Tanrı'nın varlığına inanmak ve Tanrının evini arayış

Tanrı'nın varlığına inanmak ve Tanrının evini arayış DİN
5,0
04.03.2014 11:00:57
A+ A-

(San Francesco del Deserto-6)

Tanrıya Kaybettik

San Francesco del Deserto adasındayım. Kendimize olan yolculuğumuzun ikinci gününde katılımcılardan biri burada bulunma nedenini söylüyor. Tanrının varlığını hissedemediğini, açıkçası onu aradığını, bulamadığını ve nasıl bulacağını da bilmediğini anlatıyor. Katılımcı oldukça kırgın bir sesle konuşuyor. Hayatı boyunca inanmak istediğini, ama asla bunu tam olarak başaramadığı söylüyor. Gözü kapalı inananların bunu nasıl başardığını bilmek istiyor.

Tanrı’ya inanç nereden başlar?

Paolo sözü alıyor ve birkaç cümle söylüyor. “fidati te stesso” e pregati, chiedi a Dio, basta chiedere, Dio ti aiutera’ sono sicurissimo che Dio ti aiutera’”. Kendine güven ve sadece dua et, ibadet et ve Tanrı’dan yardım iste. Kesinlikle eminin ki O sana yardım edecek.” Sonsuz bir güven duygusu için gözlerinle görmesen de sadece bir cümleye inanman gerek. O seninle o senin yanında. Endişe etmeyi bırak ve tamamen ona yoğunlaş. Sen eğer onu aramaya çıkarsan o seni muhakkak bulur.

Rahiplerle Tanrı üzerine yaptığımız sohbetlerde inanmak üzerine konuşuyoruz. İncil’den bölümler okuyor bize rahip Felice. İnanmak için gözümüzle görmek mi gerekir? Sadece istemek ve dua etmeye başlamak inanmaya ne kadar yardımcı olur?

Konuşmak yerine dinlemeyi ve duyduklarımın bana neler düşündürdüğünü, benim Tanrı’ya bakış açımın nasıl olduğunu anlamaya çalışıyorum. Tanrı her zaman bizimle mi? Ya da belki de hiç olmadı ve biz bu evrenin doğal dengesi içinde mi var olduk?

Çocukluğumun başka bir evresine yoğunlaşıyorum; Tanrı ile küs olduğum zamanlara. Ben Tanrı’yı bazen kaybettim. Bazen onun beni unuttuğunu düşündüm. Bazen de bana kızgın olduğunu ve hiç yardım etmediğini düşündüm. Fakat bunların üzerinden çok yıllar geçti ve bu yıllar içinde Tanrı’nın aslında beni anladığını, sevdiğini ve beni olduğum gibi kabul ettiğine inandım. Tanrı aslında hep benimleydi. Paolo’nun derin bakışları ve insanı sürekli düşünmeye sevk eden cümleleri bana esasında ne düşündüğümü fark etmemi sağlamıştı. Tanrı aslında hep benim tanrımdı, hepimizin Tanrısıydı. Dinler, eğer ona ulaşmak için bir yol ise bulunduğum coğrafyada ona ulaşan yol neyse o yolu kullanmak yeterliydi.

Tanrının Evi neresi?

Tanrı ile bir derdim yok aslında. Tanrı’yı çok seviyorum ve onun varlığını hissetmek bana kendimi iyi geliyor. Ancak O varlığa her zaman yakın olamıyorum. Binlerce yıl binlerce kültüre, dile, dine ev sahipliği yapmış Anadolu’da kendime ait bir yer arıyorum. Kendimi Tanrı’ya daha yakın hissettirecek bir mekân arıyorum. Fakat Tanrı’yı da işte hep o aradığım mekânlarda kaybediyorum. Bir kadın olarak kendimi yalnız hissettiğimde, kanatlarım kırıldığında bana manevi haz verecek o kapıların nerede olduğunu düşünüyorum. Ben bir kadın olarak kendi başıma bir camii’ye girip orada bir köşeye oturup sessizce otursam ya da dua etsem, Tanrı’ya yakın olmak istesem onu orada bulup bulmayacağımı düşünüyorum. Ya da onu orada aramama kimlerin neler diyeceğini düşünüyorum. Eğer çok küçükken bana Camii ne diye sorulsaydı? Muhtemelen içine erkeklerin girebildiği bir yer olarak yanıtlardım. İçine hiç giremediğim için de gerçekte ne olduğuna cevap veremezdim.

Kadın olmanın verdiği engeli de bir köşeye bıraktığımda beni bekleyen ikinci bir engelle karşılaşıyorum. Çok küçüğüm. Arkadaşlarım var onlar camiiye gidiyorlar; ama ben gitmiyorum. Kardeşlerim ve kuzenlerim de gitmiyorlar. Akrabalarımdan da kimse gitmiyor. Diğer çocukların annelerinin başı kapalı; Benim ailem başka ailelerden farklı. Bizim ailede ibadet anlayışı çok farklı ya da belki öyle bir anlayışa bile sahip olduğumuz söylenemez. Çocukluğumdan aklımda kalan günlük rutinimizin içinde babamızın getirdiği gazeteleri okumak, mahallemizin çocuklarıyla okuma yarışması yapmak, ablamın bana hediye ettiği Dünya Klasikleri serisini bitirme çabam, annemin elimize tutuşturduğu dantel, örgü işleri ile zorunlu vakit geçirmek gibi anılarım var. Tanrı ise bütün bunların içinde hala ne olduğunu çözemediğim bir yerde.

Yine bir gün çocukken ablamla yaptığımız bir sohbeti hatırlıyorum. Ablam bana bir gün dünyanın sonunun geleceğini söylüyor. İnanmaz bir şekilde bunun nasıl olacağını soruyorum. O da bana bildiklerini anlatıyor. Sonra uyumaya gidiyorum ve ağlamaya başlıyorum. Hem de çok ağlıyorum. Tanrım neden dünyamızın sonunu getiriyorsun? Biz sonra ne yaparız diye çok ama çok üzülüyorum.

Tanrı aklımda soru işaretleri bırakmaya devam ediyor.

Geçmişten bir anı aklıma geliyor. Yaşlı bir amca hatırlıyorum. Hayır, efendim diyor. Onlara cennete gidemezler diyor. Kuran’da açıkça belirtiyor diyor. Cennet’e nasıl giriliyor? O amcanın dediklerine göre benim tanıdığım çoğu kimse cennete giremiyor o halde diyorum. Cennete gidebilenler ve gidemeyenler arasında ikiye bölünüyorum. O amca cennetin anahtarını elinde tutar gibi kendinden emin ve uzun cümleler kuruyor. Onu o cennetten kovduklarına şikâyet etmek istiyorum. Bu amca bizi cennete almıyor işte diye onu parmakla göstermek istiyorum. Çok küçüğüm dedim ya, anlamaya çalışıyorum o açıkça ortaya konulamayan farklılıkları.

Bir yangın ile Tanrı’dan bir kez daha uzaklaşmak:

Tuhaf bir sessizlik hâkim, yüzlerde bir endişe, bir ağlamaklı hal var. Eve gidiyorum. Televizyon açık. Bir topluluk görüyorum. Etraf polisle dolu, birileri bir otelin önünde toplanmışlar. Otelde yangın var. İçeride çok kişinin olduğu söyleniyor. Saatler boyunca o televizyon başında gelecek yeni haberleri bekliyoruz. Gözyaşları birbirine karışıyor. Dindar oldukları söylenen, sakallı, sarıklı adamlar sloganlar halinde otelin önünü tutmuşlar. Yavaş yavaş camları da kırıyorlar. Çok öfkeliler. Oteldekiler içinde bizim de bir akrabamız varmış. Tanıdığım herkes endişe ile gelecek haberleri bekliyor. Gün sonunda Muhlis Akarsu ile birlikte 37 kişinin yanarak can verdiğini öğreniyoruz. 37 kişiyi yakanların Tanrının evinden çıktıklarını okuyorum gazeteden. O günden sonra din benim için korkutucu ve siyah oluyor. Tanrı ile kavga ediyorum. İşte bu onunla ilk ciddi kavgam oluyor.

Anadolu’da açılan yaralar kolay kapanmıyor ve biz hep o yaralar için gözyaşı döküyoruz. Dini duyguları işte bu acı besliyor. O acıyı taşımasını bilmek, o acıyı unutmamak, o acıyı yaşatanlara karşı o acıya sahip çıkmak... Alevilik bu anlamda Hristiyanlık inancı ile benzerlik gösteriyor. Acı çeken kurtarıcı, acı çeken baş tacı, acı şeken şah ve o acıyla yas tutan insanlar.

Tanrının evi neresidir? Gönül nerede o hasretini duyduğu suya kavuşur? Gönlü besleyen o çeşme neresidir? Manevi hazzı sağlayan gönül evini arayanlar onu nerede buluyorlar? Ben bu anlamda daha fazlasını isteyenlerdenim. Daha büyük anlamlar yüklüyorum hislerime; ama benim hislerimin ortaya çıkması için bana duygu bütünlüğü sağlayacak mekânlara ihtiyaç duyuyorum. Bana ve aileme ait bir mekân yok yakınlarda. Diğer bütün mekânların ise başka sahipleri var ve biz o başkalarından farklıyız Peki, o halde Tanrının hangi evine gitmek gerekiyor bu manevi haz için?

Bununla ilgili etraflıca düşünmek gerekiyor. 3 yıldır başka bir kültür, başka bir dil ve başka bir dinin soluk aldığı bir yerde bulunuyorum. San Francesco del Deserto’da bulunma nedenlerimden biri o soluktan biraz alabilmek; ancak ben yola devam ederken yeni olana sarılan eskileri bırakanlardan biri değilim. Beni ben yapan köklerime kimsenin tahmin edemeyeceğinden çok daha fazla bağlıyım. Ancak yeni ve güven veren bir kapıyı da çekinmeden çalacak kadar cesaretliyim.

Benim Duam Neydi?

Kilisede “padre nostro” “babamız” adlı dua okunurken ben benim duam ne olacak diye düşünüyordum. Ben dinsel ritüellerle büyümedim. O nedenle benim duamı sadece ben bilirim. Ezbere cümleler kurmam ve Tanrı yine de benim dualarımı duyar. Çocukluk anılarıma gidiyorum yine. Aklıma ilk defa arkadaşımın annesinin ölüsünü gördüğüm gün ve sonrasında aylar boyunca yaşadığım korkular geliyor. Yaşadığım o travmayı atlatmama neden olan anı canlanıyor gözümde. Bir tanıdık elinde yeşil bir kitapla yanıma geliyor. Başını örtmüş. Elinde benim için de bir örtü var. Başımı örtüyor ve kitabı açıp içinden ne dediğini anlayamadığım bir dilde dualar okuyor. Dualar hiç bitmeyecek kadar uzun ve ben ne yapacağını bilemez biraz da utanır vaziyetteyim. Dua okuyor, arada bana dokunuyor derken beni bir uyku hali alıyor. Dualar eşliğinde uykuya dalıyorum. O günden sonra hiç korkmuyorum.

Dualar benim için gerçek bir terapi diyorum Paolo’ya. Alice ile konuşurken de burada olmaktan mutluyum diyorum. Bana ne düşündüğümü soruyor. Belki de hayatımda bir değişikliğe gidip gitmeyeceğimi, radikal kararlar alıp almayacağımı merak ediyor? Radikal kararlar almıyorum. Şimdiye kadar neyse mesafem şimdiden sonra da farklı olmayacak; ama Tanrıya daha yakın olmak istediğimde bileceğim ki San Francesco del Deserto hep bana kapılarını açacak.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.