"O sizdedir, görmüyor musunuz?" (Zariyat, 51/21)

"O sizdedir, görmüyor musunuz?" (Zariyat, 51/21) DİN
5,0
16.10.2015 00:55:19
A+ A-

Mahmud Erol Kılıç'ın "Tasavvuf Düşüncesi / Makaleler-Konferanslar I" başlıklı kitabından (Sufi Kitap, 2. Baskı: Aralık 2014) seçtiğim bazı sözleri alıntılayacağım. Bunlar üzerinde durulur, düşünülür ümidiyle.

*Peygamber Efendimiz, öldürülmüş bir kâfirin cesedini hafifçe tekmeleyen bir kişi gördüğünde mâni olmuştur. Ve çok şiddetli bir şekilde kızmıştır. "Hayır! Böyle yapmayın. Bu ceset, yeryüzünde hayatta iken bize mâni idi ve kâfirdi. Fakat şu an kutsaldır artık."  Onun cenazesi tekrar toprağa tevdî edilir, ona gereken hürmet gösterilir. Bir gayr-i müslim cenazesi geçerken bile ayağa kalkardı Peygamber Efendimiz. Bu durum o cenazenin artık aslına rücu ettiği anlamındadır. Yani artık o, kaynağına geri dönmüştür. (s. 22 )

*Şöyle söyleyelim: Bütün peygamberler, Hz. Muhammed de içlerinde olmak üzere, hakikat-i Muhammediyye'nin yansımasıdırlar. Hakikat-i Muhammediyye ile Hz. Muhammed arasında mirac hadisesi vukû bulmuştur. Hz. Muhammed, kendi hakikatine miracda ermiştir. (s. 40)

*Daha yüksek hakikat makamlarına ait bilgi, sadece ilham yoluyla mümkündür. Hakîki metafizikî bilgiyi alma yeteneğine sahip olan, felsefenin aklî nefsi değil, sûfînin ya da ârifin aydınlanmış nefsidir. (s. 53)

*Eğer kişi derin anlamıyla Allah'ı bilmek isterse, yapması gereken şey, kendi nefsini bir ayna haline getirmek ve Hz. Muhammed'in nefsini görmektir. Kişi ancak Hz. Muhammed'in nefsi yoluyla Allah'ın Zâtını bilebilir. Câmî şöyle der:

               "Bu âlem bir aynadır, her şey Hakk ile kâim / Muhammed aynasında Allah görülür dâim"

Kişinin bu dünyada marifetullahı elde etmesi gerekir, çünkü bugün bu marifet yoluyla aldığın şey yarın görülecektir. Câmî şöyle der:

                "Yunan'ın hikmeti hırs ve meylidir / Fakat müminlerin hikmeti, / Hz. Peygamber'in emridir."  (s. 55-56)

*Modern zamanlarda kalbî bilgilenme ikincil, üçüncül konuma itilmiştir. Çünkü kalp modern Müslümanın epistemolojisinde yer almamakta, kalp küçümsenmekte, basitleştirilmektedir. O zaman, "Acaba modern Müslümanın kimliği de ötekinin veya Franz Fanon'un tabiri ile işgalcinin, Hegel'in tabiri ile efendinin tanımlaması karşısında refleks olarak gelişmiş bir kimlik midir?" sorusunu da beraberinde getirmektedir. Herhangi bir refleks olmadan, kendi başına bırakılarak oluşan kimlik aslî kimliktir. Ama, tahakküm altında geliştirilen kimlikler sunî kimliklerdir. Modern Müslümanın bu manada geliştirdiği kimliklerin çok otantik, çok sahih, Geleneğe tâbi kimlikler olduğu kanaatinde değilim. Yanılabilirim ama bu kanaatteyim. (s. 66)

*Modern zamanlara gelinceye kadar elbette ki İslâm hukuku da kullanılmaktaydı, ama birinci derecede hakim olan, hukuk değildi. Birinci derecede kimlik, Müslümanların irfanıydı, Allah'a yönelik yakınlığıydı. Ne kadar O'na yakın oldukları, tevâzularıydı, ahlâklarıydı ve buna bağlı olarak kurdukları medeniyetti. Buna bağlı oluşturdukları sanattı. Orta zamanlarda Batı dünyasında Müslümanlar, yazdıkları eserlerle, sanatlarıyla tanınan bir kimlik iken, modern zamanlarda Müslümanlar, ortaya sanat nevinden bir şey koyamadığından dolayı, başka bir kimlikle tanınmak durumunda kalıyorlar. Taj Mahal'i, El Hamra'yı, Süleymaniye'yi inşa edebiliyorsanız, kimliğiniz var demektir. (...) Ama siz bunları üretemediğiniz, sanatta, şiirde, edebiyatta, estetikte bir varlık ortaya koyamadığınız zaman, ister istemez birileri sizi, kendi karşısına alarak refleksiv bir hareket haline getirip kendi düşünce ve metodolojisini yansıtarak sizi de daraltmaktadır. Onda bu özellikler olmadığı ve siz de onun rakibi olduğunuz için, o öyle istiyor. (...) Siz farkında olmadan, bu oyuna gelerek, bu büyük muhteşem anlayıştan darala darala sadece İslâm hukukunun çok az bir bölümünü oluşturan ve askerî terminolojiye hapsedilmiş bir İslâm ideolojisi inşa etmeye çalışıyorsunuz. Bunların hepsinin modern ve patolojik problemli kimlikler olduğu kanaatindeyim. Geleneksel İslâm'da ise öteki ile bir kimlik bulmaktan ziyade, kendi beslendiği kaynakların ona verdiği kimliğin daha önde olduğunu görmekteyiz. (s. 67-68)

*Hz. Ali'nin, "Ve fî enfusikum efelâ tubsirûn" "O sizdedir, görmüyor musunuz?" (Zariyat, 51 / 21) âyetinin tevili olan bu  "İlacın sendedir amma görmüyorsun" sözü ile Şeyh Galib'in,

            Hoşça bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdem'sin sen

 beyti, aynı geleneğin farklı linguistik tarzlarda devam eden aynı damar olduğunu, aynı anlamı taşıdığını ifade ediyorum.
(s. 71)  [ kim: 'ki' yerine eskiden kullanılan bağ edatı; zübde-i âlem: âlemin özü; merdüm-i dîde-i ekvân: âlemlerin gözbebeği -aa.-]

 

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.