Sohbet

DİN
0,0
29.03.2013 23:22:30
A+ A-

 


Asırlar boyu Dünya düzdür dediler. Üstünde düzleşiyor, kenarına gidersen aşağı düşersin dediler. İnsanlar buna inanıyor. Bütün insanlık Dünya düzdür diye kabul etti, bir tane adam çıktı ortaya dediki ‘Hayır Dünya düz değil, Dünya yuvarlaktır, Dünya dönüyor” dedi. Herkes karşı çıktı ve adamı öldürdüler. Dünya dönüyor dediği için. Değil mi? Şimdi, aradan yıllar geçtikten sonra bütün söylenenlerin doğru olduğu çıktı ortaya.

 

Hz.Muhammed geldi, zincirin sonunda, Nebiler-Resuller zincirinin sonunda. Dedi ki “Tanrı yoktur, tanrıya tapınmam sözkonusu değil, sadece Allah var.” Bu söz herkes tarafından anlaşılmadı. Çok az kişi tarafından değerlendirilebildi. Gene herkes kendi kafasında bir tanrı düşündü ve o tanrıya da Allah ismini verdi ve Allah’a inanıyoruz diye ?.... . Şimdi sizinde kafanızda bir inanç var. “Müslüman mısınız” desem, “Elhamdülillah müslümanım” diyeceksiniz. “Neye inanıyorsun” desem, diyeceksiniz ki “Allah’a inanıyorum”. Hz.Muhammed O’nun peygamberi, öldükten sonra hayat var, şimdi öleceğiz, sonra kıyamette dirileceğiz, kıyamette dirildiğimiz zaman da dünyada yaptıklarımızın hesabını göreceğiz-hesabını vereceğiz. Kime vereceksen, sonra işte ya cennete gideceğiz ya cehenneme gideceğiz. Bu mu anlatıldı size Müslümanlık olarak, böyle inanmıyor musun?

 

Kuran nerden geldi, Kuran Allah’tan geldi, nerden indi, gökten indi, değil mi? Nerden geldi Kuran? Sema’dan indi, değil mi? Melekler getirdi, öyle mi? Bakın, “Melekler getirdi” diyorsunuz, melek getirdi. Melek var, getirmek var. “Getirmek” kelimesini nerede kullanırsınız, ne anlam ifade eder “getirmek” kelimesi? Bir yerden alıp bir yere götürmek değil mi getirmek? Yani melek bir yerden aldı getirdi. O zaman Allah’tan alınıp getirildiğine göre, Allah’ın bir yeri var, bir yerde oturan bir tanrı var. Tanrıdan aldı, kime getirdi, tanrının yeryüzünde seçtiği bir peygambere getirdi. Öyle değil mi inancınız? O peygamber de insanlara, işte o tanrının emirlerini iletti. Bunları yaparsanız o tanrı sizi cennete koyacak, bunları yapmazsanız alıp sizi cehenneme atacak. Özeti bu mu olayın?

 

Şimdi oturup hangi bilimsel kanalı açarsanız açın, hadsiz hesapsız bu konuda bilgi ve video var. Bizim “okyanusum.com” sitesine de bunların hepsinin videolarını, İngilizce orjinallerini ve türkçe çevirilerini koyduk.

 

Dünya’dan birmilyon defa daha büyük, Dünya gibi bir milyon küsur, 1.303.000 Dünya’yı içine alacak bir kütle, bir Güneş var. Sen yaşamını neye göre kuruyorsun. Gözüne ve kulağına göre, görüyorum işte, bu böyle bunun daha tartışılacak tarafı var mı diyorsun. Öyle değil mi? Kuran da sana diyorki senin gözün yanlış görüyor. Kaldır kafanı bir göğe bak ki yanlış gördüğünü anlayasın. Niye, çünkü gece kafanı kaldırıyorsun, Ay’ı görüyorsun, şu kadar, halbuki o Ay’ın bilimsel olarak biliniyor ki büyüklüğü bilmem kaç bin kilometre. Gündüz kafanı kaldırıyorsun, Güneş’e bakıyorsun, gözüne göre şöyle bir top, halbuki 1.303.000 tane Dünya o Güneş’in içine giriyor, o büyüklükte Güneş. Demekki göze göre hüküm verdiğin zaman, yanılıyorsun ve aldanıyorsun, Kuran sana bunu vurguluyor, kafana çakıyor, gördüğüne göre hükmetme diye.

 

Şimdi gördüğüne göre hükmetme nasıl büyük bir felaket, onu anlatacağım. 1.303.000 tane Dünya’yı içine alan Güneş gibi, ikiyüz milyar ile dörtyüz milyar arasında Güneş var bizim Samanyolu Galaksisinde. İkiyüz ile dörtyüz milyar arasında sayılarda. Hiçbir insanın hafsalası, ikiyüzmilyar yıldızı almaz, ne büyüklüktür, nasıl bir büyüklüktür. Filmlerde seyrediyoruz, belgesellerde seyrediyoruz ama o büyüklüğün nasıl bir büyüklük olduğunu kafamız almıyor. İkiyüzmilyar Güneş, ikiyüzmilyar tane Güneş, aralarında korkunç boşluklar var. Uzayda mevcut. Şimdi o Samanyolu Galaksi’si ikiyüzmilyar yıldız ihtiva ediyor, o Samanyolu Galaksisi gibi yüzmilyar galaksi var evrende hesap edilen. Uzayın sonsuzluğunu düşünebiliyor musunuz.

 

Peki burada tanrıyı nereye oturtacaksınız? Eğer ikiyüzmilyar Güneş’ten oluşan Samanyolu büyüklüğünde bir tanrı kabul etsek, Allah adını verdiğimiz tanrı ikiyüzmilyar yıldız büyüklüğünde bir Samanyolu kadar büyük olsa. O ikiyüzmilyarlık Samanyolu’nun içinde senin Güneş’inin yeri neresi? Gösteremezsin, hiç! İkiyüzmilyar Güneş arasında ikiyüzmilyardan bir tanesi. Şimdi o büyüklüğün yanında Güneş’in yeri ne? Güneş’in birmilyon defa küçüğü Dünya’nın yeri ne? Dünya’nın üzerinde senin yerin ne? Anlatabiliyor muyum olayı. Peki böyle galaksi büyüklüğündeki bir tanrının yanında senin yerin ne? Sen doğduğun andan öleceğin ana kadar, o tanrıya küfretsen-sövsen ne yazar, o’na övgüler yağdırsan-yüceltmeye kalksan ne yazar. O galaksi gibi milyarlarla galaksi var.

 

O zaman yanından bir şey alıpta getirilecek bir şey, sözkonusu olacak bir olay var mı? Olabilir mi? O zaman, işte Suudi anlayışındakilerin anlattığı gibi, melek Allah’tan(!)- tanrıdan aldıda Muhammed’e bir şey getirdi gibi bir anlayışın akılla-mantıkla bir bağlantısı var mı? Bir.

 

İki. Hz.Muhammed’e Kuran geldi, “Kuran’ı oku” dedi, “İkra” dendi, Hz.Muhammed “Ben okumasını bilmiyorum” dedi. Okuması yazıması var mıydı, yok muydu? Hz.Muhammed’e “ikra” dendiği zaman, “oku” dendiği zaman, Hz.Muhammed’in eline yazılı bir metin verildi mi? Gökten bir kemik, bir kağıt, bir yazı, bir şey verildi mi, böyle bir şey düştü mü eline? …. Hayır böyle bir şey yok. “Oku” sözü var. Ama eline gelmiş yazılı bir metin yok. O zaman buradaki “oku” sözünün anlamı ne, iki, olmayan şeyin okuma-yazması olup olmadığı tartışılır mı? Elindekini okusana! Hayır elindekini, çevir elini, elindekini okusana! Hiçbir şey yok, olmayan şeyi okuyabilir misin? O olmayan şey okumadır, O’nun eline de bir şey gelmediğine göre neyi okuyacak? Ama “Ben neyi okuyayım?” diye sormuyor. “Oku” dendiği zaman “Neyi okuyayım?” diye sormuyor. “Okuyamıyorum” diyor. “Okuyabilenlerden değilim” diyor. Demek ki eline verilen yazılı bir metin yok, arapçayı yazmayı bilip-bilmemesinin burda önemi yok. Çünkü okunacak bir şey yok. Dolayısıyla burada okumaktan kasıt başka bir şeyi okumak. Ve O neyi okumasını gerektiğini biliyor. Bildiği için de onu okuyabilenlerden değilim diyor. Anlatabiliyor muyum?

 

Şimdi, İngilizcede bilirsiniz bir tabir vardır. “Can you read me?” Ne demek ? “Beni okuyormusun?” ben yazılı bir metin mi veriyorum sana şu anda. Hayır. Beni okuyabiliyor musun, beni anlayabiliyor musun, algılayabiliyor musun beni? İşte “Can you read me?” dediğim zaman bunu sorarım ben. Aynı şekilde ordaki “oku”da, okuması istenen bir şey var ve o.

 

Şimdi buraları böylece kısaca bir özetle buraya geldikten sonra, esas ana noktaya geliyorum. Beni görüyorsunuz değil mi? Daha lisede öğretilen görmenin ne olduğu olayı var. Görme dediğimiz şey nedir? Benden yansıyan ışınlar, gözbebeğimize gelir, sarı noktaya gider gözbebeğinin arkasındaki, ordan bir elektrik sinyali bir dalga hareketi gelir, beyne gider. Beyin bu dalgayı çözer ve beynin içinde görüntü oluşur. Biliyor muyuz bunu? Böyle mi, doğru mu? Seste böyle mi, kulağa gelir, örs, özengi, çekiç kemiklerinden geçer, elektrik dalgası haline gelir, bir dalga haline gelir ve bu dalga beyne gider. Tamam mı? Beyin bu dalgayı çözer. Bilimsel olarak beynin görme olayı budur. Tamam mı?

 

Peki, şimdi ana soruya geliyoruz. Görme dediğimiz her şey, beyne giren belirli dalgaların beyin içinde görüntü halinde açığa çıkması ise, şu anda siz ben bu odayı görüyorum derken, gerçekte beyninizin içindeki bir olayı görüyorsunuz. Ama şartlanma yollu olarak, çocukluğunuzdan beri şartlandığınız için ben bu odayı görüyorum diyerek dışarıdayım ve dışarıyı görüyorum zannediyorsunuz. Halbuki bütün gördüğünüz her şey, beyninizin içinde oluşmuş bir hayalden başka bir şey değil. Bütün gördükleriniz. Doğduğunuz andan itibaren öleceğiniz son nefesinize kadar gördüğünüz her şey, yalnızca ve yalnızca beyninizin içinde oluşan bir hayalin dışında bir şey değil.

 

Dışarıdan, her şeyden yansıyan ışınlar geliyor, gözden geçiyor, beyninize geliyor ve beyninizin içinde -buna görme merkezi diyorlar- oraya geliyor, orda kendi içinde çözülüyor ve beyninizin içinde görüyorsunuz. Dışarıdan gelenler gelmediği zaman, gözünüzü kapattığınız zaman, uyuyorum dediğiniz zaman da, bu sefer gene beyninizin içinde görmeye devam ediyorsunuz, görme gene devam ediyor beyninizin içinde, siz ona rüya diyorsunuz. Yani beyin her an kendi içinde, birtakım şeyleri üreterek, oluşturarak, bu görüntüyü meydana getiriyor ve siz sadece ve sadece beyninizdeki kendi dünyanızda yaşıyorsunuz. Dışarı ile hiçbir şekilde alakanız yok. Dışarıda yaşamıyorsunuz, beyninizin içinde yaşıyorsunuz.

 

Dışarıdan ne geliyor? Dışarıdan sizin beyninize enstanteneler ulaşıyor. Bir video kameraya nasıl görüntü ve ses kaydoluyorsa, o kaydolan şey bir elektrik dalgası haline gelerek chiplerde muhafaza ediliyorsa, o suret chipin içinde bir elektrik dalgası ise, aynı şekilde dışarıdan, ondan, bundan, şundan gelen enstanteneler, sizin beyninizin içinde video filmler, videolar halinde kaydoluyor. Benim beynimin içinde oğlum var, benim beynimin içinde kızım var, benim beynimin içinde karım var, benim beynimin içinde kocam var değil. O isimlerle andıklarının videoları var senin beyninin içinde. Ve sen o videolara yetişme şartlanmalarına göre değerler veriyorsun.

 

Hiçbir zaman o kişinin kendisi bizatihi senin beyninin içinde yok. Onunla muhatap olduğun anda, ondan sana yansıyan enstanteneler geliyor beynine. Onun o andaki düşüncelerini duygularını, hislerini, kafasından neler geçtiğini bilebiliyor musun, hayır, onunla ilgili hiçbir şey yok. Sadece onun dışından çektiğin videolar var. Gözünden beynine giriyor dalgalar halinde ve beynindeki chipte diyeyim, misal yollu anlatayım, muhafaza ediliyor ve sen bunu beyninin içinde görüyorsun. Doğduğundan itibaren ölene kadar bu böyle devam ediyor. Sürekli dışarıdan enstanteneler geliyor, kaydoluyor ve sen bunlardan herhangi birini hatırlamak istediğin zamanda beyninin içinde oturuyorsun, beyninin içinde oturan ben dediğin bir şey var, o benin bu bedenle alakası yok. Ben dediğin bir şey var, o ben, istediği zaman ordan herhangi bir video klibi çıkartıyor, karım diyor gidiyor klip çıkartıyor, çocuğum diyor gidip klip çıkartıyor, kocam diyor gidip klip çıkartıyor, onu seyrediyorsun. Seyrettiğin nedir? O seyrettiğin andaki sana gelen enstantenelerdir o kadar.

 

Tümüyle yaşantın beyninin içinde başlıyor ve beyninin içinde bitiyor. Bu anlattıklarımın hepsi, bugün bilimsel olarak, kesin olarak, ispat edilmiş, tespit edilmiş, kabul edilmiş realite. Buna karşı çıkacak yeryüzünde hiçbir aklı başında bilim insanı yok, realite bu. O şartlanmana göre değerlendirdiğin video klip, ya senin zebanin oluyor -ona verdiğin değer yargısı dolayısıyla-, o klibi hatırladığın anda üzülüp sıkılıyorsun, ne oldu o video klip senin zebanin oldu, seni zebun ediyor, eziyor, sana acı veriyor, ızdırap veriyor. Halbuki ne oluyor, o kocakarıdan farksızsın. O kocakarı buraya oturuyor, televizyonu açıyor, o diziyi seyrederken “ya hahaha eyvah eyvah öyle mi oldu, öyle mi oldu” diyor. Seyrettiği video, televizyon, dizi, bir film. Onun o filmi seyrederkenki davranış ve duyguları, nasıl ilkel bir davranış ve duygularsa, sende beyninin içindeki geçmişe dair bir video filmi seyrederken yaşadığın duygular aynı ilkelliğin ta kendisi.

 

Dünyanda, dünyandasın ve o senin dünyan işte senin ahiretin. Dışarıdan gelenler dünya, dışarıdan gelen ışınlar, datalar dünya, o datalar senin beyninin içinde dünyanı oluşturuyor. O dünyanın içindekiler, ya sana azap veren zebaniler veyahut seni mutlu eden huriler.

 

Şimdi beyninin içindeki bu hareket, bizim gözümüze göre et beyinde oluyor zannediyoruz. Halbuki gözümüze göre burda bir et beyin sözkonusu. Gerçekte burada bir dalga yumağı var. Madde diyorsun, maddenin aslı nedir, atomlar, moleküller, atomlar. Atomlardan protonlara in, kuarklara in, neticede fotonlar dalga hareketleri. Varlığın orjini bu. Ama bu orjini, gözünün görme sınırları yetersiz olduğu için göremiyorsun varlığın orjinini. Varlığın orjini buysa, beyninin orjini de bu. Beyninin orjini bir dalga yumağı.

 

Beyindeki bütün nöronlar, her biri farklı frekanslar ihtiva ediyor. Beyinde yüzmilyar nöron var veya daha fazla, bu nöronların her biri farklı frekanslar, farklı dalgalar ihtiva ediyor. Fakat bu farklı dalgalar, dışarıdan gelen dalgalar tarafından belirli dalga grupları haline formatlanıyor. İşte böylece görme lokasyonu, işitme lokasyonu vesaire gibi şeyler meydana geliyor. Ama beyinde meydana gelen bu lokasyonların dışında, beyinde -yüzmilyar hücre diyorum- bunların büyük bir kısmı boş ve atıl duruyor.

 

Evrendeki yapı da, evren diye bahsettiğim yapının hakikatı da bir dalga okyanusu. Şimdi görüyorum dediğin zaman sen neyi görüyorsun cm’nin onbinde 4’ü ile onbinde 7’si arasındaki dalga boylarını görüyorsun. Cm’nin onbinde 4’ü ile 7’si. Yani 4000-7000 angistron arasını. Şimdi onbinde 4’ün altı gidiyor sonsuza, onbinde 7’nin üstü gidiyor sonsuza. Göremediklerim. Evrende varolan dalgalar. Ve bu dalgaların hepside çeşitli varlıklar ve türler. Nasıl bu aradakiler çeşitli varlıklar-nesneler ise görebildiğim, göremediğim de dalga boylarından oluşan; bu gördüklerim dalga boylarından oluşan varlıklar olduğu gibi, göremediklerim de dalga boylarından oluşan varlıklar.

 

İşte evrendeki bu dalga boylarının beyinde karşılığı var. Dalga boyu frekansı olarak beyin hücrelerinde. Sen bütün hayatını, yüzmilyarlarca dalga boyuna sahip olan beyninin %3’ünü, 2’sini kullanarak şartlanmalarına dayalı ben bu dünyada yaşıyorum, benim evim var, arabam var, karım var, kocam var, çocuğum var, şuyum var, bunum var masallarıyla kendini aldatarak geçiriyorsun. Beden bittiği anda dışarıdan gelen bu verilerin, artık bu göz, kulak vesaire kaybolduğu için, beyne -beyin dediğimiz o dalga yumağına- ulaşması mümkün değil. Dolayısıyla dünya gözünün önünden kayboluyor, dünya kayboluyor derken ne oluyor, dünyadan gelen dalgalar kesiliyor. Bunun benzerini gece rüyada yaşıyorsun. Gece veri tabanına neler girmişse, o veri tabanına girenleri görmeye devam ediyorsun dışarıdan gelenler kesilse dahi.

 

Aynı şekilde bu beden gittikten sonra, o beyin, hakiki beyin, dalga yumağı olan beyin yaşamına devam ediyor. Çünkü dalga yumağı beyin için ölüm diye bir şey yok, o sonsuz yaşayan varlık. O sonsuz yaşayan varlığa, hakikatı dalga yumağı olan o varlığa, geçmişte ruh demişler. Ruh ölmez diye bahsettikleri olay, işte o dalga yumağı olan beyin.

 

Şimdi senin beynine giren veriler ve senin “ben” kelimesiyle kastettiğin şey nasıl meydana gelmiştir. Bunun üstünde duracağız. Daha sperm ile yumurta birleşirken, birleşme anında, spermdeki genler, yumurtadaki genler ile birleşerek, ana bedenin hangi formasyonda, nasıl oluşacağının planını getiriyor, projesini getiriyor ve uygulamasını getiriyor. Orada o bilgiler mevcut. Karaciğer nerde yer alacak, böbrek nerde yer alacak, bağırsaklar nerde yer alacak, kalp nerde yer alacak. Bu şekildeki ana temel oluşumdaki genetik bilgiler, kodlar, bedenin oluşumunu meydana getiriyor ve bu arada kalbi meydana getiriyor. Kalpte nöronlar, beyindeki nöronlar nasıl mevcutsa, kalpte de nöronlar bugün bilimsel olarak tespit edildi ve elektromikroskoplarıyla görüntüleri çekildi ve ben bunu iki gün evvel internette okyanusum sitesine koydurttum.

 

Şimdi kalpteki nöronlar, esas beyindeki nöronları ateşliyor ve beyinin, kalp, beynin oluşmasını tetikliyor. Ve kalpten sonra oluşuyor beyin. Beyin, bu kalp nöronlarının ihtiva ettiği varlığın orjini ile bütünleşme, -iletişim merkezi diyeyim ben- bir kısım duyguların, hislerin, algılamaların merkezi, bu beyni meydana getirir, orda bu özellikleri açığa çıkartır. Ve bu arada, anne ve babadan gelen karakteristik özellikleri de beyne yansıtıyor.

 

Şimdi beyin, bu genetik verileri aldıktan sonra, bu sefer sen yetişirken, hangi ülkede, hangi toplumda, hangi aile çevresinde yetişmişsen, o çevrenin sende oluşturduğu şartlanmalara göre senin doğruların ve yanlışların meydana geliyor. Bence bu böyledir, dediğin şeyin temelinde, seni yetişirken şartlandıran anne-babanın sana öğrettikleridir. Esasında beyin hertürlü şeyi kabul etmeye açık bir yapı. Ama sen Suudi Arabistan’da doğmuşsan, Suudi Arabistan’dakilerin değerleriyle şartlanmış olarak doğru bunlardır diyorsun; Türkiye’de yetişmişsen Türklerin şartlanmasına göre bu böyledir diyorsun; Kürt’sen Kürtlerin şartlanmasına göre bu böyledir diyorsun, Çin’li isen Çinlilerin içindeki şartlanmaları kabul edip ona göre bu böyledir diyorsun. Ve ona göre kendine yaşam planı çizip, onun doğruluğunu savunup kavgasını yapıyorsun.

 

Halbuki bu ana beyin evrensel bir yapıya sahip, her türlü toplumsal şartlanmanın üstünde tüm varlığı evrensel boyutlarda algılayıp değerlendirebilecek bir kapasiteye sahiptir. Bütün varlığın aslı ve orjini Allah’tır, hakikatı Allah’tır, Allah’ın esmasının özelliklerinden, isimlerinin özelliklerinden meydana gelmiştir diye anlatılır. Dolayısıyla bütün varlık O’ndan geldiği için diye anlatıldığı üzere, beyinde de bütün o özellikler mevcuttur. Yani senin ereceğin bulacağın Allah senin beyninde mevcuttur, kendi beyninde bu özellikleri bulup açığa çıkarmak yerine dışarıda arıyorsun, dışarıda koşuşturuyorsun. Dışarıda asla bulamayacağın bir şey. İşte bütün tasavvuf ehlinin, geçmiş bütün velilerin, ermişlerin “Kendinde ara, kendinde bul” dedikleri işin sırrı buraya ?dayanır.

 

Sen beyninin içindeki yaşadığın dünyanda, olmadık, gerçek olmayan değerler peşinde koşup kendi hayatını mahvederken, kendindeki Allah’tan perdeli ve Allah’tan uzak yaşıyorsunki bunun sonucu da ebedi cehennemdir. Kabus görüyorsun, gördüğün kabustan birisi uyandırmasa o kabus seni ne hale getiriyor? İşte gelecekte yaşayacağın cehennemin bir örneği, burada gördüğün kabuslardır. Kabus görürken, boğazını biri sıkıyor, bir bıçak saplıyor, bir yerden düşüyorsun vesaire bir yığın şeyler oluyor. O anda sen o acıyı, ızdırabı duyuyormusun, duyuyorsun. Peki, bedenine bir şey oluyor mu, olmuyor, olay nerede oluyor, beyninin içinde oluyor. İşte yarın bu bedenin olmayacak ama, eğer beynindeki bilgileri temizleyip, yanlışları temizleyip arındırmazsan, senin cehennemin sonsuza kadar devamedegidecektir. Sen, senden doğan o çocuk, sen onu sahiplenmişsin, benim çocuğum demişsin. Senin ben dediğin o şey beyin, bu beden değil ki. Bu bedenle alakası yok, bu beden, şu kişi senin için ne kadar dışarıda yabancı biriyse, senin şu bedenin de aynı şekilde beynin için yabancı biridir.

 

Nasıl benden yansıyan ışıklar dalgalar halinde beynine ulaşıyor ve beni gördüğünü sanıyorsan, -beni görmüyorsun, benden sana enstantene ulaşıyor-, aynı şekilde bedenindende, bütün bedeninin organlarından da beynine elektrik dalgaları geliyor, sinir sistemi aracılığıyla. Beyne ulaşan bu dalgalar dolayısıyle, beyin daha en baştan itibaren, daha doğarken, daha anne rahminde iken daha, beyne bunlar hakim olup, bunlar beyinde gereken alanları kapattığı içindir ki beyin kendini bu beden sanıyor. Ve yani sen kendini bu beden sanıyorsun. Halbuki bu beden bir süre sonra iflas edecek, toprağın altına atılacak ve yok olacak, sen yok olucakmısın, hayır. Hayırsa demekki sen bu beden değilsin. Apaçık ortada. Ama yetişirken şartlanman, aynaya baktığın zaman gördüğünü kendin kabul etmen. Onun içinde deniyorki, beden senin bineğindir. 58 model chevrolet’e yaklaşıyorsun, şoföre soruyorsun, kimsin sen diyorsun, şoför sana diyorki, ben 58 model chevrolet’im, diyor. Vah zavallı kafayı üşütmüş diyorsun. Yahu kardeşim sen bu arabada şoförsün, 58 model chevrolet bu araba, sen bu arabayı kullanan şoförsün, bu araba senin bineğin. Hayır saçmalama diyor, bu araba benim işte diyor. Ben 58 model chevrolet’im diyor. Ne dersin, vah zavallı kafayı yemiş dersin. Kaç doğumlusun sen dediğin zaman, ben şu doğumlu, şu kişiyim dediğin zaman, bende sana o gözle bakıyorum işte. Vah zavallı, cahil, kafayı yemiş diyorum. Bunu demen için senin ben, bu beden öldüğü zaman bende ölüp yok olup gidicem, benim ölümümden sonra artık hayatım yok demen lazım. Sen bu bedensen, bu beden çözülüp yok olup gidecek. Ha sen ben devam edecek bir varlığım diyorsan, o zaman bu beden değilsin. Bu da işin bir başka yönü.

 

Bu beden dahi sen olmadığına göre, bu bedenden gelen dalgalar beynin içinde ben diye kabul ettiğin bir suretse, buradan gelen nasıl beyninin içinde bir video ise, -diyorumya sana videoları seyrediyorsun, beynine girenlere göre-, işte bu da bir video, bu bedenin de beynine göre bir video. Sen esasında şekli, cinsi, sureti olmayan bir yapısın, orjin yapı olarak.

 

(Görüntü mü sadece … ?) Orda sadece bir beynin oluşturduğu, çok boyutlu hologram dünya var beyninin içinde. Ve sen o hologram dünyanın içinde doğup, büyüyorsun, yaşıyorsun ve gidiyorsun. Oraya yanlış şeyleri koyarsan, o zaman senin beyninin içi çöplük eve dönüyor. Hani gazetelerde okuyorsunya bazı kişiler var hasta, dışarıdaki çerleri-çöpleri evine dolduruyor, ne kadar poşetler, atılmış çöpler, şunlar bunlar varsa eve dolduruyor, ev çöplük ev haline geliyor, derken kokular çıkıyor, bakteriler yayılıyor, belediyeyi çağırıyorlar, belediye geliyor, zorla adamı evden çıkartıyor, evi dezenfekte ediyor. İşte sende hayatın boyunca, beyninin içini çöplük eve çeviriyorsun. Çünkü gerçekte hiçbir anlamı ve değeri olmayan, bedeni terk ettiğin anda hiçbir ilişkin olmayacak nesneleri ve değerleri beyninin içine doldurarak, bunları gerçek değerlermiş gibi kabul ederek, esas kendindeki o ilahi kuvvetleri, Allah’ın seni yaratırken sana vermiş olduğu özellikleri, hiç farkına bile varmadan bu dünyadan geçip gidiyorsun.

 

İşte resul ve nebi denen kişiler, bu kendilerindeki hakikatı, kendilerindeki o özellikleri, vasıfları, ilahi-dini tabirle ilahi isimlerin özelliklerini-vasıflarını, kendilerinde bulup keşfederek, bunu okuyarak, dünya kabul ettikleri nesnelere dayalı değerleri terk etmişler, mal, mülk, karı, koca, çoluk, çocuk, bunların hiçbir anlam ve değerinin olmadığı, bunların sadece geçici seyredilen videolar olduğunu ve ölümden sonra da bunların hiçbirinin değerinin kalmayacağını insanlara anlatıp, eğer bunları kendilerinde muafaza ederlerse, bunlardan dolayı sonsuz azap ve üzüntü duyacaklarını, eğer bunlardan kendi bilinçlerini arındırabilirlerse, o zaman kendilerindeki o ilahi nurun beyinlerinde açığa çıkıp, en üstün vasıflarla cennet diye tanımlanan bir boyutun özelliklerini yaşayabileceklerini insanlara anlatmağa çalışmışlardır.

 

 

 

 

 

Şimdi beynin oluşmasından sözettik. Ben olayı nasıl meydana geliyor. Bilim dünyasında son 5 yıl içinde, özellikle beyinle ilgili müthiş buluşlar ve gelişmeler tespit ediliyor. Beyinle ilgili bu tespitlerin yanı sıra, çok enterasan başka buluşlar da var ki onların en önemlisi, bağırsaklarda nöronlar olduğu ve bağırsaklardaki beynin ana beyni kontrol etmekte olduğu ortaya çıktı. “The Second Brain” diye tanımlanan, “Good Brain” diye tanımlanan, bedeni yöneten ve bedendeki bütün istek ve arzuları oluşturan ana beynin, bağırsaklardaki beyin olduğunu fark ettik.

 

Şimdi sizin bütün yaşamınız, temelde, ya good brain denen second brain denen bağırsaklardaki beynin yönetimi ile geçiyor. Veyahut ana beyindeki serebellium (arka beyin) ve amigdala denen beynin alt orta kısmında şu tırnağım kadar büyüklükte, iki tane bez tarafından kontrol ediliyor. Zaman zaman şartlara göre de frontal lob dediğimiz, frontal korteks dediğimiz bölüm devreye giriyor. Şimdi bu nasıl oluyor, bunu da kısaca anlatmaya çalışayım.

 

Bağırsak beyin dediğimiz beyin, burdaki nöronlar, vücuttaki ana salgıları, kimyasalları ve hormonları üretiyor. Mesela depresyon dediğimiz zaman, depresyonu oluşturan şey seretonin hormonunun zayıf çıkması, seretonin hormonunu bağırsak beyin üretiyor. Bunun gibi birçok diğer kimyasalları üretiyor. Bunlar sizdeki istek ve arzuları meydana getiriyor. Canım şunu çekti, içim şunu istedi, şunu yapmak istiyorum gibi bütün beyinde açığa çıkan arzular, buradaki bağırsak beynin arzularıdır.

 

Bu beden esasında bütün hayvanlarla ortak olan özelliklere sahip olan bir beden. Dolayısıyla bu beden esasında bir hayvandır. Düşünen varlık insan, farklı bir şey ve ölümsüz olandır. İşte bu beden, bu hayvansal yapı, tamamen yiyen, içen, çiftleşen ve üreyen yapı hayvan yanı. Düşünen yanı, insan yanı, ölümsüz olan. Şimdi bu bütün verdiği hormon ve salgılarla, beyni kontrol ettiği için, beyinde de kendisinde bu kabullenme oluşmuş. Ben bu bedenim demek durumuna gelmiş.

 

Şimdi biraz evvel şartlanmalardan sözettik. Bulunduğunuz, yetiştiğiniz çevre, sizi Çin inancına sokar, Afrika inancına sokar, işte Türk inancına sokar, Alevi inancına sokar, Kürt inancına sokar. Neye şartlandırırsa çocukluğunuzdan itibaren, ona şartlanırsınız. Bunun ben çok basit bir örneğini veririm. Sen eğer Doğu Anadolu’da doğmuşsan, senin kızına birisi kazara şöyle bir yan baksa, eteği kısa dese, çeker bıçağı vurursun, öldürürsün. Tayland’da kız çocuğu doğduğu zaman adam evde bayram yapıyor, çünkü kız çocuğunu 8 yaşına, 9 yaşına gelince geneleve satacak ve ondan aylık kira alacak. Şimdi sen Doğu Anadolu’da doğup büyüseydin ordakilerle, kızına bakanı öldürecektin; Tayland’da doğup büyüseydin, oh ne iyi kızım doğdu, satacağım, para kazanacağım diyecektin. Yani senin yaşamını kontrol eden şey, yetiştiğin çevrenin seni şartlandırdığı bilgiler.

 

Bu sen değilsin. Bu toplumun oluşturduğu, yetiştiğin toplumun oluşturduğu, oluşmuş benlik. Bu ikinci beyin bütünüyle, istek ve arzularıyla, sana davranışlarını oluşturturken, bu yüzden sen kendini “bu bedenim” derken, diğer yandan da ana-babadan, çevreden, yetiştiğin toplumdan gelen değer yargılarıyla şartlandığın içindir ki de, ben böyle düşünüyorum doğrusu budur demek durumunda kalıyorsun. İşte böylece bedenin verileri ve dışarıdan gelen veriler sonucuda beynin veri tabanında bir oluşmuş benlik meydana geliyor. Senin ben diye söylediğin şey bugün bu oluşmuş benliktir. Bu beynin bu çalışma düzeyinde, serebellium özellikle, işte bu şartlanmaların yerleştiği, değer yargılarının yerleştiği, deneyimlerle, tecrübelerle edindiğin bilgilerin yerleştiği alandır arka beyin.

 

Amigdala ise, sendeki korkuların kaynağıdır. İnsanın hayatta kalmasını sağlayan organ, şundan(sanırız el tırnağını gösteriyor olabilir) daha ufak olan amigdaladır. Ateşte yanma, suda bağulma, herhangi bir tehlikenin sana zarar vereceğini düşünme gibi bütün işlevler, seni tehlikeden sakındırtan bütün işlevler amigdaladan kaynaklanır. Eğer bu amigdala, zayıf olursa, zayıflarsa, bazılarında zayıf ve daha küçük oluyor normaline göre, o zaman seri katiller, psikopatlar, öldürme duygusu güçlü mahluklar meydana geliyor. Bunlar bilimsel olarak tespit edilmiş, ispatlanmış şeyler. Şimdi, bir, sana dışarıdan herhangi bir olay herhangi bir veri geldiği zaman, sen ona hemen cevap vermek istersin. İşte senin bu hemen cevap verme olayı, serebelliumla amigdala arasındaki iletişimin sonucu, amigdaladan çıkan karardır. Fakat amigdaladan çıktığı için senin o kararın genelde duygusal karardır. Eğer, o, beyinde o fikir, amigdaladan kaynaklanan o fikir meydana geldiği anda, hemen onu uygulamaz, biraz durur düşünürsen, bu düşünme dediğin devrede frontal korteks devreye girer. Frontal korteksin işlevi, beyindeki bütün veri tabanını tarayarak, beyinde mevcut olan ilme göre, o davranışa nasıl tepki verilmesine karar vermektir. O zaman eğer o devreye girmişse, amigdalanın hükmüyle hemen acil karar vermeyip de, belirli bir bekleme ve düşünme devresi geçirmişsen, senden çıkan karar, akılcı, mantıklı bir karar olur, doğru bir karar olur. Aksi takdirde duygusal karar vermiş olursun. Amigdalanın frontal korteksle şartlanmalara dayalı duygusallığınla verdiğin karar sonucu sana pişmanlık ?getirir. Duygusal kararların tamamı amigdalaya tabi olmaktır. Dindeki tabiriyle amigdala şeytandır. Derlerki acele et şeytandandır, teeğeni rahmandandır. Amigdala şeytan olarak nitelendirilmiştir, çünkü seni duygusal karara iter. Frontal korteks rahman diye nitelendirilmiştir, çünkü sendeki rahmani özellik, yani ilim özelliği frontal korteksin çalışmasının sonucudur.

 

İşte beyindeki bu işleme mekanizması, bir tam otomasyon içinde çalışır. Yani buraya ne koyarsan onun sonucunu alırsın. Sistemde hokkabazlık, sihirbazlık, değnek, mucize bilmem ne yok. Sistemli bir mekanizma çalışır. O dişlinin karşısına hangi dişli gelmişse onu döndürür. Buraya ne gelirse onun neticesi burda oluşur. Duymadığın bir şeyi bilmezsin, duyduğun bir şeyi de duymamış olamazsın. Gördüğün şeyi görmemiş olamazsın, mümkün değil, beyne girmiştir. Beyne yanlış veriler sokmuşsan, o yanlış verilerin sonucunu otomatik olarak yaşarsın. Sistemde, doğada acıma yoktur. Her canlı diğer canlıyı yer. Öyle sistem kurulmuştur. Sistemde mazeret yoktur. Ben buradan düşünce öleceğimi bilmiyordum diye 5. kattan, 10 kattan aşağı atlarsan gidersin. Bilmemen sistemi, mekanizmayı değiştirmez. Sistemde mazeret ve sistemde bahane yoktur. Sistemde bahane yoktur. Ya onu uygularsın sonucunu alırsın, ya uygulamazsın sonucundan mahrum kalırsın. Dışarıdan sana verecek bir tanrı yok. Biraz evvel konuşmamın en başında anlattım.

 

Allah ismiyle Kuran’da bir incelik vardır. Şimdi oraya birazcıak ?gireyim. Kuran’ın çok önemli bir inceliği vardır. Hz.Ali’nin bir sözü var. Hz.Ali benim ceddim. Bir sözü var, diyorki, “Kuran’ın sırrı Fatiha’da; Fatiha’nın sırrı Besmelede; Besmele’nin sırrı B’de dir” diyor, “Ben o B’nin altındaki noktayım” diyor. B sırrı çok önemli bir sırdır. Bütün tasavvuf ehlinin, maneviyat ehlinin o mertebeye ulaşmasına erdiren sırdır. O sır nedir? O sır, Allah adıyla işaret edilenin varlığının, senin beyninde, varlığında olması, senin onu keşfedip ona ermen halinde, senin için cennet olayının sözkonusu olabileceğidir. Kuran’ın sırrı Fatiha’dadır, Fatiha’nın sırrı Besmelededir sözündeki incelik de, Besmele nasıldır, Bismi Allah, Bismi Allah, Rahman ve Rahim. Şimdi bakın Kuran’da, ne diyor Besmelede, ismi Allah olan. Dikkat edin burası ince bir nokta, ismi Allah diyor. Orda billah diye girmiyor, ismi Allah diyor.

 

Size dediler ki, beni tanımıyorsun, görmüyorsun, bilmiyorsun, Ahmed Hulusi var. Ahmed Hulusi ismi sana ne anlatır, hiçbir şey, tanımıyorsun, bilmiyorsun, kitabını okumamışsın, bir şeyden haberin yok, sadece isim duydun Ahmed Hulusi. Bu isim sana şunu anlatır. Ahmed Hulusi ismiyle işaret edilen biri var, ama ne? Uzun mu, kısa mı, ince mi, kalın mı, bilgili mi, bilgisiz mi, korkak mı, cesur mu, hiçbir şey bu ismin altında yoktur. İsim sadece o objeye, varlığa işaret eder.

 

Kuran da “ismi Allah” diye başlıyor. “İsmi Allah” sözünün inceliği, Rahman ve Rahim’de gizli. Ve bütün Kuran’da gizli. Kuran’da diyor ki “Ben size şah damarınızdan daha yakınım.” Şah damarı ne, bu. Şah damarından daha yakın olan neresi var? Beyin. Ben senin beynindeyim diyor. Ama geldiği devirde beyin bilinmediği için, beyin ismi geçmiyor, beyne işaret eden beyini besleyen en yakın şeye işaret ediliyor. “Şah damarından da yakınım” Şah damarından yakın olan ne var? Beyin. Çünkü beyin, Allah adıyla işaret edilenin bütün isimlerinin, özelliklerinin ta kendisi. Onun içinde Allah diyor ki “Ey kulum ben sendeyim, sen kiminlesin?” Allah adıyla işaret edilen, bütün varlığıyla, özellikleriyle senin beyninde mevcut. Ama sen kendi beyninde ve beynindekinin farkında değilsin. Dışarıdaki bir dünyada yaşıyorum, dışarıdakilerle beraberim zannı ve hayali içindesin. Onun için Kuran diyor ki, onlar boş zan ve hayaller peşinde koşuyorlar, Allah’a dönseler, onlar için çok daha hayırlı olur, diyor. Allah’a dönmekten murat ne? Allah mekanı olan bir tanrı değil. Nerde Allah? Senin beyninde, bütün özellikleriyle var.

 

Duayı kime yapıyorsun? Allah’a yapıyorsun değil mi? Akşamleyin yatıyorsun, yatmadan evvel diyorsun ki sabah saat 6’da kalkayım, 8’de kalkayım, 5’de kalkayım diyorsun. Bu 5’te kalkayım sözüyle nereye komut veriyorsun, yöneliyorsun? Beynine. Beynin de sana sabah saat tam 5’te icabet ediyor, şak diye gözlerini açıyor musun? Açıyorsun. Ben bütün dualara icabet ederim diyor mu, diyor. Duaya icabeti nereden yapıyor? Dua niye? Dua ederken beyninden geçirmiyor musun onu? Beyninde düşünmüyor musun? Beyninden istemiyor musun? Evet. Beyin de sana onu, icabet ediyor, getiriyor. Çünkü beyin dediğin, yani o dalga yumağı dediğin şeyin hakikatı işte o Allah esması diye anlatılan özelliklerin bir dalga yumağı şeklinde sende varoluşu. Bütün insanlarda bu var.

 

Ama sen herhangi bir şekilde, o kendindekinden ayrı düşmüşsün. Şeytana tabi olmuşsun. Şeytan ne? Bedenin senin. Şeytan senin bedenin, çünkü beden sana, kendini beden kabul ettiriyor ve kendindeki Allah’tan seni ayrı düşürüyor. Kuran’da beden için 3 tabir geçer, enam der, hayvan der; dabbe der topraktan olduğu için, dabbe tabirini kullanır; şeytan der, sana yanlış fikir, tersine fikir verdirdiği için. Çünkü bu ikinci beyin, bütün verileriyle senin beynine hükmediyor, sende hayvansal istek ve arzuları oluşturtuyor, bedenine dönük bir yaşama seni çekiyor, dolayısıyla da şeytan. Second brain. İşte dualarına icabet eden senin varlığında, beyninde mevcut. Senin beynin Allah’tan ayrı düştüğün için, kendi hakikatındaki Allah’ı bilemediği, bulamadığı için, aldığın video klipleri gerçekmiş gibi kabul ederek çöplük yerine çevirmiş. Bu edindiğin bütün verilerin hepsi ölüm dediğin olayla birlikte yok olup gidecektir.

 

Ölüm kendi orjin hakikatını, bedensiz varlığını yaşama halidir. Onun için Kuran, “Ölüm tadılır” der. Niyazi Mısri de “Ölen hayvandır, İnsan ölmez” Bütün o geçmiş zevatın şiirlerini oku, bedenin hayvan olduğunu, bedene tabi olarak yaşanmaması gerektiğini, senin insan olan hakikatını bulman gerekliliğini anlatır. İyi olmak, doğru olmak, dürüst olmak, bunlar hayvanın terbiyesi ile alakalıdır. Bunların terbiye edilmesi, hayvanın rahat yaşamasını sağlar, insanı bulmanı değil. İnsanın insanlığını bulmak, Allah’ı bulmak demektir. Allah’ı varlığında bulmak demektir.

 

Öyle ki ben, kulum nafilelerle, yararlı çalışmalarla bana yaklaşır, ben onun görür gözü, işitir kulağı, tutar eli olurum diyor. Yani artık beyninde hükmeden, ikinci beynin değil, şeytanın olan amigdala, seni duygusallığa çeken amigdala değil, beynindeki o ilahi isimlerin özellikleri olan Allah’ın kuvveleri olur. Allah’la görürsün, Allah’la işitirsin, Allah’la tutarsın, Allah’la yürürsün. İşte din budur. Rasulullah bunun için gelmiştir. Hz.Ali’den başlayarak, bütün o zincir, bu hakikatı insanlara anlatmak için uğraşmışlardır.

 

Ama bütün bunların anlatılmasına rağmen, ama bilgisizlikten, ama cahillikten, ama başka sebeplerden, insanlar kendi hakikatlarının bu olduğunu fark etmeyip, bu hayvan bedeni kendi bedenleri ve kendileri zannederek, bedenin istek ve arzularına göre yaşamlarını düzenleyerek, hakikatlarını elde edememiş, o hakikatı yaşayamamanın sonucunda da beynine soktuğu yanlış değerler yüzünden cehennem olayını yaşamağa başlamışlardır.

 

Şu anda Dünya üzerinde yaşayan bu orjin insan yumakları, yani beyin yumağı dediğimiz ruh diye tanımlanan yapılar, beden bittikten sonra Dünya’nın manyetik çekim alanı içinde yaşamağa devam ederler. Ama Dünya’yı göremezler, çünkü algılama, beyne, o yumağa sinyal ileten, dalga ileten bölüm gitmiştir. Onun içinde Dünya’yı göremeden, Dünya’ya dair bilgi alamadan, Dünya’nın manyetik kuşağı içinde yaşarlar. Ne zamanki Güneş büyümeye başlayacak, Güneş büyüyecek, büyümeye başlayacak, büyümeye başlayınca Dünya’yı eritecek. Dünya eriyip su damlası gibi yok olup gidecek. O zaman, bütün Dünya’nın çekim alanına bağlı olan ruhlar Güneş’in içinden geçecek, Güneş’e gidecek. Onun içindir ki Kuran derki “Herkesin güzergahı üzerindedir Cehennem” der. Rasulullah hadisinde derki “Kıyamet koptuğu zaman, cehennem yetmiş bin melek tarafından çekilip getirilir, Dünya’ya bir mil mesafeye kadar gelir, Dünya eriyip su damlasının eriyip buhar oluşu gibi buhar olur ve bütün insanlar cehennemin içinden geçerler. Kimi orda kalır, kimi geçer gider cennete gider.”

 

Ben 1985’te bu olayı yazdığım zaman, millet ayağa kalktı, olmaz böyle şey dedi. Şimdi bugün bütün programlarda Güneş’in büyüyüp Dünya’yı yutacağını gösteriyorlar. İşte Rasulullah, Rasulullah irsal olmuş, Allah’ın irsal olan, yani Allah isimlerinin-özelliklerinin açığa çıktığı mahal demek Rasulullah. Yani Kuran dışarıdaki bir tanrıdan gelmedi ona. Kendi varlığındaki ilahi ilim, onun beyninden açığa çıktı. Bu ilahi ilmin açığa çıkma kuvvesinin adı Cebrail. Dolayısıyledirki bu ilahi ilmin açığa çıkışıyla onu Rasulullah diye tanımladık. Ve bu ilahi ilim olan Kuran bize bütün bu sistemi anlatıyor. Ama neyle anlatıyor? Mecazla anlatıyor, işaret yollu anlatıyor. Niye, çünkü o günün şartlarının ilmi buna müsait değil. Mecaz anlatmak zorunda.

 

Seni aldım, interneti kullanıyorsun, bilgisayarı kullanıyorsun, Japonya ile görüşüyorsun, görüntülü görüşüyorsun, konuşuyorsun, televizyonda seyrediyorsun. Şimdi ben seni aldım 200 sene evvelki Japonya’ya, Çin’e, Afrika’ya, Suudi Arabistan’a, bir yere götürdüm, bir toplumun içine bıraktım. Sana diyorum ki, onlara, interneti, bilgisayarın nasıl çalıştığını, nasıl görüntü ulaştığını, bilgisayar tuşlarına bastığın zaman elektriğin nasıl dalgaya dönüştüğünü, nasıl wireless gittiğini, uyduya nasıl gittiğini, uydudan nasıl çözüldüğünü, ekranda nasıl çıktığını anlat. Sen bunu gördün, biliyorsun nasıl olduğunu. Anlatabilir misin onlara, nasıl anlatırsın. İmkansız. İşte Rasulullah da Allah ilminin kendisindeki açığa çıkışı ile bütün bu Kuran’da anlatılan ve şu anda size anlattığım sistemi gördü, okudu ve onu mecaz yollu, işaret yollu, misal yollu anlatmak zorunda kaldı. Eğer o misalleri, mecazları çözersen bu anlattıklarıma gelirsin. Çözemezsen, o misalden yola çıkarak, o misallerden yola çıkarak, nereye varırsın. Şimdi sen gittin 200 sene önceki yere, onlara bu olayı misal yollu anlattın değil mi. Nasıl anlatacaksın, vereceksin bir misal. O verdiğin misal ile bu işin orjinali ile alakası var mı? O misale göre, onlar nasıl bir şey hayal edecek? Onların hayal ettiği ile bu realitenin ne alakası var? İşte sende Kuran’daki mecazları okuduğun zaman, kendi hayaline kafana göre, işte yukarıda tanrı var, burada Peygamberini seçmiş, burada Cehennem var, buradan istediğini alıp buraya atacak, bilmem ne değil. Hayali olaylara göre kafana yön verirsin. Bunun içindir ki olayın ne olduğunu iyi anlamak lazım. Şimdi Kuran ile yani o açığa çıkan ilahi ilim ile sana günde enaz 5 vakit namaz söylenmiş, en başta zikir söylenmiş. En başta zikir söylenmiş, ondan sonra namaz söylenmiş, oruç söylenmiş.

 

Şimdi zikirden başlayalım. Zikir nedir, şu tespihi eline alıp belirli Allah isimlerini tekrar etmek demektir. Şimdi ne oluyor. Sen bu tespihi eline alıp belirli isimleri tekrar etmen demek, beyninde beyin hücreleri arasında bir elektrik üretmen ve o beyin hücresinde üretilen elektriğin o dalga boyunun, diğer dalga boylarını o frekansa programlaması demektir. Dolasısıyledir ki sen Allah’ın belirli isimlerini mesala Mürid ismini, Allah’ın Mürid ismi var, yani bu Mürid ismi Allah’ın irade sıfatının adıdır. Allah’ın irade sıfatı demek, senin beynindeki irade gücü demektir. Sen birtakım şeyleri bilirsin, ama birtürlü içinden gelipde uygulayamazsın, yapamazsın. Niye. İraden zayıf. Halbuki sen hergün belirli bir sayıda bu Mürid ismini tekrar ettiğin zaman, beyinde o irade fonksiyonunun açığa çıkacağı alandaki dalga boyunu arttırmış ve o alanda diyelim ki 500.000 hücre çalışırken, o alanda sen 1.000.000, 5.000.000 hücreyi devreye sokmuşsundur, 5.000.000 hücre o alanda çalışmağa başlamıştır. Ve kısa bir süre sonra, birkaç ay sonra ben bunları yapamıyordum, bunlar bana ağır geliyordu, zor geliyordu, halbuki şimdi çok kolay geliyor, yetmiyor durumuna girersin.

 

Ben 1980 kaçlarda bilmiyorum, 80 başlarında galiba. Bunu İnsan ve Sırları kitabında yazdım ve dedim ki, bir insan için Dünya’daki en önemli çalışma zikirdir. Çünkü beyni çalıştıran tek olay. Onun için “Velezikrullahu ekber” “Allah’ın zikri ekberdir” denmiştir. Beynindeki kapasiteyi arttıran yegane şey zikirdir. Ondan sonrası ne. Zikir böyle. Allah’ın isimlerinin zikri. Dua. Dua nedir? İşte biraz evvel söyledim. Nasıl ki beni 5’te kaldır komutu beyne veriliyorsa, dua da kendindeki ilahi güçlerin açığa çıkmasını taleptir. Sen beyne dünyalık talepte bulunursan, yani sen Allah’tan dünyalık bir şey istersen, para istersen, mal istersen, karı istersen, çocuk istersen, şöhret istersen, nam istersen beyin sana onu kolaylaştırır yolunu açar. Allah’ı istersen Allah’ın yolunu açar. Allah bütün dualarınıza icabet edicidir diyor. Allah nerden açığa çıkıyor, beyninde açığa çıkıyor. Dolayısıyla senin isteğin ne, Allah’ı istiyorsan Allah’ı bulursun, belanı istiyorsan belanı bulursun. Belanı bulmak demek, dünyaya yönelmiş olup dünya ile meşgul olmak demektir, kafanı dünyanın meşgul etmesi demektir.

 

Sana belirli bir süre verilmiş, gelmişsin Dünya’ya. Denmiş ki bak bu oda temelinden külçe altın dolu. Bu külçe altından dilediğin kadarını al. Ölümle birlikte bu kapı kapanacak. Sen şimdi burada bu kadar külçe altın dururken, buradan bir tane hadi hatır için almışsın, ondan sonra buraya dalmışsın, çoluk çocuk ile meşgul olmuşsun, işle meşgul olmuşsun, gelen gidenle meşgul olmuşsun, bilmem ne ile meşgul olmuşsun. Arada biri zorlamış, hatırlamışsın, ?ha bir tane daha almışsın. Derken bir bakmışsın, ömür bitmiş, elinde iki tane ya var ya yok. Halbuki sana ömür boyu istediğin kadar al dediler.

 

Allah sana bütün kendi esmasını ve güzelliklerini beynine bağışladı, bul ve seninle olayım dedi, sen tuttun O’na sırt çevirdin, dünyada yarın kesin olarak bırakıp gideceğin şeylere sarıldın, onları edinmeye çalıştın. Eee bunun sonucu ebedi yanmak değil midir? Bunlar elinden gidip, bütün bunlar elinden gidip, neyi kaybettiğini de gördüğün zaman, o yanmayı anlayabilir misin acaba? Nasıl yanacaksın. Kaybettiğin nasıl sonsuz bir hazine ve sarılıp en büyük değerlerle kucaklayıp ayrılmamak için kucaklayıp mücadele verdiğin nesnelerin hepsi de gitti, bitti. Ne mal kaldı, ne karı kaldı, ne çocuk kaldı, ne şu kaldı, ne bu kaldı. Ne anne, ne baba, ne kardeş, hiçbiri yok, bitti, hepsi gitti. Bunların hepsi hayvanın yakındığı. İnsan ise Allah, Allah’ı bulmak üzere var olmuş olan varlık. Allah seni kendisi için yarattı. Ben seni kendim için yarattım, sen kimlesin diyor. Bana yaklaşırsan senin gören gözün ben olurum diyor, işiten kulağın ben olurum diyor. Sen şu anda hayvanın kulağı ile algılıyorsun sınırlı, hayvanın gözü ile görüyorsun sınırlı, hayvanın ayağı ile yürüyorsun sınırlı. Allah diyor ki ben senin görür gözün, işitir kulağın olurum diyor. Sen O’na sırt çeviriyorsun, dünyada bırakıp gideceğin şeylere sarılıyorsun.

 

Eee Allah ebedi yakar mı? Allah yakmıyor, Kuran diyorki Allah size zulmetmez, sizi cehenneme atmaz, siz kendi kendinizi atarsınız diyor. Herkes kendi elleriyle yaptıklarının sonucunu yaşar, Allah kimseye zulmetmez diyor. Allah nasıl zulmetsin. Allah kendini vermiş, sende, ama sen O’nu inkar edip dünyada bırakıp gideceğin şeylere sarılmışsın ömrünü onlarla geçiriyorsun. Kafanı onlar meşgul ediyor, onlarla seviniyorsun, onlarla üzülüyorsun, onlarla ağlıyorsun, onlarla gülüyorsun. Ondan sonra bütün inandıkları sarıldıkları şeyler gözlerinin önünde hayal olur, heba olur gider diyor Kuran. Hiç Kuran’ı bu gözle okudun mu? Benim “Yansımalar” diye çevirdiğim Kuran mealini okudun mu? Bunların hepsi Kuran’da yazılı.

 

Şimdi bu durumda bu kişi Cehennem’de ebedi yanar mı? Ebedi yanar mı, yanacak, yanmaması diye bir şey olur mu? Bir anda yitirdi, her şeyi yitirdi, gitti, öbür yanda neyi kaçırdığını devamlı görüyor. Dünya’nın en büyük koşucusu, yarışçısı, şampiyonu olma imkanı varken, her şeyi olup da yatıp da kalmak nasıl bir ızdıraptır? Gelmişsin 17 yaşına, 18 yaşına, bulunduğun ortamda girdiğin şampiyonalarda en birincisin derken felç olmuşsun, ayakların tutmaz olmuş, tekerlekli sandalyedesin. Bunun çektiği ızdırabı bir düşün. Bu dünyadan ölümle birlikte beden işlevini yitirmiş, hayvan gitmiş, sen insan olarak ruh olarak kalmışsın, Allah’ın sana bahşettiği o kuvvelerin hiçbirini kendinde keşfedip açığa çıkaramamışsın, kendini bu kabul ettiğin için, bununla ilgili bütün çerçöp beyninde dolmuş, her an o videoları seyrediyorsun, anan, baban, karın, kocan, oğlun, kızın, çocuğun, bilmem neyin, bunların arasında ha babam o videolar arasında dönüyorsun. Ve bunlar sana hatırladıkça azap veriyor, üzüntü veriyor, çile veriyor, kabir aleminde kabir cehennemini yaşıyorsun. Değer mi? Değer diyorsan tercihindir, sonucunu da kendi ellerinle yaptığının sonucunu da yaşarsın. Ama sen bunun için gelmedin dünyaya, işte Rasulullah bunu söylüyor. Gelmiş geçmiş bütün evliyaullah bunu söylüyor. Gözünün önünde milyarlarca, milyonlarca insan gidiyor, parasını bırakıyor, malını bırakıyor, çocuğunu bırakıyor, ana-babasını bırakıyor, karısını-kocasını bırakıyor gidiyor, gözünün önünde görüyorsun. Sende bunları bırakacaksın, görüyorsun. Ebedi yaşayacağına inanıyorsun, iman ediyorsun. Ve bunlara iman ettiğin halde hala kafanda bu şartlanmalar dolayısıyla girmiş değerlerin peşinde koşuyorsun, ömrünü buna harcıyorsun.

 

Sana oruç tut diyor, niye oruç tut diyor. İkinci beynini, bu hayvan beyninin buradaki baskısın kesip seni düşünmeye, rahat düşünmeye sevk etmek için. Bu sana düşünme fırsatı vermiyor ki. Her an kendine dönük bir şeyler istiyor, bir düşün, sabah kalktıktan gece yatana kadarki davranışlarını düşün. Hep bu ikinci beynin bedene dönük istek ve arzularıdır kafandaki. Beynindeki o hakiki varlığını bulma yolunda, herhangi bir fikir düşünecek bir halin kalıyor mu? Hayır. Her an dışsallıkla meşgulsün. Senin kendine ettiğin zulmü, kendine ettiğin eziyeti, hiç kimse sana dışarıdan yapamaz. Dünya’nın en büyük kötülüğünü sen kendi kendine yapıyorsun.

 

İşte Rasulullah’ın din olarak, evliyaullahın tasavvuf olarak anlattığı bütün realiteler, şu anlattığım gerçekler üzerinedir. Ama bu şekilde bilimsel olarak olayın o gün anlatılması mümkün olmadığı için, bunu çeşitli hikayelerle, mecazlarla, işaretlerle anlatmışlar. Ama realite bu. Bugün artık olay inanç yönünden gitmiştir, bitmiştir. Yani eskiden bunlar anlatılamadığı için misal ile anlatılmış, buna inan denmiş. Dünya hayal dünya denmiş, geçici dünya denmiş, boş dünya denmiş, inan buna denmiş, ama ben sana diyorum ki, izah ediyorum, bilimsel olarak izah ediyorum, bu gördüğün her şey gerçekte beyninin içindeki bir hayalden başka bir şey değil. Geliyor bu dalgalar, beyninin içinde çözülüyor ve beyninin içinde görüyorsun. Yani sen her an bu beyninde, hani tiyatro salonunda büyük bir tiyatro salonunda, nasılki tiyatronun en arkasına oturur da ordan sahneyi seyredersin. Aynen bunun gibi beyninin içinde biryerde oturuyorsun ve beynine gelen bütün bunları, beyninin içindeki bir dome (kubbe) bir sinemada seyrediyorsun. New Jersey’de Dome (Dom aymeks) var, biliyor musun? Gittin mi? Nerdeydi o, şeyde, …city’de miydi, sahilde Manhattan’ın karşısında. Jersey tarafında. O cadde üzerinde Dome aymeks var, Dome aymeks’e bir git. Git herhangi bir orda filmi seyret. Kubbe böyle. Çok güzel, onu görmen lazım, çünkü onu gördüğün zaman, o işte o senin kafanın içinde seyrettiğin şu dome olayının bir misali. Sen de şimdi şu anda dome olarak görüyorsun her şeyi. Ve sen şu anda zannediyorsun ki ben dışarıyı görüyorum. Hayır dışarıyı görmüyorsun. Bu bilimsel olarak ispatlanmış gerçek. Sen beyninin içinde oluşan hayali görüyorsun.

 

Dolayısıyla senin sarıldığın, sahip olmaya çalıştığın her şey beyninin içindeki bir hayalden başka bir şey değil. Bu hayal dünyasının seni sınamasından, ikinci beyninin seni esir almasından hürriyetini elde etmedikçe Allah’a eremezsin, Allah’ı bulamazsın. Allah’ı bulamadığın zaman da yaşamın geleceğin senin cehennemdir. Sen istediğin kadar, iyi ol, dürüst ol, namuslu ol, bilmem ne ol, hiç fark etmez. Bunların hepsi hayvanla alakalı şey. Sen Allah için yaratıldın, Allah’ın özelliklerini yaşamak için varsın. Allah’ın halifesi olarak yeryüzünde varsın. Allah’ın halifesi olarak yeryüzünde, yeryüzü neresi arz. Kuran’ın arz diye bahsettiği bedendir. Sema da senin orjin beninin timsalidir. Allah arşın üstündedir dediği zaman, senin beynindeki dalga boyutunun üstündeki ilahi kuvve boyutudur. Bunların hepsi seni anlatır. Kuran’daki anlatılan bütün misaller, hepsi sendeki kuvveleri anlatır. Ay diye anlatılan amigdaladır. Güneş diye anlatılan frontal kortekstir. Yoksa niye Kuran tutup da Ay’ı, Güneş’i, yıldızları anlatsın, ne alakası var. Kuran insanı anlatmak için geldi diye konuşuyoruz. Kuran insanı anlatmak için geldiyse, Kuran’daki bütün anlatılanlar, nasıl enam derken bedeni kastediyorsa, arz diye bahsederken bedeni kastediyorsa, sema diye bahsederken beyni-dimağı kastediyor.

 

Yani kısacası, ya beyninin içindeki hayal dünyasında yaşadığını ve yarın seninle olmayacak birtakım çerçöple beynini fuzuli yere doldurduğunu, bunların hiçbirininde yarın kalmayacağını ve Allah’ı bulamadığın takdirde, kendindeki o ilahi, beynindeki o ilahi kuvveleri, dalga yumağı olan ölümsüz olan, ruh diye bahsedilen yapındaki ilahi kuvveleri bulamazsan ebedi cehennemi yaşayacağını bileceksin. Ondan sonra ne dilersen yap kardeşim, beni enterese etmez. Ben ne hocayım, ne şeyhim, ne alimim, ne bilmem neyim. Ben Allah’ın basit bir kuluyum. Biraz bu konuları araştırdım, inceledim, sorguladım, bu kitapları yazdım. Fikirlerimi paylaşmak, Allah’ın verdiği ilmin zekatı olsun diye, geçer giderim. Nesin sen, Ahmed Hulusi diyorlar bana, o kadar. Ben senden karşılığını da beklemiyorum, istemiyorum. Bu güne kadar da kimseden bir şey istemedim, almadım. Kitaplarımdan da bir kuruş para almam. Ama ben sana, işin hakikatını, bildiğim hakikatını anlattım. İster git dünyana dön, dünyanı yaşa, sonucuna katlan, istersende aklını başına al, bu dediklerimin doğru olup olmadığını araştır. Eğer dediklerim doğruysa buna kanaat gelir sende ona göre yaşamına yön verirsin. Yoksa bu şekliyle gidersen, ne olacağına sen karar ver. A.H

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.