Tarihimizle Yüzleşmek: Nasıl Müslüman Olduk? "Ceyhun Nehri kan akıyor"- 1

Tarihimizle Yüzleşmek: Nasıl Müslüman Olduk? "Ceyhun Nehri kan akıyor"- 1 DİN
0,0
05.04.2013 12:43:10
A+ A-

 

Başlarken:

Artık çok sık sorulmaya ve merak edilip araştırılmaya başlanan Türklerin nasıl Müslüman olduğu sorusu, günümüz Türk-İslamcı zihniyetinin en önemli sorunlarından biridir. Bu soru genellikle Türklerin kendi dinleri ile yakın benzerliklerinden dolayı İslam’ı kolayca benimsedikleri İslam ve peygamber aşkıyla hidayete erdikleri cevabıyla geçiştirilir.

Oysa tarihi gerçekleri araştırdığımızda, yukarıdaki geleneksel söylemle ısrarla gizlenmeye çalışılan Türklerin Müslümanlaşma sürecinin insanın kanını donduran kanlı bir vahşet süreci olduğunu görürüz.

İslamiyet, İspanya’da Prienelerin eteklerinden Orta Asya’da Tanrı dağlarının eteklerine kadar, o zaman bilinen Dünyanın yarısına kılıç ve zulmün zoruyla yayılıyordu. Bu yayılmanın aslında insanlara Allahlın dinini benimsetme ve hidayete erdirme değil, aksine ele geçirilen yerlerin iliğine kemiğine kadar sömürülmesinin amaçlandığı gerçeği bugün Asr-ı saadet masallarıyla saklanamayan bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

İşte işgal edilen tüm bu coğrafyalardaki halklar kâfir oldukları için katliama uğruyor mallarına, kadınlarına, kızlarına, ganimet olarak el konuyor ülkelerin verimli topraklarına Arabistan’dan getirilen Araplar yerleştiriliyor ve hayatta kalanlar bundan sonra yaşamlarını sürdüre bilmek için ya köle olmaya ya da ağır bir cizye yani kelle vergisi ödemeye zorlanıyordu.

İşte bu ağır kelle vergisinden kurtula bilmek için insanların yoğun olarak İslamiyet’e geçmesinin, İslam imparatorluğunun en önemli gelir kaynağını önemli ölçüde azaltması üzerine, Emevi valisi Haccac Bin Yusuf’un din değiştirmeyi yasaklaması, amaçlananın hiçte insanları hidayete erdirmek olmadığının en güzel kanıtını oluşturmaktadır.

İşte İslamcı zihniyetin melek yüzleriyle söylediği o bildik sözler her zaman şunlardır: “ Bunlar tanrı sözleridir ve kâinatın kuruluşundan yok oluşuna kadar geçerli biricik kurtuluş reçetesidir. Yani 1400 yıllık İslam tarihine baktığımızda yukarıda anlattıklarımız bu günde geçerlidir.”

İşte bu çelişki karşısında hemen savunmaya geçilir, “canım o zamanın şartları öyleydi, ona göre değerlendirmek gerekir”. Ama sizin de durmadan söylediğiniz söz, “İslam şeriatı kıyamete kadar geçerli yegâne kanundur.” O zaman 1400 yıldır yaşanan tarihi gerçekler de işte bunlardır, sizde mi aynısını yapacaksınız? Diye sormak gerekir.

Yok, yapmayacaksanız, günümüz insani değerlerine, demokrasiye, laikliğe, fikri ve vicdani hürriyete karşı çıkmanızın gerekçesi nedir? Bunların yerine koyacağınız şey nedir?

İşte günümüz İslam Dünyasında ve ülkemizde yaşananların sebeplerini irdeleye bilmek için, nasıl Müslüman olduğunuzun kan, acı ve zulüm dolu gerçek tarihini öğrenmemiz artık her zamankinden daha büyük önem arz etmektedir.

Hiç şüphesiz ki siyasal İslam, yani Şeriat, günümüz insani değerlerine yabancılaşmadan asla benimsenemez.

Bu yazı dizisinin ilgi gösterip takip edecek olan okuyuculara, özellikle yeni yetişen gençlere faydalı olmasını diler, takip eden okuyuculara şimdiden teşekkür ederim.

AHMET ELDEN

Tarihimizle Yüzleşmek: Nasıl Müslüman Olduk? “Ceyhun nehri kan akıyor”- 1

Hazreti Muhammet’in ölümünden sonra Araplar kısmen veya toplu halde İslamiyet’i bırakmaya başlarlar. Öyle ki Arap Yarımadası’nda yalnızca üç cami kalır. Bunlar, Mekke, Medine ve Bahreyn’deki Abdülkays camisiydi.

Bunların dışında hiçbir cami kalmazken Medine’ye zekât göndermeyi reddeden Arap kabileleri de toplu halde İslamiyet’i terk ediyordu. Bu gelişmeler üzerine Ömer Bin Hatab’ın zorla halife seçtirdiği Ebu Bekir: “Yahudiler bununla çok sevinirler, tek bir muhalif kalmayıncaya savaşa devam” emri veriyordu.

Ebu Bekir İslam’dan çıkma hareketine karşı çok sert tedbirler alır. Halit Bin Velid’i ordusuyla dinden dönenlerin üzerine gönderir ve orduya sefere çıkmadan öce şu konuşmayı yapar: “Bakın, siz ölürseniz şehit yani cennetliksiniz. Onlar ölürse cehennemliktir. Size onların canları, malları, hanımları ile kızlarını cariye olarak almanız helaldir,  ama onların bu avantajları yoktur. “

Abdullah Bin Mesut, “Ebu Bekir döneminde biz bu mesajlar sayesinden kazandık, yoksa işimiz zordu” diyecektir.

İşte Ömer Bin Hattab, halife seçtirdiği Ebu Bekir’e tıpkı peygamber döneminde olduğu gibi, Arapların cennet, ganimet ve cariyelerle güdülenerek dış fetihlere yönlendirilmesini salık verir.

İşte meşhur İslam tarihçisi kuzey Afrikalı İmam Zehebi, El-iber adlı eserinde şunları yazar: “Müslümanlar Afrika’yı ele geçirince, elde ettikleri ganimetten savaşa katılanların her şahsa bin Dinar (altın para) dağıtıldı. Bunlar Afrika’nın işlenmiş kıymetli mücevheratını Allah adına talan ettiler” Düşünün ki bu ordu on binlece kişilik bir ordudur.

Ebu Bekir’in ölümünden sonra emri vaki ile halife olan Ömer Bin Hattab dönemi ise tam bir fetih ve istila dönemi olacak, on yıl gibi bir sürede, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kürdistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran ele geçirilerek Ceyhun nehrinin batı kıyılarına dayanılacaktır.

İşte o dönemlerden kalan tarihi belgelerde geçen şu metin son derece manidardır:

“Kutsal yerler yakıldı. Kutsal ateş söndü ve büyüklerin en büyüğü kendisini gizledi. Arap zulmü Şehrizar’a kadar olan tüm yerleri harap etti. Kadınlar ve kızlar esir alındı, erkekler kendi kanlarında boğuldu. Zerdüşt inancı yalnız bırakıldı. Hürmüz’ün hiçbirisi için bağışlaması olmayacaktır.” (Cemşid Bender, Kürt uygarlığı ve tarihi, sayfa: 78)

İslam orduları komutanı Halid bin Velid, İranlı komutan Hürmüz’e aşağıdaki ültimatomu gönderecektir:

“Siz İslam dinine giriniz, emniyet ve güven içinde yaşamaya devam edersiniz. Eğer islam dinine girmezseniz bizim hâkimiyetimizi kabul ediniz; Zimmi (İslam ülkesinde cizye karşılığı yaşamasına izin verilen gayrı Müslim) olun, biz de sizi koruyalım. Başkalarının size taarruz etmesine fırsat vermeyelim. O takdirde bize cizye (kelle vergisi) vermeniz gerekecektir. Yok, bunu da kabul etmezseniz bizim yapacağımız bir şey kalmamıştır (günah bizden gider). Aramızdaki hükmü Allah verecektir. Fakat öyle bir orduyla gelmişizdir ki, bu ordunun askerleri ölümü, sizin hayatı sevmenizden daha fazla seven kimselerdir.” (Z. Kitapçı, Türkistan’da İslamiyet ve Türkler, Sayfa:90)

Halid bin Velid’den 900 yıl sonra İspanyol fatihleri de Amerika yerlilerine ünlü Requeriminento’yu okuyorlardı:

“Reddettiğiniz ya da işi kurnazlığa vurup bizi oyalamaya kalkıştığınız takdirde sizlere dosdoğru bir şekilde derim ki: Allah’ın da yardımıyla var gücümüzle üzerinize saldıracağız, amansız bir savaş verip sizleri boyunduruk altına alacağız. Kilisenin ve hükümdarımızın egemenliği altına sokacağız. Hükümdarımızın emri ile bedenlerinizi istediğimiz gibi kullanacağız. Sizi, kadınlarınız ve çocuklarınızı köle olarak satacağız. Mallarınızı alacağız ve size elimizden gelen her türlü kötülüğü yapacağız.”  (E. Gelano, Latin Amerika’nın kesik damarları, sayfa: 23)

Görülüyor ki İslam orduları da İspanyol ordularından hiçte farklı değildir. Şöyle bir farkla ki İslam orduları tam 900 sene kıdemlidir.

 Hal böyle iken Hristiyanlık adına yapılanlar büyük bir zevkle aşağılanırken, İslam adına yapılanları cihat olarak kutsamak ve övünç vesilesi yapmak, ikiyüzlülükten ve nalıncı keseri misali kendine yontmak ve tarihi bilinçli olarak çarpıtmaktan başka bir şey değildir.

Ve Türklerle Araplar karşı karşıya gelirler:

637 yılında Arap orduları Sasanilerle yaptıkları Kadisiye savaşından zaferle çıkarlar. 642 de Nehavend’de bir zafer daha kazanan İslam orduları tüm İran’a hâkim olup Ceyhun nehrine kadar olan tüm toprakların yolunu açacaklardır.

Bunun üzerine yenik Sasani imparatoru Yezdicert Türklerden yardım ister. Halife ordusunun kendi sınırlarına gelip dayanmasından rahatsız olan Türk hakanı bu yardım çağrısına sessiz kalmaz ve Soğdluların da desteklediği büyük bir orduyla Ceyhun nehrini aşarak Arap orduları üzerine büyük bir harekât başlatır.

Kaldı ki Abdurrahman bin Rabia komutasındaki bir Arap ordusu bir önceki yıl Ceyhun’un geçerek Türk illerine saldırmış ve yağmalamıştır.

Z. Kitapçı, yerli halkın yardımından yoksun olan Arap ordusuna talih yardım etmezse tüm İranı kaybetmek durumunda kalacaklardı diye belirtir. Gerçekten de Belh şehrini acele boşaltan ve hızla geri çekilen Arap komutanı Ahnef’e talih yardım edecektir.

Türk Hakan’ının İran üzerine sefere çıkmasını fırsat bilen Çin ordusu Türkistan’a girmiştir. Böylece Türk Hakanı topraklarını kurtarmak için geri dönme kararı alacak ve Arap orduları büyük bir imha hareketinden kurtulacaktır.

İşte tarihin akışının değiştiği an da bu andır. Çünkü yağma ve ganimete alışmış Arap orduları 50 yıl kadar süren kur kaç akınlarından sonra İran’da durumunu güçlendirerek bizzat halifenin isteği doğrultusunda büyük bir işgal ve kıyım harekâtına başlayacaktır.

Türk yurdunda büyük bir işgal, katliam, tecavüz ve yağma hareketi başlayacak ve Türklerin işgale karşı gösterdikleri büyük direnç ve topyekûn giriştikleri yurtlarını savunma tepkisine karşı Arap orduları yüzbinlerce türkü acımasızca katledecek, kadınlar, kızlar ve çocuklar Arap ülkesinin köle pazarlarında satılmak üzere götürüleceklerdir.

Gelecek yazıma bu konuyla devam edeceğim.

AHMET ELDEN

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.