Meni nasıl bir damla?

Meni nasıl bir damla? DİN
0,0
22.03.2014 12:49:02
A+ A-

Toplayıcı ve avcı toplumlarda, doğanın kendisine bahş ettikleri ile hayatını idame ettirmeye çalışan insan salt fiziki ihtiyaçlarını karşılamanın derdine düşmedi.  Kaotik dış dünyanın ve “ben”in anlamlandırılması gereğini de hissetti. Böylece günümüz dinlerinin temellerini atmış oldu. Bu somut düşünme evresinde ilk veriler baskın şekilde dış dünyadan elde edilerek bedenin tornasında kalıba döküldü. Doğa insana, insan doğaya benzetilerek diyalektik bir sentezlemeye gidildi. İlk gözlemler doğumla başlayan ölümle sonuçlanan yaşam gerçeğini ortaya koyuyordu.  Temasta bulunulan doğa doğum ve ölüm arası süreçle anlamlandırılmaya çalışıldı. Bilinmezliğin ürkütücülüğünden, hayatın risklerinden imgesel adlandırma ile karanlıktan korunmanın en işe yarar yolu buydu. Yerleşik hayata geçişten, sınıfların oluşmasına oradan da günümüz toplumlarına kadar uzanan değişimler inançların yapısında da çeşitli değişikliklere yol açtı. Yalnız şu her zaman göz önünde bulundurulmalı: insanlık yeni inançlar yaratmıyor sadece eski inançları dönemin koşullarına uyarlıyor ve yorumluyor.  Atalarımızın doğum sürecine atfettikleri anlam bir yaratılma sorununu gündeme getirdi. İnsan çiftlerin cinsel ilişkisinin sonucunda dünyaya geliyordu. Penis, vajina, sperm, hamilelik zarfında karnın şişkinliği, dokuz aylık süre, doğum sancısı, bebeğin kan ve mukozaya bulanmış doğum sonrası hali, ilk nefes, çocuğun geçirdiği aşamalar, emekleme, ilk konuşma, dil yetisi kazanma süreci insanlığın muhayyilesinde ilk dinsel tasarımlarında kaynağını oluşturdu. İstisnasız tüm peygamberlerin yaşamında dağ önemlidir. Dağdan inen peygamber artık tanrının kutsal ışığı ile aydınlanmıştır. Dağ şişkin anne karnını simgeler ve mağaradan çıkan peygamberin rahimden çıkan tertemiz, günahsız, suçsuz bebekten bir farkı yoktur. Başlangıç mağaradan çıkıştır tıpkı insan yaşamı için rahimden çıkış olduğu gibi.

Öte dünyaya gideceğine inanıldığından insanlar mezarlara gömüldüler. Neden mezar diye düşündük mü hiç? Çünkü mezar rahmi simgeler, insanın yeniden doğması için yeniden rahme girmesi gereklidir. Tabi öncesinde döl zarı yerine geçen kefene sarılması şarttır. Doğum kadınla özdeşleştirildiğinden tüm inançların kökeni dişildir. Kadın çıkış noktasıdır. Ondan insanlığın sürdürücüsü kız ve erkek doğar. Yani tekten çiftlere oradan çokluğa varan gidişat. Ataerkilliğin zaferinden sonra erilleşen tanrı imgesinin bile bilinçaltında doğurgan bir kadın yatar. Dona Rosenberg’in “Dünya Mitolojisi” adlı kitabı incelendiğinde görülecektir ki Yunan, Japon, Çin, Sümer, Babil ve Mısır başta olmak üzere tüm inançların yaratılış söylencelerinin kodları çiftleşme, doğum, kadın kavramlarına göbekten bağlıdır. İnançlarımızdaki doğum ve cinsel organlarla alakalı bilgiler Sümer, Babil, Mısır, Roma, Yunan ve İran uygarlıklarının kültürel coğrafyasından önemli izler taşır.

Peki ortadoğuda tıbbi bilgiler nasıl yayılıyor. Dönemin bilim adamları kimler ve bilim merkezleri nerelerdi? “Ms528 de Kuzey Arabistanda konuşulan dil “Süryanice” idi. Bu yıllarda “Sergius al-ras Ayni” adlı kişi (Ms 536 da ölmüştür) Galen’in 24 kitabı da dahil olmak üzere tıpla ilgili bazı eserleri Grekçeden(Yunancadan) Süryaniceye çevirmiştir. Aristotle’nin Hipokrat’ın Galen’in eserleri o bölgede zaten Süryaniceye çevrilmişti; okunabilir olarak bulunuyordu(The Role of the Nestorians and Muslims in the History of Medicine, Allen O. Whipple, 1967, Princeton Univ. Press, p. 16) Daha sonra Araplar Nestorianslara bu çalışmaları Arapça’ya çevirtti. Süryanice ve Arapça birbirine çok yakın diller olduğundan bunu yapmak çok kolaydı.
Hz.
Muhammmed zamanında Arabistan da bu bilgileri bilen kişiler tabi ki bulunuyordu (Mesela bunlardan biri “Harith ben Kalada”(Ms550 de Ta’if de doğmuştur). Bu şahıs Yemen’e ve İran’a seyahatler yapıyor Galen, Aristotle ve Hipokrat ın “buluşları” konusunda kendisini geliştiriyordu. Bu kişi daha sonra İslamın başladığı zamanda Arabistan’a geri döndü ve doğduğu yerde “Ta’if” te oturmaya başladı.  Dr. Lucien LeClerc “Histoire de la Médecine Arabe” adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Harith Ben kalada Jandi Shapur’da (Cendişapur-yn) tıp öğrenmiştir. Araplar bu konulardaki bilgilerinin bir kısmını Harith Ben Kalada’ya borçludur” (LeClerc, op.cit., p. 123.) Ayrıca Araplarla ilişkisi olan “tıp konusunda bilgili” insanlardan biri de “Nadr ben Harith” idi. (1)

İslamiyetten Önce Yakın Doğu Biliminin anakentleri Arap düşünce hayatının yanı sıra tıp anlayışını da önemli ölçüde etkilemişti. “Suriye ile Mezopotamya’da uzun zamandan beri, özellikle Edessa (Urfa), Nizip ve Keneşre okullarında yalnız Aristoteles felsefesi ile doğa bilimleri değil aynı zamanda matematik, gökbilim ve Hippokrates ile Galenos’un öğretilerine dayanarak tıp öğretiliyordu.

(…)

Bilindiği gibi Pers kralı Hüsrev Anuşirvan (ya da Nuşirevan) (531- 579) Hindistan’a bir kültür heyeti göndermiş, çok sayıda Hint bilginini de Cundişapur’a getirtmişti. Öte yandan Bizans Ortadoksluğunca Edessa’daki okullarından kovulan Nesturi Hıristiyanlar da bu kente sığınmışlardı. (…) Yunanca yapıtların Süryanice ile Farsçaya ilk çevirileri Edessa,Nizip, Keneşre ve Cundişapur’da yapılmış ilk Sanskritçe metinler buralarda keşfedilmişti. Son olarak İslam imparatorluğunun kuruluşundan az sonra ilk Arapçaya çeviri çalışmaları da özellikle Cundişapur’da yapılmış, ilk Sanskritçe metinler buralarda keşfedilmişti.” (2) Özellikle Cundişapur cahiliye çağı Araplarının tıp eğitimi aldıkları etkileri İslam imparatorluğuna kadar ulaşan önemli bir şehirdi. “Cahiliye çağı Arapları arasında bazı ünlü tabibler, cerrahlar yetişmiştir. (…) Teym ür-Rebab oymağından “ibn-i Huzeym” vardır ki bu kişi, tıp alanındaki bilgisi ve ünüyle Araplar arasında bir tabibin bilgisini övmek istedikleri vakit “ibn-i Huzeym gibi bilgilidir” derlerdi.

Haris b. Kilder es-Sakafi, cahiliye çağının son ünlü tabiblerindendi. Haris, Taif şehrinde doğmuş olup Beni Sakif oymağındandır. O, gençliğinde İran’a gidip orada, Büyük İskender istilasından sonra eski Yunan kültürü etkisiyle kurulup gelişmiş olan Cendişapur tıp okulunda okumuş, sonra doğduğu Taif şehrine dönerek tabiplikte büyük bir ün kazanmıştı; İslamiyetin ortaya çıkışında hayattaydı. Hatta Hz. Muhammmed, ağır ve önemli bir hastalığa tutulanlara Haris’e gidip bakınmalarını salık verirdi. Haris b. Kilde, Emevi halifesi Muaviye b. Ebi Süfyan zamanına dek yaşamıştır. Bu Haris’in oğlu Nadir’de ünlü tabiblerdendi. Bunlardan başka, İbn- Ebi Rumiyet et-Temimi de cahiliye çağının belli başlı tabiblerindendi; kendisi daha çok cerrahlıkla uğraşırdı. “Tabakat ül-Etibba ve’l-Hükema” adlı yapıtın yazarı İbn-i Cülcül, İbn-i Ebi Remese adında bir tabibden daha söz ediyor ki bu da Hz. Peygamber döneminde yaşamış değerli tabiblerdenmiş.” (3) Gerek İslam önce gerek İslam sonrası Araplar arasında yaygın olan tıbbi anlayışın kökleri Roma, Yunan ve Sasani devletlerine dek uzanır.

Şifrecilerimiz “İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? (Kıyamet Suresi, 36–37)”  ayetlerinin 250 milyon spermden ancak yalnızca bir tanesinin yumurtayı döllediği bilgisiyle birebir uyumlu olduğunu ayetin  “insan, meni sıvısının tamamından değil, aksine çok küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır.” tezini barındırdığını savunuyor. Yumurtayı dölleyenin bir tek sperm olduğu dikkate alındığında ayette geçen “bir damla su” ibaresinin bilimsel hiçbir anlam ifade etmeyeceği açıktır. İçerisinde milyonlarca sperm barındıran “bir damla” ile “bir sperm” arasında dağlar kadar fark vardır. Tevil yoluyla yine dine zarar veriliyor. Sonuçta bilim fanilerin gerekli ama yetersiz uğraşlarından biri değil de nedir? Kıyamet 37’nin Arapçası “Elem yeku nutfetem min meniyyiy yunma”dır. Surede geçen meni ve nutfe kelimeleri günümüz biliminin bulgularını çağrıştıracak şekilde veriliyor. Yani nutfe spermi ima ettirecek şekilde meninin bir parçası haline getiriliyor. İslami literatürde nutfenin meni ile bir bağlantısı var ama o salt meninin ürünü değil. Kuran ve temel İslami eserler karşılaştırıldığında hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde görülüyorki: Nutfe, bazen erkek suyu(sperm değil) veya kadın suyu bazen de erkek ve kadın sularının rahimde karışarak oluşturdukları sıvı (Kıyamet 37 ), anlamlarında kullanılıyor.

 

İNSAN suresi 2. ayet

A.F. Yavuz: Çünkü biz, insanı, (erkek ve dişi suları ile) karışık bir nutfeden yarattık; (üzerine mükellefiyyet yükliyerek) onu deneyeceğiz. Bunun için onu duygu ve görgü sahibi kıldık.

Diyanet Vakfı: Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.

Elmalılı S2 Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nutfeden (erkek ve kadın sularından) yarattık da onu işitici, görücü yaptık.

A. Gölpınarlı: Şüphe yok ki biz insanı, bir katre sudan, erkeklik suyuyla kadınlık suyunun rahîmde birleşmesinden yarattık sınamak için, derken onu, duyar, görür bir hâle getirdik.

 

TÂRIK suresi 7. ayet

A.F. Yavuz: (O su, erkeklerde) bel kemiği ve (kadınlarda) göğüs kemikleri arasından çıkar.

H.B. Çantay: Ki (erkeğin) arka kemiği ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkıyor o.

M. Esed: (erkeğin) beli ile (kadının) leğen kemiği arasından çıkan.

A. Gölpınarlı: Belden çıkar ve kaburga kemiklerinin arasından.

 

Birbirini tamamlayan İnsan 2 ve Tarık 7 ayetleri, nutfeden neyin kastetildiğini anlamamızda kilit önemde taşıyor. İnsan suresi 2 de kimi çevirmenler nutfeden sonra parantez içinde kadın ve erkek suyu ifadelerini verme gereği duyuyorlar. Tarık 7 de ise bu suların kadında leğen kemikleri arası ve erkekde bel olmak üzere çıkış yerleri belirtiliyor. Doğrudan nutfe sözcüğünün geçtiği diğer ayetlerde (Nahl 4,  Kehf 37, Hac 5,Mü'minûn 13, Mü'minûn 14, Fatır 11, Yâsîn 77, Mü'min 67, Necm 46 Kıyâmet 37, İnsân 2, Abese 19) insanın bir nutfeden yaratıldığından sıklıkla bahsediliyor. Şifrecilerimizin düşünme yönteminden hareketle nutfeyi sperma kabul edince bu defa bebeğin oluşumunda kadının rolü tamamen ortadan kalkıyor. Bebeğe giden yolda spermin dişiden gelen tamamlayıcı öğesi yok. “İnsan, meni sıvısının tamamından değil, aksine çok küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır” ifadesinden çıkan tek sonuç insanın meniden/spermadan yaratıldığıdır.  Şifrecilerimiz hem imanı hem doğum sürecini sakatlıyor.

 

Çevirmenlerin (insan 2, Tarık 7), nutfe hakkındaki yorumları İslami âlimlerin eserlerinde verilen bilgiler ve hadislerle gayet uyumlu: İbni Mace ve Müslim’in aktardıkları bir hadise göre Hz. Muhammmed “Erkeğin suyu koyu beyazdır. Kadının suyu ince sarıdır. İki sudan hangisi önce gelir veya galip olursa, çocuk onun sahibine benzer” der. “ ‘Mâ tumnûne’ (el-Vâkıa: 58), kadınların rahîmlerîndeki nutfedir. Mucâhid dedi ki: ‘İnnehu ala rac'ıhi le-kaadirun’ (et Tarık: 8), ‘O erkeklik organı içindeki nutfe’dir.” (4) Burada kadın ve erkek nutfesi arasında bir ayrıma gidilmiş.  " ‘Min nutfetin emşâcın’, ‘Karışık bir nutfeden’ demektir ki, bu ‘Karışık nutfe’ kadının suyu, erkeğin suyu, daha sonra kan ve alaka'dır. (5)

Buhari İnsan  2’nin açıklamasında karışık nutfeden erkek ve kadın sularının karışımının kastedildiğini gayet açık bir dille belirtmiş. İbni Kesirde benzer bilgiler veriyor: “İbn Abbâs: «Katışık bir damla sudan(nutfeden)» kavli ile erkeğin ve kadının suyunun birleşip karışması kasdedilmiştir, der.” (6 ) Tefsirü’l Meragi çevirisinin açıklama bölümünde şöyle denilmiş: “Hz. İsa'nın da yalnız anne nutfesinden yaratılması (demek ki nutfe sadece erkekle alakalı değil –yn-) bir mucizedir. Hâlbuki bizim âlemimizde her canlı ancak baba ve annenin nutfelerinin birleşmesiyle yaratılır.” (7) Sahabeler ve İslam alimleri nutfe hakkında verdikleri bilgi ve yaptıkları yorumlarda yumurtayı dölleyen sperma hayvancığını anıştıracak tek sözcük kullanmıyorlar. Hz. Muhammmed birinci ağızdan şifrecilerimizi yalanlıyor: “Allah Rasûlü (s.a.) ashabı ile konuşurken bir Yahûdî ona uğradı. Kureyş : Ey Yahûdî, muhakkak şu, kendinin peygamber olduğunu sanıyor, dediler. Yahûdî: Ben ona Öyle bir şey soracağım ki, onu ancak bir peygamber bilebilir, dedi, Allah Rasûlü (s.a.) ne geldi, oturdu ve şöyle dedi: Ey Muhammmed, insan neden yaratılır? Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Yahûdî, yaratılan herkes erkeğin nutfesi ile kadının nutfesinden yaratılır.” (8)

Şifrecilerimiz Kıyamet  37’nin çevirisinde  “bir damla su ” ifadesine dört elle sarılıyor. Hâlbuki bir damla ibaresini kullanmayan birçok çevirmen var. O zaman “meniden bir damla su(nutfe)” ifadesi salt erkeğe aitmiş gibi gösteriliyor. İnsan salt erkek nutfesinden var olmuyor herhalde? Varsayalım ki şifrecilerimiz pek hayırlı bir iş yapmışlar. Peki bir damla su (nutfe) ile yumurtayı dölleyen bir spermi nasıl aynılaştırabiliyorlar? Bir damla nutfede ne kadar sperma hayvancığı olduğunu buyursun saysınlar. Hz. Muhammmed’e göre, döllenmenin erkek nutfesi ile beraber diğer öğesi kadın nutfesi yani kadın suyu; bunlar anne rahminde belli bir sürede halden hale girerek en son bebeği oluşturuyor.

Kuran’ın doğum ve döllenme betimlemesine yakından bakalım: MÜ'MİNÛN 14’ün diyanet çeviri şöyle: Sonra bu az suyu(nutfeyi yn) “alaka” hâline getirdik. Alakayı da “mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir! Ayetin anlamının netleşmesi için  biraz ayrıntılandırma gerekiyor: Abdullah İbn Mes'ud'dan rivayet edildiğine göre; doğru olan ve doğruluğu (Allah tarafından) tasdik edilmiş olan Rasûlullah (s.a.) (şöyle) buyurmuştur: "Birinizin yaratılış (maddesi) annesinin karnında kırk günde tamamlanır. Sonra (yaratılış maddesi olan bu nutfe yine) bu şekilde (bu kırk günlük süre içerisinde) kan pıhtısı halini alır. Sonra (yi­ne) bu şekilde bir çiğnem (et) haline gelir (Bu kırkar günlük üç merha­leden) sonra ona bir melek gönderilir. (Bu meleğe) dört cümle (yi yaz­ması) emredilir. Bunun üzerine (melek bu çocuğun) rızkını, ecelini, amelini, bedbaht mı, bahtiyar mı olacağını yazar.” (9)  Turan Dursun Buhari’ye(Bkz. Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’t Tevhid 28; Tecrid, hadis no: 1324.) dayandırdığı bir hadiste meleğin 120. gün anne karnındakine ruh(can) üfürdüğünü aktardıktan sonra “Yani aradan 120 gün geçtikten sonra bebeğin canlı duruma gelebileceği anlatılıyor.”(10) diyor.             Bu anlatımın hemen hemen aynısını Süneni İbni Mace, Sahihi Müslim ve Ebu Hanife’ye atfedilen Fıkhu'l Ebsat adlı kitapta buluyoruz. Üç tane kırk günlük süre (120 gün) de bebeğin tüm yaşamı belirleniyor.

Kadın ve erkek nutfesinin oluşum yerlerine değinme gereği duyuyoruz. TÂRIK suresi 7’de “(O su, erkeklerde) bel kemiği ve (kadınlarda) göğüs kemikleri arasından çıkar.” denir. İslami literatürün önemli simalarından İbni Kesir ayete paralel bilgiler veriyor.“Nutfe; erkeğin sulbünden —ki erkeğin sulbü sırtıdır— ve kadının göğsünden —boyun kemiği ile memeleri arasındaki göğüs kemikleridir— tazyikle çıkan sudur. İşte bu nutfe, uzun bir sülük şeklindeki kırmızı bir kan pıhtısı haline gelir. (11) «Bel kemiği ile göğüslerin arasından çıkar.» Erkeğin bel kemiğinin, kadının da göğüslerinin arasından çıkar bu su. Şebîb İbn Bişr İkrime'-den, o da İbn Abbâs'tan nakleder ki: «Bel kemiği ile göğüslerin arasından çıkar.» kavli hakkında şöyle demiştir: Erkeğin bel kemiği ile kadının göğüsleri sarı ve incedir. Çocuk ancak bu ikisinden meydana gelir. Saîd îbn Cübeyr, İkrime, Katâde, Süddî ve başkaları da böyle demişlerdir.
İbn Ebu Hatim der ki: Ebu Saîd el-Eşecc... Mis'ar'dan nakletti ki; o, Hakem'in İbn Abbâs'tan şöyle naklettiğini işittim, demiş: «Bel kemiği ile göğüslerin arasından çıkar.» âyetindeki göğüsler anlamına gelen ( … ) kelimesi işte budur demiş ve elini göğsünün üzerine koymuştur.
Dahhâk ve Atıyye, İbn Abbâs'tan naklederler ki; kadının göğsü gerdanlık yeridir». İkrime, Saîd İbn Cübeyr de böyle demiştir. Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'tan nakleder ki göğüsler anlamına gelen ( … ) kelimesi iki memenin arası demektir. Mücâhid ise bu kelimenin, omuzlardan göğüse kadar olan kısım anlamına geldiğini bildirir. Ve yine Mü-câhid'den nakledilen bir rivayette bu kelime, boyun falyasından daha aşağıda kalan kısımdır. Süfyân es-Sevrî bunun iki göğüsün üst kısmı demek olduğunu söylerken, Saîd İbn Cübeyr bunun alt kısmın dört köşesi mânâsına geldiğini söyler. Dahhâk ise bu kelimenin iki göğüslerle ayaklar ve gözlerin arası anlamına olduğunu belirtir. Leys İbn Sa'd, Ma'mer îbn Ebu Habîbe el-Medenî'den nakleder ki; ona bu âyetle ilgili olarak şöyle denildiği ulaşmıştır: Bu, kalbin öz suyudur ve oradan çocuk meydana gelir. Katâde'nin de bu âyete bel kemiği ile boynu arasından, anlamını verdiği bildirilir.
(12) İbni Mesud’un  ‘Ben Müslümanken,(kuruldaki) Zeyd İbn Sabit daha babasının belinde bile değildi, o çocuklarla oyun oynarken ben Peygamber’in kendinden 70 kadar sure öğrenip ezberlemiştim!’ demesinden erkek suyunun belden geldiği anlaşılıyor. Halen Anadolu’da bele sert bir darbe indirmenin erkeklikten edeceği korkusu hakimdir. Özetle Kuran’a göre nutfe kadında göğüsten, erkekte belden çıkar.

Arap coğrafyasında hakim olan tıbbın teori  ve  pratiği kaynağını, önemli oranda Roma’nın birikimlerinden almıştı. İncil ve Tevrat’ın yanı sıra doğal olarak bu birikimden faydalandı. Galen (İ.S. 129/199) bu anlamda kilit önem taşıyor. Dönemine damgasını vurmuş Romalı bir hekimdir. Fikirleri yeni yeni uç veren Hıristiyanlık ile bağdaştığı için tezleri kilise tarafından kabul görmüş, korunmuş ve hızla yayılmıştır. Ölümünden sonra arkasında, uzun bir dönem boyunca başvuru kitabı olarak kabul görmüş çok sayıda (400 civarı) eser bırakmıştır. (13) Araplar arasında sıklıkla kullanılan “kadın suyu” ifadesi Galen’ e aittir. Galen “Kadında da, tıpkı erkekte olduğu gibi meni atıldığını, farkın bu sıvının oluşumunun kadında biraz daha az gelişmiş ve tamamlanmamış olduğunu varsayar” (14)  Daha gerilere gidecek olursak Empedokles eski dönemin bakış açısına uyarak kadının tohumu olduğuna inanıyordu. (15)  Aristoteles’e göre embriyo kadın ve erkek tohumlarının birleşimiydi. (16) Spermin belden kaynaklandığı tezi Platon’un Timaios adlı diyalogunda da aynen karşımıza çıkar:    Timaios’un tanrısal felsefesi böylece tohumu insanlarda bedenle ruhun, ölümle ölümsüzlüğün birleştiği noktaya yerleştirir. Bu nokta, kafatasındaki yuvarlak bölümde ölümsüz ruhun, sırttaki uzun bölümde de ölümlü ruhun merkezini taşıyan omuriliktir. (…) Bedenin gereksindiği ve onda saklı kalan nem iki büyük sırt damarı yoluyla, ilikten türer; bir başka kişiye yaşam vermek için cinsel organdan çıkan tohumda buradan türer. (17)

 

KAYNAKÇA

1.       www.islamacevap. net

2.       Georges Ifrah, İslam Dünyasında Hint Rakamları, s.4, (çev. Kurtuluş Dinçer), 6. Baskı, Tübitak Yayınları, 2005, Ankara

3.       Neşet Çağatay, Sorularla İslam Dini ve İslam Tarihi, s. 105, 2. Baskı, Gündoğan Yayınları, 1997, Ankara

4.       Buhari, Kitabu’l – Enbiya,Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı

5.       Buhari, Kitabu’t – Tefsir,Hel Etâ Ale'l-İnsâni Sûresi, 76

6.       İbni Kesir Tefsiri, İnsan Suresi

7.       Tefsirü’l Meragi, (“Denizin Hz. Musa İçin Yarılması” adlı bölümün açıklama kısmı), (çev. A. Fikri Yavuz), Aydınlar Yayınevi

8.       İbni Kesir, Müminun Suresi

9.       Sünen-i Ebu Davud, Sünnet, 4708, (Çev. Necati Yeniel, Hüseyin Kayapınar), Şamil Yayınları, İstanbul

10.    Turan Dursun, Din Bu 1, s. 129, 20. Baskı, Kaynak Yayınları, 2000, İstanbul

11.    İbni Kesir Tefsiri, Müminun Suresi

12.    İbni Kesir Tefsiri, Tarık Suresi

13.    Ayrıntlı bilgi için bkz. Ayten Altınbaş, Tıp Tarihi Ders Notları, (İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencileri için hazırlanan ders notu)

14.    Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi 3, s. 120, (çev. Hülya Tufan), Afa Yayınları, 1994, İstanbul

15.    Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s. 201, 13. Baskı, Meteksan, 2005, Ankara

16.    Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s. 201, 13. Baskı, Meteksan, 2005, Ankara

17.    Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi 2, s. 143, (çev. Hülya Tufan), Afa Yayınları, 1988, İstanbul

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.