Sadreddin Konevî Hzl. anlatıyor: Fusûsü'l-Hikem'in sırları (1)

Sadreddin Konevî Hzl. anlatıyor: Fusûsü'l-Hikem'in sırları (1) DİN
5,0
02.06.2014 19:17:14
A+ A-

13. asırda yaşamış, tasavvuf düşüncesine kazandırdığı boyutlar ve kendisinden sonraya etkileriyle 'dönüm noktası' olmuş bir sûfî- düşünür olan Sadreddin Konevî Hzl., ailesinin Selçuklu döneminin önde gelen yönetici ailelerinden birisi olmasının sağladığı imkanlarla, iyi bir eğitim almış, çocukluğundan itibaren İbnü'l- Arabî'nin tasavvuf terbiyesi altında yetişmiştir. Başta tasavvuf olmak üzere, bütün alt bilimleriyle felsefe ve kelam, bunun yanısıra diğer dinî ilimler alanında bir uzman olarak kendisinin İslam düşünce tarihindeki yeri, aklın metafizik alandaki imkanlarının eleştirel tahlili ve bunun devamında kalbi temizlemeyi ve ruhu arındırmayı esas alan sûfî öğretiyi müstakil bir bilim olarak ortaya koyması olarak görülebilir. ( Üstâdı tanıtan, yazının bu ilk bölümü; bu yazı için esas alınarak bazı alıntılar yapılan aşağıda-yazının altında- belirtilen eserin Sadreddin Konevi hakkında bilgi veren 2. sayfasından öz olarak derlenmiştir.)

Bu büyük âlim ve velînin Ekrem Demirli tarafından dilimize kazandırılmış söz konusu eserinden ( Fusûsü'l-Hikem'in Sırları) seçme alıntılar oluşturacak yazıyı. ( Muhyiddin İbn Arabî'nin en ünlü iki eserinden biridir Fusûsü'l-Hikem .  Fusûs, 'yüzük taşı' demek olan 'fass'ın çoğulu, Hikem de 'hikmet'in çoğulu. 'Hikmetlerin özleri, değerleri' diye düşünülebilir. Kitabın 14. sayfasındaki dipnotta, 'A. Avni Konuk, Fusûsü'l-Hikem Tercüme ve Şerhi,c.1, s.108 ve 91' e atfen, Konevî'nin, fass'ı, özel olarak peygamberlerin zevklerinin ve Allah hakkındaki marifetlerinin nihayeti ve özü olarak yorumladığı belirtilmekte; hikmet veya çoğulu hikem hakkında da, 'eşyanın hakikatlerini gereği gibi bilmek ve bunun gereğine göre amel etmektir' denilmekte, bu yönüyle hikmet'in, 'hakikatleri gereği gibi idrak' demek olan marifet'ten, ya da 'hakikatleri ve onların levazımını idrak' demek olan ilim'den daha özel bir anlam taşımakta olduğu ifade edilmekte.)

" O Allah, en mahrem izzet gaybının perdesinde, keskin basîret ve işlek düşüncelerin kendisini idrak etmesini engellemiştir."

"O Allah, kendisine kavuşmak isteyen kimseleri de, vuslatıyla doyurmuştur; onlar, Hakkı Hakkın dışındaki her şeye tercih etmişler, güçlü ve büyük bir arzu ile Hakkı talep etmişlerdir. Sonra, bu seçkin ve değerli insanların arasından bir grubu kendi üstün mertebesine yöneltmiştir; kendilerine bilinip, onlara vuslatının sürekliliğini, sevgisinin halisliğini gösterdikten sonra onları şereflendirmiş, naipliğini kendilerine tahsis etmiştir. Bunun üzerine bu seçkin kullar, Hak ile kulları arasında ' vasıta' olmuşlardır. Bu seçkinler vakitlerini, zâhirî- batınî hallerini Hak ile doldurmuşlardır. Hak bu insanların taleplerine hemen icabet etmiş, afak ve enfüs ayetlerinde kendilerine görünmüştür; böylelikle onlar da  aydınlanmış kalplerle ve basîretli gözlerle, Hakkın bilgisi ve müşahedesiyle tahakkuk etmişlerdir. Allah'ın rahmet ve selamı, bu en üstün makâmdan en büyük pay sahibi olan kimsenin üzerine olsun; o zât, 'ev edna / daha da yakın' makâmına terakkisinin kemâliyle, bu ulvî makâmdan en temiz ve en yüce noktaya ulaşmıştır; söz konusu makâm, en güzel isim ve sıfatların kaynağıdır. O zât, efendimiz Hz. Muhammed'dir. Ayrıca rahmet ve selam, Hz. Peygamber'in aile ve neslinin üzerine, onun kâmil kardeşlerine, kâmil vârislerinin üzerine olsun. O kâmil vârisler, dünya ve âhiret efendileridir."

"Fusûsu'l- Hikem kitabı, şeyhimiz, imâm, kâmil, ümmetin hâdisi, kâmillerin imâmı, Muhyi'l-hak ve'd-din Ebu Abdullah Muhammed b. Ali b. el- Arabi et- Taî'nin(r.a.) muhtasar kitaplarının en nefislerinden birisidir."

"Bu eser, onun son neş'eleri ve tenezzüllerindendir. Fusûsu'l-Hikem, Muhammedî makâmın kaynağından, zâtî ve ahadiyet / birlik özelliğindeki 'cem' meşrebinden vârid olmuş, böylelikle de, Hz. Peygamber (a.s.) Efendimizin 'Allah'ı bilmek' hakkındaki zevkinin özünü içeren ve içinde zikredilen büyük velî ve nebilerin zevklerinin kaynağına işaret eden bir kitap olarak gelmiştir."

"Hak, indirmiş olduğu kitaplarında yaratma tesîrini 'kavl' ile kinaye etmiştir: Nitekim, ayette 'Bir şeyi irade ettiğimizde ona kavlimiz/sözümüz  .....' buyurmuştur. (Nahl, 40)"

"Nuh(a.s) peygamberlerin ilkidir ve risâlet hükümlerinin birincisi de, peygamberin , ümmetinden Hakkı birlemelerini / tevhid, O'nu ortaktan, benzerden ve şerikten tenzîh etmelerini istemesidir. Bundan dolayı, Nuh(a.s)'a hâkim olan hal, tenzîh sıfatı olmuştur. Çünkü Nuh(a.s), risâletin zuhûrunun başlangici, onun hükmünü ilk kabul eden kişi ve işaret edilen tevhide insanları ilk çağıran kimsedir. (...) Bunun için Nuh(a.s), kavminin putlara ve başka şeylere taptıklarını gördüğünde, onlara karşı öfke ve hırs hali kendisine hâkim olmuştur. Meleklerin Adem(a.s)'a yaptkları gibi, Nuh(a.s) da kavmini eksiklik ve haksızlık ile niteledikten sonra, onlara bela getirmiştir. (...) Bu ifade ettiğimiz hususu anlarsan, 'subbûhî' hikmetin sırrını ve bu hikmetin niçin Nuh(a.s)'a tahsis edildiğini de öğrenirsin! "

"Mânâ ve mertebede 'subbûhî' sıfatı takip eden şey, 'kuddûsî' sıfattır. Çünkü subbûh, eksikliğin kendisine ulaşmasından münezzeh ve uzak olan demektir; kuddûs ise, kudsiyetine zarar verecek şekilde kendisine kötülüğün ulaşması imkânını vehmettirecek her şeyden mukaddes ve temiz olan demektir. (...) Bu sıfatın İdris (a.s)'a tahsisinin sebebi, kendisi için gerçekleşen kemâlin takdis yoluyla gerçekleşmiş olmasıdır; bu da tabiî sıkıntılardan ve unsurî mizacından kendisine arız olan eksikliklerden ve kirlerden soyutlanması ve rahatlamasıdır. (...) Hak, yüceliğini sınırlayan özel bir mekân ile mukayyet olmadığı gibi, insanların iki yücelikten anladıkları şeyden de mukaddes ve münezzehtir. Hakkın yüksekliği, her vasfı içeren kemâle sahip olması, ihâta açısından zâtının iktiza ettiği şeylerden münezzeh olmayışı ve kendisine izafe edilen her vasfın kemâl ile isimlenmiş olmasıdır. Bu ifade ettiğimiz meseleyi anlarsan, takdisin sırrını; Hakka izafesi layık olan gerçek yüceliğin sırrını idrak edersin. Ayrıca, insanların genelinin anladığı şekliyle başkasına izafe edilen her iki çeşit yükseklikten (mekân ve mekânet / kuvvet-güç yüksekliği) Hakkın münezzeh oluşunu da anlarsın."

Hz. İbrahim(a.s)'a mahsus olan dostluğa gelince: Bu dostluğun, ilahî- subûtî sıfatlar ile zuhûr önceliği vardır. Şöyle ki: Hz. İbrahim, kendi hakikati ile, Zât'ı sıfatlarla örtmüştür/giydirmiştir. Bu münasebetten dolayı, sahih bir rivayette şu ifade edilmiştir: 'Kıyamet günü insanlardan ilk giyinecek olan, İbrahim(a.s)'dır. Çünkü bu uygun bir mükafattır.' (...)  Diğer dostluk ise, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed(sav)'e mahsustur; bunun ile birlikte hiçbir perde yoktur. Çünkü ilk dostluğun gereği, 'sıfatlar' ve 'zâtî kabiliyetler' diye ifade edilen Hakkın belirli taayyünlerine mukabele etmektir; bu kabiliyetler ile farklılık meydana gelir ki, bunlar, kâbilin(kabul edici) zâtının levâzımından(gerektirdiğinden) ibarettirler. Hz. Peygamber'in dostluğu ise, bundan farklıdır. Çünkü Hz. Peygamber'in dostluğundaki mukabele, Hakkın zâhirlik sıfatları ile bâtınî sıfatları arasında gerçekleşir; bununla beraber, zuhûr ve bâtınlık ile nitelenmiş 'hüviyet'ten ibaret olan hakikat / ayn birdir. Bunun için Hz. Peygamber, yaratıklar arasında İbrahim(a.s)'a en çok benzeyen ve onun dinini (millet) ihya eden kimse olmuştur."

 

Kaynak eser: Fusûsü'l- Hikem'in sırları, Müellif: Sadreddin Konevî,  Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık.

 

 

 

 

 

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.