Sorumsuzca öldür, dilediğince yönet-1

Sorumsuzca öldür, dilediğince yönet-1 DİN
1,0
23.11.2015 21:39:56
A+ A-

Allah evreni yaratan mutlak güç olarak dinin temel dinamiği tüm dinlerde. İnsanlığın bilinen ilk dönemlerinden beri var olan dine yaslanarak güç alma ve insana hem de yeryüzündeki tüm varlıklara dilediği gibi davranma konusunda özel kurallar geliştirdi yönetenler. Elde ettiği gücü kaptırmak bir yana, zayıflamasına neden olabilecek arayışları bile yaratıcıdan aldığı (nı var saydığı) güçle ağır biçimde cezalandırmaktan kaçınmadı. Öyle ki kutsalı ile ilişkisinde hayvanı kurban etmek bir yana; insanı hem de kendi çocuğunu bile kurban etmekten kaçınmadı. Doğal olarak bu durum başka canlılara karşı denetlenemez, sınırlama gereğini ortadan kaldıran ve onların kendileri olmaktan kaynaklanabilecek haklarını yok saymanın yolunu açtı.

Bin yıllar boyu devam eden ve çoklukla insanları sınıflara ayırarak kategorize eden bu yaklaşım sözde (çoklukla) dünyada ve (kimi zaman sadece) ahirette insanı mutlu etmeyi hedeflerken dünyayı birilerinin sınırsız gücüne dayalı zulüm düzenlerine dönüştürdü. Kolay değil, evrenin en büyük gücünün yeryüzündeki gölgeleri(temsilcileri) her ne derse ve her ne yaparsa doğru olmalı, bilinmeyen biz sıradan insanların akıl erdiremediği bir derin hikmete dayanıyor olmalıydı. Öyle ki din adına daha önceden deklere edilen kurallar bile onları sınırlamaktan, onları durdurabilmekten uzak kaldı. Yetmedi, dinin zahir yönü, batın yönü dendi. Siz sıradan insanların batın(gizli) olanı kavrayıp, fikir yürütmeniz mümkün değil dendi. Bu nedenle "Ya sözümüzü dinleyip uslu çocuklar gibi itaat edin, ya da kılıcın can alıcı tadına bakın!.." dayatması toplumun önüne kondu.

Zamanla evrimini sürdüren din, batı dünyasında kilise kurumu etrafında kenetlenip, cennetten tapular dağıtma kıvamını yakaladığında bile ciddi bir tepkiyle karşılaşmadı. Öyle ya Tanrı'ya isyan hangi şeytan düşüncelinin aklını çelebilirdi. Krallara bile diz çöktürüldü, kış geceleri aforoz edilmekten kurtulmak için kilise bahçelerinde bekletildi. Romanın etki alanı olan bölgelerde bunlar yaşanırken, Bizans'ın etki alanında daha akıllıca bir yol tutturmuş olan kraliyet dini doğrudan kendi kontrolü altına almayı becermişti. Sonrasında hem Hristiyan hem de Emevilerle birlikte tüm Müslüman dünyasını kasıp kavuracak olan idarenin dini kendi denetimi altına alması süreci yaşandı. Artık din, doğrudan padişah(ya da kralların) buyruklarının kutsal birer emre dönüştürülmesinin aracıydı. ".Sizden olan emir sahiplerine itaat edin. KURAN: NİSÂ-59. ayet" niteliğindeki hükümler zayıf kitlelere karşı acımasızca kullanıldı. Siyasi otoriteye karşı duruş hem Allah hem de padişaha(krala) isyan niteliğine büründü. Artık yönetimden dolayı haksızlığa ve zulme uğradığını düşünen insanların işleri bir hayli zordu.

Martin Luther (10 Kasım 1483 - 18 Şubat 1546[1]) Alman keşiş, teolog, toplumun ve devletin din kurallarının denetimi dışında yönetilmesi, Hristiyanlığın yeniden biçimlendirilmesinin yolunu açarken batı dünyasına belki de kendi hayalini aşan bir katkıda bulunacaktı. Bu çalışmanın sonucunda Avrupa ülkeleri kendilerini toplum tarihi açısından kısa sayılabilecek bir süreçte kendilerini toparladı. Kilise dar bir savunma alanına çekilerek devleti yönetme iddiasını bir tarafa bırakırken, kıta Avrupa'sında hızla gelişen bilim ve teknoloji güçlü ve emperyal devletlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Din artık yeni keşfedilen kıtalara yayılırken kapitalist uygulamaların ilahi payandası rolündeydi.

Her ne kadar İslam'ın idari yapılar tarafından kullanılması daha çok Osmanlı-Bizans ilişkileri doğrultusunda geliştiği tarzında yorumlar olsa da İslam toplumunda asgaride bunun Emevilerle başladığı, saltanatın oluşmasının bunun temel belirleyicisi olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Ne de olsa dördüncü halifenin öldürülmesiyle birlikte "Asrı Saadet'in" bittiği konusunda fikir birliğinin olduğu açıktı. Tabi kimsenin aklına dört halifeden üçünün suikast sonucu öldürüldüğü bu asrın nasıl olur da mutluluk asrı olabileceği sorusunu sormak gelmiyordu. Kabul etmek gerekir ki bu tanımlamam elbette ki yerinde bir tanımlama değil, muhakkak ki pek çok kişi benzer düşünceler geliştirmiş olmalıdır. Ancak gündeme yaygın ve güçlü bir söyleyişle getirilen bir fikir olmadığı da açıktır.

Hristiyan toplumu gibi İslam toplumu da çaktırmadan dinle boğuşmanın sürecini sayısız mezhep ve tarikatlar yoluyla yaşarken, kendine bağlı farklı etnik gruplar arasında da şiddetli ve bol ölümlü saltanatı kurma ve yaygınlaştırma çabalarını yaşadı. Kardeşlerin katline dair dine uygunluk belgeleri düzenlendi ve uygulandı. Din adı altında saltanatını farklı coğrafyalara yaymak için sayısız savaşlara kalkışıldı. Yetmezmiş gibi İslam ve Hristiyan dinlerinin temsilcileri durumundaki siyasi otoriteler dünyayı kana boğan savaşlar üretmekten çekinmediler. Daha doğrusu toplumlarını bu savaşlar üzerinden dizayn ettiler. Artık onları durdurabilen tek şey savaş meydanlarında yenilmek ve yapabilirlerse tası tarağı toplayıp güvenli bölgelere doğru çekilmekti.

 

 

 

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.