Kürtlerin ihtiyacı daha fazla İslami kurumlaşma mı?

Kürtlerin ihtiyacı daha fazla İslami kurumlaşma mı? DİN
5,0
14.05.2014 13:13:25
A+ A-

Öcalan’ın, 21 Mart 2013’te Diyarbakır Newroz’unda okunan mektubuyla start alan, “silahlı siyasetin döneminin kapandığı, demokratik siyasetin” esas alınması gerektiği yönündeki çağrısının bir devamı olan “Demokratik İslam Kongresi” 10-11 Mayıs 2014 tarihinde Diyarbakır’da toplandı. Değişik kesim ve ülkelerden 350 delegenin katılım sağladığı kongreye “Öcalan’ın mektubu” damgasını vurdu. Gerek Kongre’ye gerekse Öcalan’ın mektubuna bütün olarak bakıldığında, İslam’ın hem küresel hem de Kürdistan yerelinde yaşadığı sorunlar üzerinde durulmuştur. Öcalan bunu mektubunda İslam’ın ana merkezlerinde yaşanan savrulma, ihanet ve isyan şeklinde tanımlayarak, bunun çözümünün yeni bir İslami kurumlaşmadan geçeceğini söylemiştir. İslam’da yaşanan sorunlar, İslam içi çelişkiler, İslam ve diğer inanç toplulukları arasındaki ilişkiler, İslam’ın çıkışından günümüze kadar sürekli olarak gündeme gelmiştir. Bu ilişki ve sorunları kendi başına, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel etkileşimleri dikkate almadan ele almak yanlış sonuçlara varılmasını beraberinde getirebilir. Her şeyden önce, Batı’nın Hıristiyan kimliği karşısında Doğu’nun, farklılık ve kimlik ifadesi olan İslam’ın Batı ile tarihsel ilişkileri dışında yapılacak yorumlar hep eksik kalacaktır. Özellikle, Batı içi çekişmenin de odağı haline gelen ve çoğunluğu İslam Coğrafyası olan Ortadoğu’daki sorunlara bunun dışından bakmak mümkün değildir.

Öcalan’ın İslam’a yönelik olarak yaptığı tespitlerin çıkış noktası İslam/Devlet/İktidar ilişkisidir. İslam’ın ilk çıkışından kısa bir süre sonra Araplar arasında siyasi birliği sağlayan yeni devletin ideolojik temeli olduğu bilinen bir gerçektir. Hazreti Muhammed henüz hayattayken İslam’a dayalı devletin başında bulunuyordu. Medine Sözleşmesinin kabul edildiği dönemde Müslümanlar arası mezhepleşmeden söz etmek mümkün değildir. Medine Sözleşmesiyle Müslümanlar, Müslümanlık öncesi inanca sahip olan Araplar ile Yahudilerin bir arada yaşayabilmesi amaçlanmıştır. Medine Sözleşmesi, amaç ve hedefleri bakımından demokratik olsa da uygulamada bu sözleşmeden beklenen sonuçlar elde edilmemiştir.

Hazreti Muhammed’in yaşarken oluşturduğu siyasi birlik, onun ölümünden sonra yerini kısa bir süre sonra iktidar kavgasına bırakmıştır. İlk mezhep ayrılıkları da bunun üzerinden oluşmuş, Sünni/Şii ayrışmasının nüveleri bunun sonucunda atılmıştır. Bir yandan, İslamiyet’in yayılması için yeni işgaller yaşanırken;bu işgallerin sonucunda işgal edilen ülkelerdeki halklarla ciddi sorunlar yaşanmıştır. Sünni esaslara dayalı Emevi iktidarının hedefinde yalnız Müslüman olmayan halklar değil, iktidar mücadelesi içinde bulunduğu Abbasi ve Şii’lerle de kanlı mücadeleler olmuştur. O günkü koşullarda Medine Sözleşmesi benzeri, anlaşmalarla sorunun çözümü olanaklı görülmemiştir.

İslam’ın Arabi/Selefi ve İrani Şia temelinde ayrılmasını sadece devletçilik kapsamında ele almak bizi yanlış sonuçlara götürür. Devlete atfedilen anlam ile iktidara atfedilen anlam aynı sonuçları doğurmaz. Devlet, geniş bir üst yapı birimi olarak toplumsal zorunlulukların bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Devletin yapısı, işlevi, örgütlenmesi ve ideolojisi bakımından iktidara benzese de iktidarla aynı anlama gelmez. Devlet=İktidar kurgusuyla hareket edildiğinde, toplumsal olguları açıklamakta zorlanırız. Öcalan’ın, İslam’ı, Arabi/Farsi bileşenlerine göre iktidar merkezli tanımlamış olması, bu toplumsal gerçekliklerin anlaşılmasını zora sokar. Öcalan’ın bu temeldeki yaklaşımının en önemli nedeni Kürlerin, İslam’ı yaşarken, devlet olgusundan uzak kalışından ileri gelmektedir. Öcalan’ın İslam için Arabi/İrani iktidar merkezinden çok İslam’ın Türkilik merkezliği üzerinde de durması gerekir. İslam’ın Türkiliği olayı üzerinde durmadan Osmanlı’nın yıkılışını Arabi/Farsi merkezleştirmeye bağlayışı ne kadar doğrudur? Osmanlı İmparatorluğu bir kez yükselişini, Sünni/Arabi tercihte bulunmasına borçludur. Kaldı ki, Osmanlı’nın Sünni tercihi, Şii-Alevi/Sünni çatışmasını daha fazla keskinleştirmekten-Şii-Alevilik aleyhine- başka bir işlev görmemiştir. Bundan hareketle, bunun İngiliz İmparatorluğu tarafından Osmanlı’ya ve şu anda Türkiye’ye karşı kullanıldığının hangi tarihsel delilleri vardır.

Öcalan’a kalacak olursa İslam’da yaşanan sorunların kaynağı İslam’ın içinde yaşadığı iki iktidarcı devletçi merkeze dayalı oluşudur. Halbuki, İslam’ın iki temel mezhebe ayrılmasındaki toplumsal farklılıkların oluşu, başlı başına İslam’ın kendi içinde çoğunlukçu bir toplumsal yapı zemininin olduğunu gösteriyor. Bu iki farklılık, zaman geçtikçe, yeni mekanlarla birlikte yeni farklılıklara da her zaman gebedir. Onu belirli bir kalıp ve tonda tutmak mümkün değildir. İslam’ın egemen olduğu toplumlarda konuya demokrasi ve özgürlük penceresinden bakanların bu iki olgunun tarihsel biçimlerinden biri olan Laiklik üzerinde de mutlaka düşünmesi gereklidir. Demokrasi/İslam ve Özgürlük/Laiklik arasındaki diyalektik ilişkiyi göz önünde bulundurmaları gereklidir. İslam’ın, henüz ideoloji/devlet haline geldiği bir dönemde gündeme getirilen dar kapsamlı Medine Sözleşmesi, demokratik ruh nüvesi taşıması açısından sembolik bir anlam taşısa da günümüz küresel ilişkiler ağına sahip sorunlara çözüm bulması mümkün değildir.

Milliyetçilik, Fransız İhtilali ile birlikte tüm dünyaya yayılmıştır. İslamiyet’in evrensel niteliği-ümmet anlayışı-Fransız İhtihalinin yaydığı anlamda Milliyetçiliğin İslam toplumunda yaşanması önünde en büyük engeldir. İslam dünyasının en kapsayıcı örgütsel yapı olan Osmanlı İmparatorluğuna en büyük darbe Arap veya İran kaynaklı değildir. Kaynağı, Müslüman olmayan toplulukların milliyetçilik ideolojisi ile Osmanlı İmparatorluğuna baş kaldırışıdır. Bu açıdan bakıldığında ne Şii/İran ne de Sünni/Arap’ların etkisi vardır. Osmanlı İmparatorluğunun gelişen bu milliyetçilik hareketleri karşısında giderek zayıflayışı, Osmanlı’nın Müslüman toplulukları koruma gücünü kaybedişi giderek onları kendi çözümlerini geliştirmesini beraberinde getirmiştir.

İslami Ümmet-Ulus Devletle bağdaşır mı?

Öcalan’a göre İslamiyet en evrensel dindir. Öcalan, İslam’ın evrenselliğini soyut görmekte ona göre asıl olması gereken tekillik anlamda İslam’ın yaşamsallaştırdıkları yani pratiğidir. Evrenselliğin ifadesi olan “Allah’ın Birliği” üzerinde çokça durulmasına rağmen, bunun somut anlamı konusunda yetersizlikler, yanlışlar, çatışmacı yorumlar ve uygulamalar yer bulmuştur. Bu da İslam’ın evrensel niteliği olan “İslam Ümmeti”ne zarar vermiştir. İslamiyet’i zorlaştıran, onu Arap ve Şia milliyetçiliğine mahkum eden de bu bakış olmuştur. Ona göre İslam kaybettiği bu niteliğini “İslam ümmeti” anlayışıyla yeniden kazanacaktır.

Ona göre İslam’ın genel ilkelerinde bir sorun yoktur. Sorun, bu ilkelerin uygulamasındadır. 

Öcalan’a göre “Hizbullah” ve “El Kaide” iki zalim merkezden(Şia-İran/Sünni Arap) kaynaklanmaktadır. Öcalan’ın Hizbullah’tan bahsettiği Lübnan’daki Hizbullah değildir. Bununla söylemek istediği Kürdistan’daki “Hizbullah” yapılanmasıdır. El Kaide ve Hizbullah’ın kapitalist bozguncuların İslam ümmetinin başına bela etmesi ne kadar doğrudur bu da tartışmalıdır. Bunları bir yandan iki zalim merkezden kaynaklandığını söylemek öte yandan kapitalist bozguncuların bir faaliyeti şeklinde göstermek çelişkilidir. Hizbullah’ın yerelliğini bir tarafa bırakalım El Kaide’nin küresel niteliği, küresel güçle giriştiği mücadele, küresel gücün bunu birinci düşman kabul etmesi de göz önünde bulundurulduğunda bu tür yorumların yetersizliği açığa çıkacaktır.El Kaide’nin Dünya’nın her tarafında örgütsel yapısı vardır. Bu yapı ideolojik olarak benzerlikler taşısa da bu örgütün yerel örgütlülükleri değişiklik gösterir. Bunun en bariz örneği Irak El Kaide’sidir. Iran El Kaidesi, ABD işgalinden kısa bir süre sonra büyük bir etkinlik göstererek Irak’ın ABD için kolay bir liman olmadığını ortaya çıkarmıştır. Radikal İslam’a karşı Ilımlı İslam’ın seçenek olarak dayatıldığı ve bunun İslam adına çokça taraftarı olmasına rağmen Irak El Kaidesinin tüm aleyhte propagandalara rağmen mücadelesini sürdürmüş olması küçümsenecek bir durum değildir. Suriye’deki İslami yapılar kendilerini Küresel El Kaide’nin bir uzantısı gibi gösterse de bunun gerçeklik payı çok azdır. Suriye’de faaliyet gösteren Irak-Şam İslam Devleti(İŞİD)’in küresel El Kaide ile karşı karşıya gelişi bu farklılığın görüntüsüdür. Nitekim, Suriye’deki radikal İslami gruplar arasında yoğun çatışmalar yaşanmaktadır. Radikal ve şiddet kullanan her İslami yapıyı El Kaide olarak adlandırmak ne kadar doğru bunun üzerinde de düşünülmelidir.

Siyasi amacı olan örgüt ve yapıların yöntemi ne kadar sert ve vahşi olursa olsun bunun siyasi ve ideolojik karşılığı faşizm olamaz. Komünizm ve sol adına hareket eden bir çok yapı ve örgüt de yöntem olarak şiddeti seçtiğinde nasıl ki, bunları faşizm olarak nitelemek yanlışsa da burada da faşizm şeklinde tanımlamak o kadar yanlıştır. Kürtlerin, Irak’ta özellikle Suriye’de El Kaide/İŞİD/El Ensar’la karşı karşıya gelişi üzerinde de özellikle durulması gerekmektedir.1990’lı yıllarda Kürt Siyasal Hareketine(KSH) karşı yapılandırılan ve kullandırılan Hizbullah’ın 2000’den sonra tasfiyesinden sonra bu hareketin kendisini legal alanda ifade etme çabalarını da görmezlikten gelmenin bir anlamı yoktur. Hüda-Par şeklinde örgütlenen bu hareketin, 30 Mart 2014 seçimlerine girişi de bu hareket açısından önemli bir dönüşüm noktasıdır. Öcalan’ın hem “Hizbullah/El Kaide”yi  hem de Otoriter laikçi ve milliyetçiliği faşist olarak nitelemiş olması bir çok açıdan olumsuzluklara neden olabilir. Öcalan’ın mektubunda, Ilımlı İslam olarak topluma dayatılan İslam’ı temsil eden AKP İslamcılığı’na köklü bir eleştirisi yoktur. Halbuki, asıl İslam’ın içine mikrobun yerleştiği yuva Ilımlı İslam’dır. Bunun temsilcisi de AKP’dir. Özellikle AKP’nin toplumu hücrelerine kadar ayrıştırması Laiklik antipatisi, Alevi dışlayıcılığı, Zerdüştlük saplantısı herkesimi şeytanlaştırmaya yönelik pratiğini deşifre etmek gerekiyor. AKP’nin bu dışlayıcı, ötekileştirici, şeytanlaştırıcı söylem ve pratiğini İslami temelli bazı cemaatlere de yöneltmesini de bunun dışında ele almamak gerekir. AKP böyle yapmakla Ilımlı İslam ideolojisini toplumun üstüne bir şal gibi atmakta, şalın altında yer alan değişik İslami grup ve yorumları da baskı altında tutarak kendisine muhtaç durumda bırakmaktadır. Kitlesellik ve popülerliği de arkasına alarak bunu devletin zorlayıcı aygıtlarıyla(Polis, yargı, MİT vs) tahkim etmek bir anlamda Küresel Muhafazakarlığın(Neo-con) yerel muhafazakar otoriterliğine gitmekten başka bir anlama gelir mi?

Güncel faşizmi geçmişte ve uzaklarda aramanın gereği yoktur? Radikal dinci, radikal laikçi diye etiketleyerek, güncel faşizmin uygulamalarını yaşatan Ilımlı dinciliği görünmez yapmanın gereği de yoktur.

Çağdaş İslami Ümmet Milletin Birliğini sağlar mı?

Din, belirli bir toplumu bir arada tutan, bir toplumun diğer toplum karşısındaki kimliğinin ifade biçimlerinden en önemlisidir. Evrensel din anlamında kapsama alanı, millet, ulus, cemiyet, cemaat vs.lerin üzerindedir. İslam açısından bakılacak olursa, İslam’ın devlet ve iktidar ilişkisi temellinde bakıldığında belirli ulusların, diğer uluslara göre daha fazla iktidarı sahiplendiği görülmektedir. Tarihte bunun zorunlu sebepleri olsa da günümüzde belirli bir ulusla özdeşleşmiş İslami anlayışın İslam toplumunun genel ihtiyaçlarını karşılaması mümkün değildir. Geçmişte, İslam karşısında etkili siyasi bir gücü temsil eden bir Hıristiyanlık gerçeği de yoktur. Tersine, İslam’ın siyasal etkinliği dünyadaki tüm dinlerden daha fazladır. İslam toplumunda tartışılması gereken husus da budur. Bu anlamda Öcalan’ın mektubu(sunumu) önemlidir. Öcalan’ın bu anlamda “kültürel İslam” kavramını kullanması tam bu hususla ilgili olsa da “İslam ümmeti” ve “Milletin birliği” gibi söylemler konuyu gerektiğinden fazla siyasi gösterdiği için “kültürel İslam” söylemi bunun yanında sönük kalarak, “Ilımlı İslam’ın” başka bir versiyonuna dönüşmekten başka bir anlama gelmiyor. Çünkü, kültürel İslam da olsa karşıtlığı yine Ilımlı İslam’da olduğu gibi radikal İslam ve radikal laiklik olarak görülmeye devam ediliyor. Halbuki, Batı’da Hıristiyanlığın geldiği aşamanın Kültürel Hıristiyanlık haline gelişinde toplumda gelişen laikleşmeyle paralellik gösterdiğini kabul etmek gerekir.

Kürdistan’da Yeni Bir İslami Kurumlaşmaya İhtiyaç Var mı?

Günümüzde İslamiyet’i kapitalizm ve modernleşme dışında tutmak mümkün değildir. Kürtler, yaşadıkları coğrafyada herhangi bir devlet yapısına sahip olmadıklarından dolayı Kürtler açısından İslam, “kültürel İslam” olarak kalmıştır. Kürtler, yüzyıllardır İslam’ı kültürel olarak yaşamaya devam ediyorlar. Kürtlerin, siyasi anlamda bir “Kürt İslam’ı” oluşturma düşüncesi olmadı. Kürtlerin İslam’a bağlılığı, egemenler tarafından “İslam Kardeşliği” retoriğiyle daha çok Kürtlere karşı kullanıldı. Bu şekilde egemenlerin kendilerinin siyasileştirdikleri İslami anlayışı Kürtlere dayatma çabası her zaman oldu. Eğer, İslami kurumlaşmadan, bu dayatmalardan kurtulmak isteniyorsa yeni İslami kurumlaşma gereklidir denilebilir. Ancak bunun Kürt toplumunun genel kararı çerçevesinde ele almadığınız zaman bu konudaki çabalar bir partinin üstten dayatılan çalışmadan öte bir anlam ifade etmez. “Kültürel Kürtlük” nasıl çözüm değilse “Kültürel İslam” da çözüm değildir.

Kürtlerin önünde İslam’ın ideolojik bunalımına çözüm getirme görevi olsa bile her şeyden önce Ilımlı İslam olarak Türkiye toplumunun üzerine atılmış bulunan şalın toplumu boğması, demokratik nefes alışı karşısında da Kürtlere görev düşmektedir. Her şeyden önce HDP bu hedefle yola çıkmıştır. Eş genel başkanının deyişiyle “sekülerlerin ve beyaz Türklerin oyunu” almayı hedefine koymuşsa laiklik/özgürlük/demokrasi konusunda da çözümünün olduğunu göstermesi gereklidir. AKP’nin toplumu sıkıştırdığı ve kutuplaştırdığı bu durumda KSH’nin ne diyeceği AKP’yi daha fazla otoriterleştirebileceği gibi demokratikleştirebilir de.

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.