Müslümanlarda Cehalet ve Yanlış Algılanan İslâm

Müslümanlarda Cehalet ve Yanlış Algılanan İslâm DİN
3,7
14.09.2013 03:31:28
A+ A-

Çağımız artık geleceği düşünen, kişisel ve toplumsal tabuları yıkan, sosyal eşitlik isteyen ve bilimsel bilgiyi temel alan “ikinci aydınlanma ya da bilgi çağı” olarak adlandırılabilecek bir çağdır. Fundamentalism ya da köktencilik dediğimiz, olaylara aşırıya kaçan bir gelenekselcilikle yaklaşan, inanca bağlı sabit fikirleri benimseyip; kuşkuculuk, araştırma ve bilimsel sorgulamaya sıcak bakmayan düşünce akımına mensup bireyler ve toplumlar, içinde bulunduğumuz bu çağın gerektirdiği akılcılık, evrensel hukuk, toplumlararası ya da bireylerarası eşitlik gibi kavramlar ile çatışma, bazen bunlara direnme, kendi bildiğinde diretme ve hatta çoğu zaman aşırılığı dayatma halindeler.

Arap ülkeleri başta olmak üzere, tüm İslam’ı benimseyen toplumların sefil, bağnaz ve gerici bir görünüş sergilemelerinin temel sebebi aslında bu çağın gerisinde kalma, akılcılıktan uzaklaşma, Kur’an’ı yanlış ya da çarpıtarak yorumlama ve hümanist yaklaşımdan uzak yetişmelerine dayanır. Halbuki detaylı incelersek; muhteşem doğal güzelliklere sahip, dinlerin beşiği olan, alım gücüne endeksli kuvvetli ekonomiye ve bu anlamda yüksek refaha sahip ülkeleri içinde barındıran Ortadoğu, aslında tamamen yoksul ülkelerden oluşmuyor. Özellikle 2010’da kişi başına düşen gayri safi milli hasılası 88 bin dolar olan Katar en zengin ülke konumunda idi. Bu yıl itibariyle birçok ülkeyi ilk 50’de görebilirsiniz. Peki o zaman bu genelgeçer olumsuz imaj ve sefillik yaftası neden kaynaklanıyor?

Necip Yolcu’nun yazısından, yanlış algılanan fakirlik kavramı ile ilgili bir bölüm: “İslam dininde fakirlerin durumunu düzeltmeye ve iyileştirmeye yönelik çeşitli tedbirler alınmıştır. Bunların başında; zekât, fıtır sadakası, karz-ı hasen, infak, nafaka, sadaka, keffâretler gibi fakirleri koruyup gözetmeye yönelik dinî-mali sorumluluklar getirilmiştir. Bu soruya kapsamlı cevaplar vermek zorundayız. Eğer bir mahallede fakir, düşkün bir insan varsa, dinî ve cinsiyet kimliği ne olursa olsun, orada oturan bütün zengin Müslümanlar o sorunu çözmek zorunda oldukları bilincini taşımaları gerekmektedir. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen fakirlik övünülecek bir durum değildir. Maalesef bizim geleneksel din anlayışımızda ’fakirliği’ teşvik edici birçok argüman mevcuttur. Bunlar gerek hadis olarak ve gerekse İslam büyüklerinin sözleri olarak tedâvülde dolaşmaktadır. Sanki İslam dini fakirliği teşvik ediyormuş gibi yanlış sonuçların doğmasına sebebiyet vermektedir. Çalışmayı ve bir saatlik tefekkürü bin yıllık ibadete denk gören bir din nasıl olur da fakirliği özendirici motivasyon işlevi görebilir?

Aynı yazısında Necip Yolcu, şu satırlara yer veriyor: “Elbette fakirlik milletlerin kaderi değildir. Bu sebeple İslam, “veren el, alan elden üstündür”(1) ilkesiyle tüketimden ziyâde, sürekli üretmeyi teşvik etmiştir. Ama bu konuda insanlarımıza gerek yeterince eğitim verilmemesi, üretime yönelik teşvik ve desteklerin yeterince sağlanamaması, diğer taraftan, kişinin kendisinden kaynaklanan beşerî zaaflar gibi çok yönlü sebeplerden dolayı, fakirlik bir yazgı gibi karşılanmıştır. Mesele, tamamıyla fakirliği ortadan kaldırmak olmasa bile, en azından fakir sayısını azaltmaktır. Bilindiği gibi her türlü toplumsal felâketin başı, cehâlettir. Bundan dolayı peygamberimiz: “İlim ve mal her kusuru örter. Cehâlet ve fakirlik de her kusuru ortaya çıkarır” (2) buyurarak, sonuç itibariyle cehâlet ve fakirliği yenmenin gerekliliğine değinmişlerdir. Açlık, yoksulluk ve geri kalmışlığın arkasında cehâlet yatar.

Arap ülkeleri başta olmak üzere Müslüman toplumlarda oluşan bu olumsuz görüntüyü; Müslümanların, Hristiyan ya da Musevi toplumlardan daha aşağı imiş gibi algılanmalarını değerlendiren çeşitli yazarlar belli başlı ortak çıkarımlara ulaşıyorlar. Yazar Hacer Aydın bir yazısında bu konuyla ilgili şu görüşleri aktarıyor: “İslam topraklarına akıl; Kur'an rasyonelliğiyle aklı kullanmak, bir daha Müslümanların aklına gelmez oldu. Hadis rivayetçileriyle birlikte hepten Kur'an rasyonelliği terk edildi. Tarikatlar, şeyh efendilerin ayaklarına secde eden aklını yitirmiş müritlerle doldu. Kendini yerden yere atıp cezbeye gelen müritler, akıllarını yitirmenin İslam olduğunu; Allah ve Peygamber sevgisini göstermenin aklı yitirmek olduğu yalanına kandılar. İslam ve Peygamberimizin edepli; kendini dağıtmayan, aklını yitirmeyen sükûnuyla okuduğu ve aklettiği ayetleri müritler asla bilmedi.” Burada da bahsedildiği üzere, Türkiye dahil çoğu İslam’ı benimsemiş ülkelerdeki Müslüman bireylerden gelenekselci, tutucu ve özellikle en aşırı sayılan radikal dinci kesim, bu sorunun temel muhatapları olmaktadırlar.

Maddi çıkarlara dayalı tarikatlar, batı destekli dini kurumlar, şarlatan hocalar, kendine dini lider, şeyh veya çeşitli ünvanlar yakıştıran sömürücüler; inancın en hassas nokta ve en önemli kitlesel yönetme-yönlendirme silahı olduğunun farkındadır. Bu silah sadece İslam için değil, tüm dinler için geçerlidir ve milyonlarca insanı aptallaştırıp düşünme yetilerini ellerinden alarak, ilahi sözler adı altında kendi istedikleri kutuplaştırıcı, nefret içeren, anti-demokratik, anti-hümanist ve aşırı ümmetçi fikirleri, kendilerine körü körüne inanan zavallı insanların kafasına hiç zorlanmadan yerleştirirler. Çoğu uluslararası yeraltı kuruluşuyla doğrudan ya da dolaylı bağlantısı olan bu biçim dini kuruluşlar, İslami yönetim veya sözde Müslüman liderler, bilinçsiz, duyarsız ve aptallaştırılmış toplumlar yaratarak kontrolü ellerinde tutuyor; bölgenin ekonomik olarak dışa bağımlı kalması için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu dünyada hala daha hiçbir dayanağı olmadan adam öldüren, kadınlara eziyet eden, tekbir getirerek işkence yapan ve marifetmiş gibi bunları gözümüzün içine sokarak meşru gösteren sözde dindarlar var. Konu gereği değinmedik ancak Hristiyan ve Yahudilerin açık ya da örtülü şiddeti ve katliamları da buna dahil. Köktendinci şiddet her dinde yüz karasıdır.

Ham madde ve petrol zengini Arap ülkeleri ile diğer yoksul Müslüman toplumlar, maddi anlamı dışındaki kültürel zenginliklerine ve ender yetişen aydınlarına, bilimadamlarına yeterince sahip çıkamıyorlar. (Kaldı ki biz de çıkıyor gibi gözükmüyoruz.) Halbuki Kur’an-ı Kerim bilime karşı çıkan bir kutsal kitap asla değildir. Tam tersine insanı okumaya, öğrenmeye teşvik eder. Kardeşlik ve evrensel hoşgörüyü hedeflememizi telkin eder. Gelin görün ki, bu din tüccarları Kur’an ile uzaktan yakından alakası olmayan uydurma ya da dezenforme edilmiş ayetleri müritlerine aktararak onların gözünde hem yüce insan oluyor, hem de yanlış bilgileri benimseterek onların cehaletlerini pekiştirmiş oluyorlar. Binlerce aydın İslam alimi ve bilimadamı, uyanık süper güçler tarafından yanlarına alınıyor, onların çalışabileceği en iyi şartlar yaratılıyor, her anlamda destekleniyorlar. İnsan özgür olduğu yerde mutludur. Bu insanlar hakları olan mutluluğa kendi vatanlarında değil, yabancı vatanlarda kavuşuyorlar ve asimilasyon kaçınılmaz hale geliyor.

Ekonomik refaha karşın akıl ve bilimsel düşünceden yoksun bırakılmış toplumların tembelliğe dayalı cehaletini, Hacer Aydın bir yazısında şu şekilde özetliyor: “Sosyal medya yüksek öğrenimli Müslüman gençliğine baktığımda, anca onun bunun kıçı ve kızların saç bonesizliğine ve başörtülerine iğne takmayışlarına; pantolon giymiş başörtülü kızları yermenin, hakaret etmenin pornografik hazzına varışlarından başka hiçbir şeylerine tanık olamıyorum! Bir tane bile felsefi bir soru sorup, onun cevabını aradıklarını hiç görmedim. Şahit olmadım! Zaten en kurnazları yirmi beş yaşında milletvekili olup erken emekli olma hayalinde. Bizim yüksek derece yapmış üniversite öğrencilerimiz bile felsefi akıldan yoksunlar! Bu anlamda Müslümanların çoğu Kur'an'ın kastıyla felsefi akıldan yoksundur artık. Üniversite gençliğine ait kilise babalarımız da eksik değil! Üniversite gençliğinin bir kısmı her sözlerine “duyduk ve itaat ettik” diyorlar! Kilise babalarının kitaplarından başka hiçbir kitap okutulmuyor, özel cevşenlerinden başka hiçbir dua edilmiyor! Hiçbir olguyu, felsefi bir tartışmaya açamıyoruz! Hemen el koyuyorlar! Ümmi ama sorgulayan bir aklı, robotlaşmış üniversite öğrencisine milyonlarca kez tercih ederim!” Rasyonel düşünmeye ve akıl yürütmeye hiçbir inanç sistemi karşı değildir. Geçmişten günümüze bir sürü âlim, bilimadamı yetiştiren Müslümanlar, bu kişilerin kıymetini bilemedi. Özellikle 8. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar binlerce bilimadamı insanlık yararına çok mühim buluşlara imza atmışlardır. Ne var ki bu insanlardan Farabi, İbn-i Sina veya Kaşgarlı Mahmut gibi popüler olanlar dışında çoğu isim şimdi hatırlanmıyor bile...

Müslüman toplumların en büyük yanlışı bilimle dini aynı anda yürütememek ve para babası, yalan makinesi liderlere kanmak oldu. Bu onları hem fakirleştirdi hem de yerinde saymalarına, cahilliğin merkezi konumuna düşmelerine ve batı medeniyetlerinden geride kalmalarına neden oldu. Hala daha aynı yanlış ısrarla yapılmaya devam ediliyor ne yazık ki.. Din dışı her konuya, ilerlemeye, sorgulamaya karşı olmak basitçe, cahilliğe referanstır. Bir kavramın ve olgunun sebebini, kaynağını araştırmadan onu eleştirmek aptallıktır. Budist bir bilge tarafından söylenmiş, çok hoşuma giden bir söz vardır: Bir parmağınla başkalarını gösterip suçlarken, eline dikkat et. Gördüğün gibi işaret parmağın onları, öbür üç parmağınsa seni işaret etmektedir.”

 

 

(1) - Buhari, Vasaya 9.

(2) - Münavi, a.g.e., IV, 391 (5720)

 

 

Kaynakça:

http://www.tebyan.net/articles/2008/8/10/72043.html

http://www.haber7.com/yazarlar/hacer-aydin/1027486-muslumanlarin-cogu-artik-neden-akletmiyor

 

YORUMLAR

Teşekkürler yorumun için -

Teşekkür ederim. Öncelikle yazı yazarken kimse kimseye soracak değil burası özgür bir platform ise herkes dilediğini yazar sen de kimseyi eleştiremezsin bu konuda; her neyse. Teorik ele aldım konuyu dediğin gibi; hiçbir konu kolay değil aslına bakarsan burada bilimsel herhangi bir bilgi vermedim fark ettiysen. Daha çok kendi görüşlerim üzerinden ve bir iki yorum üzerinden değerlendirdim. Sen de benim dediklerimden farklı bir şey söylememişsin İslam'ın algısı ve önemli âlimlerin yeterince destek görmemesi konusunda. Ben açık ve net bir şekilde şu anki durumu ortaya koydum. İstediği kadar nitelikli olsun, sahip çıkılmazsa bu insanlara hiçbir halt olmaz. Ayrıca ben burada aslen dünya genelindeki cahil Müslüman algısına değindim ki bu seni rahatsız etti anlaşılan. Haklısın ama bu kafayla o dediğin "üstün medeniyet" kavramı belirginleşmiyor. Ne zaman ki "bazı" Müslüman adı altındakilerin kamera önünde kafa kesmesi; kadın dövmesi, satması; tecavüz etmesi engellenecek; kendi değerlerine, kültürlerine, öğrencilerine sahip çıkacak; işte o zaman dediğin "açılım" da gerçekleşir, dünya algısı da değişime uğrar. Ne yazık ki Müslümanlar üzerinde oynanan oyunlar, sindirme politikaları sonucu dünyaya sadece bu "terörist" imajı verilmesi durumu çok acı. Yine de özellikle Araplar "biz bu değiliz" mesajı vermeye başladı son zamanlarda ki bu olumlu ve onlar adına çağ atlatabilecek bir gelişme. Tabi batının gölgesi altında; kendi faşist İslami rejimlerinin baskısı altında kalmaları en büyük sorun. Umarım o aydın insanlara gelecekte, hak ettikleri fırsatlar ve itibar sağlanır; en azından insanlar: "aa bak böyle zeki ve aydın Müslümanlar da varmış" diyerek damgalamaktan ve genellemeden vazgeçer.

1 4
Doğrularla yanlışlar birarada bir yazı -

Bu konu kolay konu değil. Kolaymış gibi ele almışsın. Sadece teorik yaklaşılması hiçbir anlamlı ve işe yarar sonuç vermez. Nice isim var bu konuda iddialı yaklaşımlar ortaya atan, hiçbiri tutunamaz ne insanlar nezdinde, ne Allah ve Peygamber nezdinde. Örneklemeyeceğim. Tasavvuf aleyhinde ileri-geri konuşmalar/yazmalar da anlamsız, elbette yanlış. İslâm'ı din olarak kavramak, yaşamak hem zor hem kolay ama neticede somut planda gerçekleşmiş güzel örnekler az, kötü örnekler çok bu son 100 yılda. Çok dikkatli, duyarlı olmak gerekiyor. İslâm'ı çağdaş hurafelerle şartlanmış olduğumuz için kavramamız, anlamamız zor biraz da. Yine de şunu söyleyeyim: Türkiye'de benim üniversite öğrenimi gördüğüm 1960'lı yıllara göre Müslüman entelektüeller arasında çok nitelikli olanlar bir hayli çok. Ortalama dindar insanların niteliği de o yıllara göre oldukça yüksek. Bilindiği gibi nicel anlamda Müslümanlar da çoğaldı ve toplumda görünürlükleri arttı. Ama bu çağda İslâm'ın dünya ölçüsünde temsilinde sıkıntı var. Miladî 9. yüzyıldan 16. yüzyıl sonuna kadar dünya ölçüsünde her alanda(Akaid, fıkıh, kelam, tasavvuf, felsefe, cebir, geometri, astronomi, coğrafya, denizcilik, teknoloji vs.) üstün ve belirgin bir medeniyeti temsil eden Müslümanlar elbette günümüzde de bir açılımı başlatacaklardır, bunun sancıları, kaygıları giderek belirginleşiyor.

1 1
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.