatmak istediğim “her yönüyle sınırlı olan” insan; “her yönüyle sınırsız olan”  Allah’ın, sınırsız amaca yönelik var ettiği evrenin ve hayatın bütün amaçlarını ve evrendeki gizemin tamamını eksiksiz olarak aklıyla kavrayabilir mi?

Evrenin yaradılışının insana bakan ciheti/yönleri varsa hiç şüphesiz onun bizzat Allah’a bakan yani diğer bir ifade ile doğrudan Allah’ı ilgilendiren nihayetsiz yönü vardır. O halde insan evrenin var edilişinin doğrudan Allah’ın zatını ilgilendiren yönlerini, amaçlarını anlayabilir mi? (Bu konu ileride örnekle detaylandırılacaktır.)

Görüleceği üzere insan aklı sınırsız bilgiye, hikmete, kudrete ve amaca yönelik fiillere sahip olan Allah’ın var etmedeki, yaratmadaki tüm gayelerini, amaçlarını anlamaya kabiliyetli değildir. Zira insan;

-          Zamanla sınırlıdır. Sadece kendi zamanına kadar keşfedilmiş olan bilgileri bilir ve ona göre yorumlar yapar. Oysa bunun insanı çok yanlış noktalara sürükleyeceği açıktır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. (Eskiden dünyanın düz sanılması gibi…)

-          Mekanla sınırlıdır. Evrenin tamamında birden aynı anda gözlem yapamaz.

-          Zeka kapasitesi olarak sınırlıdır. Dünyanın en zeki insanı bile sınırlanmış bir zekâ kapasitesi ile düşünmektedir.

-          Süre ile sınırlıdır. Zira insan dünyanın belli bir zamanında kısa bir süre yaşar. Ve bilgilerini yaşadığı dönemdeki faktörlerin etkisiyle geliştirir. O halde örneğin Einstein ilkçağda yaşasaydı yine kendi yaşadığı dönemde elde ettiği bilimsel bulgulara ulaşabilir miydi? Ya da tersine bundan bin sene sonra yaşasa acaba evren hakkında ne tür bulgulara ulaşacaktı?

-          Çevre ile sınırlıdır. Zira Afrika’da yaşayan birisi bir başka ülkede yaşayan bir ilkokul çocuğunun sahip olduğu bilgiye bile sahip değildir. Bu aynı zamanda farklı coğrafya ve çevrelerde yaşayan bilim adamları için de geçerlidir. Farklı çevrelerde bulunmak onların bulgularını sınırlayabilir.

-          Hata ile sınırlıdır. Evet hatasız insan olmaz. En zeki kuramcıların dahi kuramlarındaki hataları fark ederek ileriki yaşamlarında düzeltmeler yaptıkları vakidir.

Yukarıdaki sınırlarla düşünen bir insan sınırsız/mutlak kudrete, ilme, adalete, hikmete ve merhamete sahip olan bir yaratıcının tüm fiillerinin amaçlarını tüm yönleriyle kavrayabilir mi? Elbetteki bu konuda akıl yürütebilir, düşünür ve irdeler ama konuyu ne derece kavrayabilir? Ve konuyu incelerken ona rehber olacak kılavuzluk edecek bilgi kaynağı nedir?

Bunun ötesinde ileride tanımlayacağım ve detaylandırmaya çalışacağım “kötülük” ve “iyilik” kavramlarını ele alırken görünen olayların ötesinde onların görünmeyen ya da ancak ileride ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçlarından bahs etmek mümkündür. Bu da bu kavramların aslında bazen hiç de göründüğü gibi olmadıklarını gösterecektir.

Örneğin;

-          Afrika’da yaşayan ve aşının ne olduğunu bilmeyen birisi beyaz önlüklü birkaç kişi tarafından çocuğunun koluna zorla koca bir iğne batırıldığını görse bunu iyilik olarak yorumlayabilir mi?

-          Ya da kesileceğinden habersiz olan ve kendisini sürekli en leziz otlarla besleyen sahibinin ne kadar iyi olduğunu düşünen bir koyunu gözünüzde canlandırın. O kesilinceye kadar kendisine yapılan iyiliğin/ikramın ve ziyafetin mutlak bir iyilik olduğunu zannetmeyecek midir?

-          Ya da iki saat sonra trafik kazası geçirip hayatını kaybedecek birine bir araba hediye ettiğinizi düşünün. Aslında siz ona iyilik mi ettiniz? Kötülük mü?

Burada ulaşmak istediğim sonuç şudur.

-          Olayların sadece görünen taraflarına bakarak oların iyi ya da kötü olduğu sonucuna ulaşılabilir mi?

-          İyi-iyilik, kötü-kötülük nedir?

-          Evrende mutlak iyilik mi hâkimdir yoksa mutlak kötülük mü?

-          Bir yaratıcının olması iyiliğin yararına mıdır? Kötülüğün mü?

Buraya kadar konuya genel bir giriş yapmış olduk. Bu konu oldukça derin, detaylı ve geniş olduğundan konuyu bir sonraki bölümde detaylıca ele alacağım.

Hâlâ akıl etmez misiniz? Enbiya-66-67.

KÖTÜLÜK PROBLEMİ ÜZERİNE-2

Önceki bölümde  “evrendeki kötülük problemi” üzrerine “insan-akıl-bilgi-Allah’ın özellikleri” kavramları üzerinden kısa bir giriş yapmıştık. Girişte özetle şu sonuçlara varmıştık.

·         Evrende görünen kötülükten yola çıkılarak Allah’ın olmadığına dair akıl yürütülemez. Zira aksi taktirde bunun tersi olan -Ateizm tarafından tamamen tesadüfi ve mekaniksel işlevler statüsüne indirgenen- evrende “rahmet,şefkat,merhamet,yardımseverlik” gibi iyiliklerin bulunması da bunları irade eden rahmetli, merhametli, iyi bir Allah’ın varlığına kanıt oluşturur.

·         İnsan aklı ve zekası zaman,mekan,bilgi,çevre,hata vb. birçok etkenle sınırlı olduğundan her yönüyle tamamen sınrsız olan Allah’ın amaç ve gayelerinin tamamını idrak etmeye güç yetiremez. Zira sınırlı olan sınırsız olanı kapsayamaz. Ancak sınırlandırıldığı şartlarla akıl yürütebilir.

·         Evrende var olduğu görülen iyilik ve kötülükler; çoğu zaman göreceli olup zamana, çevreye, kültüre, sonuçlarına, niyetlere göre değişkenlik gösterebilir. O halde çoğu zaman iyi-iyilik gibi görünen olayların aslında içyüzleri kötülüğe, kötülük-şer gibi görünen olayların içyüzleri de sonuçları itibariyle iyiliğe yönelik olabilir.

Evrendeki “iyilik ve kötülük” konusu çok  uzunca bir zamandır tartışılan bir konu olmuştur. Bu konuda farklı düşünceler ortaya konmuştur. İyilik ve kötülüğün tanımı yapılmaya çalışılmış, bu kavramlara atfedilen olayların neden “iyi” ya da “kötü” oldukları üzerinde durulmuştur.

Öncelikle kötülük/şer kavramlarını ele alalım. Bu mesele irdelenirken genelde “tabii kötülük” ve “ahlakî kötülük” olarak iki başlıkta ele alınır. Ahlakî kötülük, tıpkı cinayet, hırsızlık gibi, başka insanlar tarafından işlenen veya bir kişinin ahlakî yanlışının doğrudan sonucu olan fenalıklardan oluşur. Tabii kötülük ise “depremler, kasırgalar, vb.” doğal nedenlerden kaynaklanan fenalıktır.

“Ahlaki kötülük” genelde insanın cüzi iradesiyle izah edildiği ve bence bu izah anlamlı ve yeterli olduğu için burada daha çok “tabii kötülük” kavramı üzerinde duracağım.

Bunu yaparken tanımlar hakkında ayrıntılara girmeyi gerekli görmüyorum. Kendi adıma evrende kötülüğün olmadığına dair bir görüşü de savunmayacağım. Burada teist düşünceye göre evrende görünen bariz ve kimsenin itiraz edemeyeceği kötülüklere neden izin verildiği konusunu irdelemeye çalışacağım.

Konuyu detaylandırmadan önce bazı ön bilgileri incelemekte yarar var.

Öncelikle “evrendeki kötülük problemi” argümanını öne süren ateizm temelde “Eğer evrende Tanrı varsa neden kötülüklere izin veriyor. Evrendeki kötülükler mutlak iyi olan Tanrı anlayışıyla nasıl bağdaşır?” sorusundan hareket etmektedir.

Burada evrende kötülüklerin olmasının Tanrı’nın mutlak iyiliğiyle çelişmediği gösterilirse bu meselenin büyük ve önemli bir kısmının çözüme kavuşacağını düşünüyorum.

Konu ile ilgili birinci yazımızda evrende kötülüklerin bulunmasının Allah’ın olmadığına kanıt olarak sunuluamayacağını izah etmiştik. Şimdi evrende görünen kötülüklerin Allah’ın mutlak iyiliğiyle nasıl bağdaştığını açıklamaya çalışacağım.

Konuyu anlamamız açısından “hakikat/gerçeklik” ve “nisbi hakikat/göreceli gerçeklik” kavramlarının iyice anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bu konunun düğümünün bu kavramların altında yattığına inanıyorum.

Elimizde iki tarafından gerdirilmiş ince bir lastik olduğunu farz edelim. Bu haliyle lastik ince, tek bir hat şeklindedir. Şimdi lastiği parmağımızla sürekli gerdirip bıraktığımızı, titreştirdiğimizi düşünelim. Ortaya çok geniş yelpazeli ve lastiğin gerçekliğinden hayli fazla yer kaplayan hayali bir hat çıkacaktır. Lastiğin kendisi gerçekliğidir. Onu titreştirdiğimizde ortaya çıkan hayali ve geniş hat ise göreceli gerçekliktir.

Evet farkındayım. Konunun daha iyi anlaşılması açısından daha somut örnekler vermeliyim.

·         Evrende tek bir sıcaklık derecesinin olduğunu farz edelim. Mesela tüm evrendeki sıcaklığın 37 derece olduğunu farz edelim. O zaman “sıcaklık" diye bir şey hissedilebilir ve bilinebilir mi? Diğer bir ifade ile her yerdeki sıcaklık değeri aynı olduğuna göre (sıcaklığın dereceleri olmadığına göre) yani evrende tek bir sıcaklık gerçeği var olduğuna göre “Soğuk” ve “sıcak” kavramları ortaya çıkar mı?

·         Evrendeki/dünyadaki tüm isnanların her yönüyle tıpatıp aynı olduklarını aynı yüze,fiziğe,boya,kiloya sahip olduklarını düşünelim.  Tıpkı bir torna tezgahından çıkmış gibi. O zaman insanlar arasında güzellikten, çirkinlikten söz edilebilir mi? Örneğin “Sibel, Selma’dan daha güzel ya da çirkin” denilebilir mi? İnsan için “güzel” ve “çirkin” kavramları bir şey ifade eder mi? Bu örrneğin diğer varlıklar için de düşünebilirsiniz. Örneğin tek tip hayvan, tek tip ağaç, tek tip meyve gibi…

·         Evrende karanlığın yaratılmamış/var olmamış olduğunu varsayalım. O zaman “ışık” kavramı bilinebilir miydi? Işığın önemi anlaşılır mıydı?

·         Balıklar sudan çıkmadıkları ve hiç oksijensiz kalmadıkları sürece suyun kıymetinin/değerinin farkında olabilirler mi?

·         Dünyada hastalık olmadığını farz edelim. O zaman evrende“sağlık” kavramı oluşur mu? İnsanlar sağlıklı olmanın ne demek olduğunu idrak edebilirler mi? Evrende başka bir dünya keşfettiğinizi farz edelim. Oraya gittiniz. Orada yaşayanlar kesinlikle hiçbir şekilde hastalanmıyorlar. Hastalığın ne demek olduğunu bilmiyorlar. Onlara “şükredin ki hastalanmıyorsunuz” dediğinizde sizin ne demek istediğinizi anlayabilirler mi? Sağlıklı olmak onlar için bir değer ifade eder mi?

Yukarıdaki örnekler hiç şüphesiz çoğaltılabilir. Örnekleri dikkatlice okuyanlar evrenin içine neden kötülüklerin serpiştirildiğini ve aslında evrende kötülüğün bulunmasının temelinde iyiliğin anlaşılması, oluşması olduğunu ve bu nedenle kötülüklere neticeleri itibariyle kötülüğe değil iyiliğe hizmet etmek amaçlı izin verildiğini anlayacaktır. Ama ben yine de iyice anlaşılması için konuyu detaylandıracağım.

Örneklerden de anlaşılacağı üzere evrende zıtlar içi içe geçmiş ve bu sayede neredeyse sınırsız mertebede göreceli hakikatler ortaya çıkmıştır. (Aslında bu durum Allah’ın mutlak ve sınırsız iradesinin, nihayetsiz kudretinin ve haşmetinin de anlaşılabilmesine bir zemin oluşturmuştur. Örneğin sadece tek bir renkle  ve tek kalınlıktaki bir fırçayla resim yapan bir ressamı düşünün. Ortaya sanatının ne kadarını koyabilecektir? Sınırsız renkte, desende eserler çizebilecek midir? Elbetteki hayır. Bir de her tür boyayı, her türlü, fırçayı kullanan bunları birbirine karıştıran özgür bir ressamı düşünün. Bu ressam elbette diğerine nazaran sanatının inceliklerini çok daha mükemmel izhar edecek, gösterecektir. Bu konu başka bir yazıda “evren neden yaratıldı?” başlığı altında incelenecektir.)

Ervrende kötülük ve şer maksudu bizzat olarak –yani bizzat kötülük hedeflenerek/kötülük niyeti kast edilerek- yaratılmamış bilakis şerlere, iyiliğin anlaşılmasına hizmet etmeleri için müsaade edilmiştir. Yani evrende görülen gözlemlenen kötülükler ve şerler mutlak şer değillerdir.

O halde Allah’ın şerlere müsaade etmesi onun mutlak iyiliğiyle çelişmez. Zira o bunlara izin vermekle kötülüğü murad edinmemiş, kötülüğü gaye edinmemiştir. İyice anlaşılması için bu durumu yine örneklendirelim.

Örneğin parmağınız kangren oldu ve kesilmesi gerekiyor. Doktor parmağınızın kesilmesine müsaade etti ve kesti. Burada parmağın kesilmesi görünürde acı verici ve kötü bir iştir. Ama aslında sizin yaşamınızı koruma amaçlı olduğundan netice itibariyle iyidir. Eğer doktor size acıyıp parmağınızı kesmezse o zaman görüntü itibariyle size iyilik yapmış olacak, oysa yaptığı sizin hayatınızı kaybetmenize yol açacağından netice itibariyle kötü olacaktır.

Ya da hastalandınız. Ve iyileşmek için mutlaka ilaç içmeniz gerekiyor. İçmeniz gereken ilacın sekiz tane yararı varken iki tane yan etkisi var. Şimdi ilacın iki tane yan etkisi olduğu için anneniz size acıyor ve ilacı içirmiyor. Ama bir hafta sonra ilacı içmediğiniz için ölüyorsunuz. Anneniz size iyilik mi etmiştir? Yoksa kötülük mü?

Bu örnekleri evrendeki olaylara ve Allah’ın fiillerine uygulayalım.

·         Evrende/dünyada insanın iyiliği,güzelliği,sevgiyi,merhameti,adaleti vb. anlayabilmesi için göreceli hakikatlerin ortaya çıkması gerekmektedir. (ısının anlaşılması için derecelerinin olması bunun içinde sıcak ve soğuk gibi zıtların bir arada iç içe bulunması gerektiğini, ya da güzellik- insan simaları ve hastalık-sağlık ilişkisi gibi yukarıda verdiğim örnekleri düşününüz.)  

·         Göreceli hakikatlerin ortaya çıkması için zıtların bir arada bulunması ve birbirlerine bulaşması gerekir. Zira sıcak bir suyun içine soğuk su konulduğunda ılık, soğuk,sıcak gibi dereceler ortaya çıkar. Ya da çirkin şeylerin olması güzelliğin derecelendirilmesine sebep olur. Aksi taktirde yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere soğuk, sıcak, güzel,çirkin,iyi kötü gibi kavramların hiçbir anlamı kalmaz.

·         Eğer göreceli hakikatler ortaya çıkmasaydı soğuk-sıcak, güzel-çirkin,iyi-kötü, hastalık-sağlık vb. hiçbir kavram anlam kazanamayacaktı. Ve bunların değerleri, kıymetleri anlaşılmayacaktı.

·         Eğer Allah şerlere izin vermeseydi göreceli hakikatler ortaya çıkmayacaktı. Herşey anlaşılmaz tek bir gerçeklikten ibaret olacaktı. (Örneğin tüm insanların tek bir tipinin olması gibi)

·         O halde eğer Allah şerlere izin vermeseydi –örnekteki doktorun acıyarak kangren olan parmağı kesmemesi gibi- o zaman netice itibariyle insan açısından bu daha büyük bir şer/kötülük anlamına gelecekti. Zira o zaman insan gerçek anlamda “insan” olmayacaktı. Peki “o halde ne olacaktı?” derseniz, o halde insan tıpkı çocuklarınıza aldığınız robot oyuncaklar gibi olacaktı. Güzelin, iyiliğin, sevginin, sağlığın ne olduğunu bilmeyen mekanik bir robottan farkı kalmayacaktı. -İnsanın meleklerden bile üstün konuma gelmelerinin sırrı budur-

·         O halde Allah şerlere bizzat onları arzulayarak ya da onları gaye edinerek izin vermemektedir. Onun kötülüklere izin vermesi iyiliğin, güzelliğin sonsuz derecelerinin ortaya çıkmasını sağlamak amaçlıdır. O halde Allah netice itibariyle iyiyi istediğinden ve onun bu anlamda kötülüklere izin vermesi iyiliğin anlam kazanmasına ve güçlenmesine hizmet ettiğinden bu durum onun mutlak iyiliğiyle çelişmez.

·         Netice itibariyle evrende zıtların iç içe olması ve kötülüklerin bulunması iyiliğe hizmet ettiğinden ve onu amaçladığından Allah’ın mutlak iyiliğiyle çelişmemektedir.

Konu çok uzun, ağır ve ayrıntılı olduğundan konuya bir sonraki bölümde devam edeceğim.

Hâlâ akıl etmez misiniz? Enbiya-66-67.

KÖTÜLÜK PROBLEMİ ÜZERİNE-3

Kötülük problemi üzerine önceki iki yazımı okuyanların şöyle bir itirazda bulunacaklarını biliyorum. “Teist düşüncedeki cennette kötülük adına hiçbir şey olmadığını iddia ettiğinize göre burada ileriye sürülen mantık geçersiz olur.  Zira ileri sürülen argümana göre mademki insanın, hayatın değerini ve kıymetini anlayabilmesi ve gerçek anlamda özgür iradeli bir birey/kişilik olabilmesi göreceli hakikatlerin ortaya çıkmasına; göreceli hakikatlerin ortaya çıkması zıtların iç içe bir arada bulunmasına bu da Allah’ın -bir derece- kötülüklere izin vermesine bağlı, o halde kötülüğe hiç yer olmayan cennette insanlar nimetlerin değerini nasıl anlayacak? Cennette kötülük olmaması oradaki nimetlerin değerinin de anlaşılamaz olduğu anlamına gelmez mi?”

Cevap: Elbette ki hayır…

Aslında bu soru, kökeninde, kötülük problemi üzerine teist düşünce tarafından ileri sürülen bu argümanın doğruluğunu kanıtlamaktadır. Zira aslında sorunun kökeninden yola çıkarak şu sonuca varırız.

·         İnsan, kötülük adına hiçbir şey barındırmayan cennette iyiliğin ve nimetin değerini anlayamaz.

·         halde insanın cennetteki nimetlerin değerini anlayabilmesi için kötülüklerle karşılaşması gerekir.

·         İnsanın kötülüklerle karşılaşması Allah’ın kötülüklere bir derece izin vermesi ve bunun için de tam da evrenimiz gibi bir evrenin var olması ve insanın burada bir çeşit eğitime tabi tutulması gerekir.

·         Bu insanın –önceki yazımda değindiğim- robotsal bir varlık olmaktan çıkıp gerçekten özgür bir birey olarak insan olması ve kendisine sunulan nimetin değerini anlaması açısından gerekli bir ön eğitimdir.

Bu durum ateşin yakıcı etkisini bilmeyen küçük bir çocuğun, annesi tarafından onun iyiliği için elinin dayanabileceği ölçüde sobaya değmesine izin verilmesine benzemektedir. Çocuk bir kez ateşin acısını hissettiğinde ve acının anlamını öğrendiğinde bunu hayatı boyunca unutmayacaktır.

Örnekten de anlaşılacaktır ki burada annenin çocuğun elini ateşe değdirmesine (yani görünürde kötülüğe) izin vermesi sadistçe bir acı çektirme amacı gütmemektedir. Örnekteki annenin davranışı görünürde “çocuğun elini sobaya değmesine izin vermesi” açısından kötülüğe, gerçekte ise “çocuğunun gelişimine ve ilerde yaşaması muhtemel daha kötü olayların engellenmesine” yönelik olduğundan iyiliğe yöneliktir.

İşte bir önceki yazımızda şer/kötülük babında konuyu irdelerken  “evrende görünen kötülüğün bulunmasının temelinde iyiliğin anlaşılması, oluşmasının hedeflendiğini ve bu nedenle kötülüklere neticeleri itibariyle kötülüğe değil iyiliğe hizmet etmek amaçlı izin verildiğini” anlatmıştım.  Sanırım örnekteki annenin davranışı bu cümlede anlatmak istediğim gerçeği biraz daha aydınlatıyor.

Aynı şekilde, örnekte annenin çocuğun elini sobaya değdirmesine izin vermesi onun şefkatli kişiliğiyle çelişmediği gibi Allah’ın evrende kötülüklere izin vermesi de onun şefkatli ve merhametli bir Allah olduğu gerçeği ile çelişmez.

İşte insan zıtların iç içe olduğu iyinin ve kötünün birbirine karıştığı ve zahiren/görünürde adaletsiz gibi duran bu evrende bir tür ön eğitimden geçerek cennetten lezzet almaya hazır bir kişilik kazanır ve cennete /ya da cehenneme layık bir birey olur.

Bu anlamda nasıl ki örneğimizde elini sobaya değdiren çocuğun sıcağı öğrenmesi için bunu tekrar tekrar yapmasına gerek yoksa insanın da cennetteki nimetlerin  değerlerini anlaması için cennette tekrar kötülüklerle karşılaşmasına gerek yoktur. O yaşadığı bu kısacık ölümlü hayatla hayatın, yaşadığı hastalıklarla sağlığın, kısa olması ve süratle geçmesiyle zamanın, nefretin kötü yüzünü görerek sevginin, acizliğiyle gücün, acılarla lezzetin, kötülüklerle iyiliğin, ayrılıklarla kavuşmanın ve yokluklarla nimetin ve varlığın ve tüm bunları onun için var eden yüce yaratıcının varlığının değerini anlamış ve öğrenmiştir.

Hem sahip olduğu doğası, hem varoluş amacı, hem işleyişindeki kurallar açısından dünya hayatından çok farklı olan ahiretteki cennet hayatında zıtların iç içe olması ya da insanların yeniden kötülüklerle karşılaşmasının bir anlamı kalmamıştır artık...

Evren, gök, sema tıpkı ilk yaratılışındaki gibi kitap sayfaları dürülür gibi dürülmüş(1), hesap görülmüş, evrendeki zıtlar birbirinden ayrılmış, her biri kendine layık mecrasına dökülmüş (karanlık ve acı ve benliğinde bunları barındıranlar onu sembolize eden cehenneme; ışık ve huzur ve benliğinde bu özellikleri besleyip büyütenler ise onu sembolize eden cennete toplanacaktır), insan kendisine sunulan muhteşem imkandan ve tekliften (inanç) yararlanmış ya da yaralanmayı reddetmiş bir şekilde kendi yaptıklarının karşılığını eksiksiz bulacaktır.

Bu konu Ateizmin en temel argümanı olarak önümüze çıktığı gibi çoğu zaman teist ve inançlı insanların da zihinlerini kurcalaması yönünden çok büyük önem arzetmektedir. Yaznın başından beri buraya kadar anlattıklarımız daha çok inançsız düşüncenin bakış açısını konu edinmekteydi. Şimdi konuyu biraz da inanan insanlar açısından ele almakta fayda görüyorum.

Aslında konunun anlaşılmamasının ya da anlaşılmak istenmemesinin ya da zorluğunun altında yatan etmen bence konunun duygularla ilişkili olmasında yattığına inanıyorum. Elbetteki kimse acı çekmez istemez. Kimse kötü olaylar yaşamak, kötülüklerle karşılaşmak istemez. Hele ki inançlı kişiler, kendisini yaratan güce inançla sıkı sıkıya bağlı olduğunu düşünenler örneğin büyük bir kazada tüm ailesini kaybetmek gibi acı bir travma yaşadıklarında çektikleri acılar karşısında isyan edebilirler. Allah’a bu kadar inandıklarını düşündükleri halde neden onun böyle elim bir duruma izin verdiğine anlam veremezler. Hatta bu kişilerin Allah’a olan kızgınlıkları nedeniyle inançlarını yitirdikleri ya da ona düşman kesildikleri de vakidir.

Oysa yukarıda da değinildiği üzere bu tür acıları şefkatli bir annenin daha şerli/kötü bir duruma düşürmemek için çocuğunun elini sobaya değdirerek onu eğitmesi şeklinde algılarsak ve her şeyin neticede Allah’ın olduğunu ve bu kısa dünyevi hayatta kalben bağlanılacak bize ait gerçek bir şey olmadığını düşünürsek belki bu gibi durumları daha kolay kabullenir ve zarar görmeden atlatabiliriz. (Tarihçe en çok sıkıntıyı peygamberlerin ve bazı samimi dindarların çektikleri bilinen bir gerçektir. Oysa onların çektikleri sıkıntılar onları sarsmamış, inançlarından taviz vermelerine neden olmamıştır)

Bu tür acılara saplanıp inanç temellerimizi sarsmamızın sebepleri arasında;

·         İnsanın duygusal olarak oldukça zayıf bir varlık olması,

·         İnancının sandığı kadar/yeterince güçlü olmayışı

·         Dünyevi musibetlerin/belaların/imtihanın sadece inançsız olanlarca yaşanacağının zannedilmesi,

·         İnsanın yaratılış gayesini idrak edememesi sırf bu dünya için yaratılmış olduğunu ya da yaşamın sadece bu dünyadaki hayattan ibaret olduğunu sanması,

·         Aslında kendisine ait olmayan hayatı ve benliğini gereğinden fazlaca sahiplenmesi,

·         Allah’ı tam olarak tanıyamaması

Sayılabilir.

Bu konuyu burada bitiriyorum. Bir sonraki yazımda evrenin yaratılış amacı, hayatın anlamı ve Ateizm düşüncesinin evreni anlamlandırmada nasıl bir yanılgıya düştüğünü anlatmaya çalışacağım. 

 

(1) Gün olur göğü, kitap sayfalarını dürer gibi düreriz. İlk yaratılışta başladığımız gibi onu baştan yaparız. Üzerimizde bir vaat olarak biz bunu mutlaka yapacağız. Enbiya-104

Hâlâ akıl etmez misiniz? Enbiya-66-67.

 METİN AYDIN

http://www.ateizmvedin.com

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.