Kur'an'dan bir âyet: düşündürür belki insanları

DİN
4,0
23.11.2013 10:26:58
A+ A-

"Rablerinin emrine icâbet edenlere daha güzeli var; ona icabet etmeyenler ise, yeryüzünde bulunan şeylerin tamamı, bir misli de beraber kendilerinin olsa, hepsini kurtuluşları karşılığında feda ederlerdi. İşte onlar!.. Hesabın kötüsü onlar içindir. Varacakları yer de cehennemdir ve o ne fena yataktır!.." (Kur'an, Ra'd sûresi 18. âyet.)  (Yararlanılan Kur'an mealleri: Balıkesirli Hasan Basri Çantay, Kur'ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm; Elmalılı Hamdi Yazır, hazırlayan ve notlandıran: Dücane Cündioğlu, Kur'ân-ı Kerîm ve Meâli )

 İlk insandan bu yana Allah peygamberler(resuller) belirleyerek, onları, insanları uyararak Allah'a kul, kendilerine ümmet olmaya dâvet etmekle görevlendirmiş, bir kısmına vahiy yoluyla kendi emirlerini ve yasaklarını, kendisine ibadet şekillerini öğreten kitaplar indirmiştir. Bu kitaplar genişlik yönünden değişiktir. Birkaç sayfalık kitaplar da vardır, büyük kitaplar da. Bu kitaplara "İlahî Kitaplar" denildiği gibi "Semavî Kitaplar" ve Cibrîl-i Emîn aracılığı ile 'indirilmiş' olduklarından "münzel kitaplar" da denir. Bütün semavî kitaplar insanlar için birer rahmet olmuşlar ve hak yolu göstermişlerdir. Onun için hepsine îman etmek zorundayız. Gerçek mü'min Yüce Allah'ın bütün kitaplarına inanır, en son kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'e sarılır ve yaşarken onun hükümlerini  gözetmeye çalışır, en önemli kaygısı bu olur . Bugün Kur'an'dan başka diğer semavî kitaplar tüm olarak yeryüzünde mevcut değildir, birçoğu tamamen kaybolmuş, bir kısmı da büyük değişikliklere uğrayarak İlâhî niteliklerini /özgünlüklerini kaybetmişlerdir. Kur'an'ın bütün âyetleri, daha başlangıcında Peygamber Efendimiz tarafından ezberlenmiş olduğu gibi, ashabın birçokları tarafından da ezberlenmiş ve yazılmıştı. Peygamberimizin vefatından sonra, Hz. Ebubekir döneminde yazılı belgelerden ve hâfızlardan yararlanılarak Kur'an sahifeleri toplanmış ve Hz. Ebubekir bütün ashab huzurunda Kur'an'ın bir nüshasını yazdırmıştır(ilk mushaf). Hz. Osman zamanında da bu asıl kitaptan yeterince yazdırılarak büyük İslâm merkezlerine birer nüsha gönderilmişti. Bunların herbirine "Mushaf-ı Şerif" adı verilmiştir. Daha sonra bütün mushaflar bu asıllara göre aynen yazılagelmiştir. Kur'an'ın bir âyetinin bile değişikliğe uğramayarak aslı üzere kalması gerçeği bir kısım oryantalistler(müsteşrikler) tarafından bile doğrulanmaktadır. Bunun aksini iddia edenler ise, İslâm aleyhine propaganda yapan, siyasî maksatlı ve körü körüne bâtıla saplanmış kimselerdir(Bu paragraftaki bilgiler için, kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali).

Mealini(Türkçe anlamını) alıntıladığım ayette geçen 'icâbet' kelimesi kabul etme, kabul edilme, muvafakat etme, uyma, râzı olma anlamlarına geliyor. Ümmet-i icâbet(İcâbet Ümmeti) ise Müslümanlar demek oluyor(Ferit Devellioğlu, Osmanlıca- Türkçe Ansiklopedik Lûgat). Bu âyet, bugün Kur'an okurken çok düşündürücü, etkileyici geldi bana. Düşüncelerimi ve duygularımı dile getirmek istedim. Dünya hayatımız biricik hayatımız olmayacak, Burada yaşayıp ölerek bitmeyecek işimiz. Öte dünya diyebileceğimiz âhiret hayatımız da olacak, onun eşiği sayılabilecek kabir hayatımız da. Bu dünya hayatı ise imtihanımız. Sınavdayız yaşadığımız sürece. Öldüğümüzde sınav bitecek. "Birçok gidenin herbiri memnun ki yerinden/birçok seneler geçti dönen yok seferinden" diyor Yahya Kemal. Seferden dönmeme gerçek ama yerinden memnun olanlar da vardır, memnun olmayanlar da. Nasıl yaşamışlarsa ona göredir memnun olmaları veya olmamaları. Belirleyici olan buradaki yaşamımız. İcâbet ediyor muyuz Rabbimizin koyduğu ilkelere? Bu anlamda ilkeli yaşıyor muyuz? Ölünce hakikatı herkes görecek. Önemli olan hakikatı yaşarken görmek ya da "ölmeden önce ölmek". Hz. Ali Efendimizin şu mealde bir sözü olduğu rivayet edilir: "Benim yaşarken hakikata dair bilgimin kesinliği, öldüğümde değişmeyecek." 

İnsan düşünmez mi, düşünmek bu kadar zor mu yaşamanın anlamı konusunda? Tabii bilemediğimiz, bilemeyeceğimiz hususlar var. Kader konusu. Mukadderat. Allahın bildiği bizim bilemediğimiz hususlar. Allah'ın takdiri, izni olmadan hiçbir şey olmaz. İnsanların doğru yolu( Hakkı, hakikatı) bulması da ancak Allah'ın takdiri, izni iledir. O takdir etmişse, dilemişse en İslâm düşmanı birisi bile Müslüman olabilir. Peygamber Efendimiz , kendisine vahiy geldikçe ve bunları insanlara duyurmaya çalıştıkça ne engellemelerle, ne direnişlerle karşılaşmıştı! Öldürmeye kalkmışlardı kendisini. Mekke'de durmasının mümkün olmadığı anlaşılınca Hz. Ebu Bekir'le birlikte Medine'ye göç(hicret) etti. Mekke'den ayrılmasına bile râzı değillerdi Hak ve hakikat düşmanları( dolayısıyla, Hakkı ve hakikati duyurmaya çalıştığı için kendisinin düşmanları). Amaçları onu ortadan kaldırmaktı. Medine'yi terk ederek, kendisini öldürmeyi kafalarına koymuş olanlardan Allah'ın yardımıyla kurtularak, Medine'ye ulaşması görünürde kolay olmadı. Tedbirler alındı, mucizeler oldu ve peygamberlik görevi, memleketini değiştirerek devam etti. Diyeceğim o ki, Allah'ın emrine icâbet bir tarafa, bunun gereğini duyurma işi bile başlangıçta ne kadar zor olmuş! Peygamberimizin çektiği zorlukları düşünelim!

Günümüzde bu zorluklar olmasa da, düşünce planında insanlar arası iletişim olsa da, Hak ve hakikatin kolayca duyurulma imkânı bulunsa da, şartlar yine en fazla Hak ve hakikatin, dinin aleyhine. Fitne-fesat her devirde olduğu gibi bu devirde de tam olarak işliyor. Modern ve postmodern ayartıcılar, aldatıcılar, yanılsamaya iticiler hep oldu, oluyor. Müslümanlar arasında farklılıklar, aşırılıklar, İslâm'a uymayan yöntemleri benimsemeler vs. yaygın. Müslümanlar üzerinden İslâm'a soğuk bakmalar, yakın durmamalar da bir olgu, Müslümanları bahane ederek asıl Allah'a ve Peygamber'e ve inanç esaslarına(ilkelerine) karşı oluş gerçeği de yaygın.

Alıntıladığım Kur'an âyeti, Allah'ın emirlerine icâbet edin(boyun eğin, uyun) diyor. Uyarsanız bu dünyadaki hayatınızdan daha güzel bir hayat(Cennet) var size diyor. Sonsuz bir hayat. Hep olumlu, güzel, sağlıklı, doğru, mutluluk ve ferahlık verici bir hayat. Bu dünyada yaşarken istemediğimiz ne varsa onlardan kurtulmak, istediğimiz ne varsa onlarla olmak. En güzeli ve en üst mertebesi de Allah'a kavuşmak, huzuruna kabul edilmek, O'nun cemalini görmek. O da olur. Yeterki bu dünyada yaşarken O'na lâyık kul olalım, O'nun sevgisini ve rızasını kazanalım. O'na yaklaşalım, yakınlaşalım.

Âyette Allah'ın emrine icâbet etmeyenler için ifade edilen de çok düşündürücü. Eğer onlar böyle olacağını, başlarına gelecek olanı(ölümlerinin zorluğu, kabir ve cehennem azabı) bilselerdi, yeryüzünde bulunanın tamamı, bir misli de beraber kendilerinin olsa, hepsini verirlerdi, feda ederlerdi kurtuluşları uğruna. Ama artık iş işten geçmişti, dünya hayatları bitmişti.  Önemli olan bu dünyada yaşarken bilinçli yaşamaktı. Allah'a inanarak, güvenerek, O'nun rızasını kazanarak, O'na kul, Habibine ümmet olarak . Kur'an duyuruyor insanlara, Rablerinin emrine icabet edenlerin ve etmeyenlerin âkıbetlerinin ne olacağını. Kur'andan önceki Kitaplar da ifade etmişlerdi muhakkak. Ne ki insanlardan ölmeden önce Hakkı, hakikati kabul etmeyenler, Kutsal Kitaba(her devirde hak din ve Kitap, tek olan Allah'tandır)  inanmayanlar ancak ölünce, belki ölüm sırasında(can çekişirken) bile göreceklerdir Hakkı, hakikati, o zaman pişman olacaklardır. Dünya hayatında hep 'gelecek'ten ve 'güvence'den söz ederiz ya, o önemli değil aslında, önemli olan sonsuz(ebedî) geleceğe hazırlık, onu öngörebilmek, onu gözeterek yaşayabilmek.



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.