Sadreddin Konevi ve ilim mevzuu

Sadreddin Konevi ve ilim mevzuu DİN
5,0
03.10.2014 11:31:13
A+ A-

13. asır Anadolu'sunun  'sûfî- düşünür' denilebilecek büyük üstâdı Sadreddin Konevi (d.1210-v.1274)'nin, İlâhî Nefhalar adlı eserinden bazı alıntılar sunacağım. Bunlar belli bir konuda (ilim) ve bağlamda olacaktır. Anlaşılması güç ifadeler de olsa bunlar, bizi düşünmeye yönelteceği için karşılaşmamız yararlıdır. Yazının sonunda bazı kelimelerin karşılıklarını ilgili sözlüklerden vermeye çalışacağım.

"Bilinmelidir ki: Kuşatıcı-şâmil bir bilgiden ve müşâhedeye dayanan küllî-kâmil zevklerden sonra, celâl ve cemâl mertebelerinin hükümlerini aşınca kemâl meşrebinden bana değerli, yüce bir müşâhede gelmiştir. Bu hal, hüküm ve eserlerden müteal; her çeşit makâm, hal, isim, sıfat, mertebe ve tavır kayıtlarına sığmaktan münezzehtir. Hak bu müşâhedede, ilmin hakîkatine, tafsîlî mertebelerine, eserlerine, gizli ve açık hükümlerine, yüce ve nisbî yakınlıklarına beni muttali kılmıştır ve bana ilmin mensuplarının derecelerini ve ilmi taşıyan ve ona sahip olanların mertebelerinin en değerlisini bildirmiştir. Ayrıca, ilmin mensuplarının aslî mertebelerinin beş genel mertebede sınırlı olduğunu bildirmiştir. Bunlar isim, sıfat, mümkünlerin a'yanı ve mücerret manâları ve tecellîleri kapsayan gayb mertebesi; bunun karşısında ise his, şehâdet, zuhûr ve ilan mertebesi bulunmaktadır.(...)" (İlahî Nefhalar, Sayfa: 30, Müellif: Sadreddin Konevî, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 2004)

"Ben de bütün bunların sırrını, sebebini ve kökenini -bana öğretildiği gibi- sana açıklayacağım." (a.g.e. sayfa:31)  

"(...) Şimdi ve başka zamanlarda zikrettiğim her şeyde, herhangi bir şey için bağımsızlığın imkânsız olduğunu gördüm; bu konuda, zamana bağlı olan ve olmayan şeyleri gördüm. Sonra ilmin insanlarda nasıl ortaya çıktığı / taayyün bana gösterilmiştir; ilmin insanlarda ortaya çıkışı, söz konusu beş mertebedeki taayyününe ve insanların bu beş mertebeden olan paylarına bağlıdır. Hak, zikredilen mertebelerin sûretlerini kendi zâtımda bana gösterdi ve bir defada benim temel hakikatlerimi ve sıfatlarımı ortaya çıkarttı; böylelikle ben de, hemen, (:haricî) varlıktan önceki sâbitliğin (ayn-ı sâbite) kendisiyle Zât'a ait ilimden olan payımı ve küllî istidâdımı gördüm. (...)" (a.g.e., sayfa:32)

" 'Sizi imtihan edeceğiz, ta ki bilelim' (Muhammed, 31) ve 'Allah ve Resûlü amelinizi görecektir' (Tevbe, 94) ayetlerinin sırrını gerçekten ilginç bir tarzda gördüm; buna, tam olarak açıklamaksızın, değiniyorum. Çünkü bu ilim, ilimlerin en yücesi, en kapalısı ve en şereflisidir.

Şöyle ki: Her şeyi ihâta eden zikredilen beş ilâhî mertebenin hükümlerinin gereğine göre, her varlığın beş mertebesi olduğu bana gösterilmiştir. Birinci mertebe, varlığın, ayn-ı sâbitesi açısından dikkate alınmasıdır. Ayn-ı sâbite, onun Hakkın zâtî ilminde, ezel ve ebedde tek vetire üzerinde bulunmasından ibarettir. (...) Sonra varlığın rûhaniliği açısından bir itibarı vardır. Her şeyin bir rûhaniliği vardır. Bu rûhaniliğin saltanat ve hükmü ya açıktır, bu kısma örnek olarak melek, cin, insan ve hayvan gibi şeyleri verebiliriz; ya da bitkiler, madenler ve benzeri sûretlerde olduğu gibi gizlidir. Sonra 'şey'in, tabiatı ve sûreti açısından itibarı gelir. (...) Sonra, başka bir itibar daha vardır; bu da şeyin, zikredilen üç mertebeye sirayet eden varlık tecellisi açısından itibarıdır. Sonra, zikredilen bu dört itibarı birleştiren özellik ve hüküm gelir; bu beşinci itibarın anlaşılması, dördünün birleşmesinden meydana gelen manevî yapının bilinmesine bağlıdır. Bu da son kâmil hüküm ve Nefes-i Rahmanî'dir." (a.g.e., sayfa:32-33)

(...)

"Bazı alimlere nispetle ilmi, zan diye gördüm; bazılarına göre zan olan şeyin diğerlerine göre yakînî ilim olduğunu gördüm. Halbuki her iki grup da, kesin hüküm sahibi idi.

İlmi bazılarına nispet ile müşahede, bazılarına nispetle arızî hal, bazılarına nispetle ortadan kalkması mümkün olan yenilenen sıfat diye gördüm.

İlmi, bazı âlimlere göre, sâbit nitelik olarak gördüm; fakat bu ilim zaman, mekan, lafız, yazı, işaret, idrak vasıtaları gibi ilmi ulaştırma araçlarına bağlı ve şartlı ilim idi. (...)" (a.g.e., sayfa:36)

"İlmi, bazılarında, fikrinin bir sıfatı diye gördüm; bazılarına göre sınırlı aklının bir sıfatı; bazılarına göre aklının bir hali diye gördüm. Bu durum, bu insanların fikirlerinin ve zihninin kayıtları veya onu idrak etmesi açısından malûmu ezberlemesi ve sürekli tekrarlamasına göredir. 

Son olarak kendimi gördüm ki: Bana izâfe edilecek hiçbir ilmim yoktu; bununla birlikte kendim, ilmin hakikatinin ve bütün mertebelerinin bir aynası haline gelmiştim. Söz konusu hakîkatin ve mertebelerin hükümleri, benim bulunduğum noktanın etrafında dönmekte idi.

Mertebe ve hakikatlerden birisi, mutlak-hakiki ilim idi. Bu ilmin mertebesi benim paralelime gelince, Hak veya varlığın bilgisinden, vaktin, halin kuşattığı ve gerektirdiği şeyi bilmek benim ile ve bende zuhûr etmiştir. (...)" (a.g.e., sayfa:36-37)

"Gördüm ki: 'İlim' diye isimlendirilen her şey arasında 'ortak' vasatî ilim hükmü, sahibinin kastıyla, zanna veya ilim olmayan her türlü zihnî veya hayalî tasavvura sirayet ettiğinde onu ilme dönüştürür; fakat bu durum -başkası için değil- sadece ortada bulunan kimse için böyledir. Bu ortak ilmin hükmü, makâmın hükmünün ve 'Rabbının ikrâmından şunlara ve şunlara veririz' (İsra, 20) ayetinin gereğine göre, kendisine sirayet ederse -hakikati açısından değil- zâhiri açısından zanları ilme dönüştürür. Birinci kısım (:kâmiller) için söz konusu ilim, maddeleri dönüştüren (: renkleri değil) iksir gibidir. İksir, madeni hakiki altına dönüştürdüğü gibi, bu kâmil vasatî ilim de, zan, vehim ve hayalî inanç sahiplerinde değil, kâmillerde ilme dönüşür. Gerçi vehim sahipleri, bu tasavvurlarının bazılarında tesadüfen doğruyu bulmuş olabilirler; şu var ki, kâmil bu bilgiyi onayladığında, bilgi kesinlik kazanır. Nitekim, Hz. Peygamber'den gelen bir hadis-i şerif'te zannın tasvip ve onayla bilgiye dönüşmesine işaret edilmiştir. Hz. Peygamber, kapalı bir şey zikretmiş ve bununla sahabesini imtihan etmiştir. Hemen bir sahabi, sezgi ile Hz. Peygamberin bu kapalı ifadesiyle Fatiha suresini kast ettiğini anlamış, bunu Hz. Peygamber'e zikrettiği vakit, Hz. Peygamber şöyle demiştir: 'Sen ilim sahibi bir adamsın.' Böylece, Hz. Peygamber'in onay ve tasvibi ile, sahabenin zannı ve sezgisi, önceden böyle olmadığı halde, ilim haline gelmiştir." (a.g.e., sayfa:38-39)

/şâmil: kapsamlı / müşahede: (tasavvufta) Yaratanı yaratılmışta görme, her zerrede Cenâb-ı Hakkın varlığına şâhit olma / küllî: tümel / zevk: (tasavvufta) İlahî tecellîlerin müşâhedesinden dolayı ârifin kalbinde hâsıl olan idrak ve bu hâlin verdiği haz / müteal: aşkın / ayn: Bir şeyin aslı, kendisi, hakikati / a'yan: ayn'ın çoğulu / A'yan-ı sâbite (tasavvufta) Varlıkların vücut bulmadan önce ilm-i ilâhide sâbit olan sûretleri / vetire: süreç / taayyün: belirme, ortaya çıkma / istidad: yetenek, kapasite/ zâhir: dış / saltanat: egemenlik, güç /

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.