Tarihimizle yüzleşmek: Nasıl Müslüman olduk? "Ceyhun Nehri kan akıyor"- 12

Tarihimizle yüzleşmek: Nasıl Müslüman olduk? "Ceyhun Nehri kan akıyor"- 12 DİN
0,0
30.11.2013 11:26:01
A+ A-

“Siyasi bakımdan birçok devlete parçalanmış bulunan İslam dünyası, fikir ve mezhep mücadeleleri ile de dayandığı esasları kemiriyordu.” ( Prof. Doktor Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet, Sayfa: 14)

Abbasilerle birlikte bir çözülme sürecine giren İslam İmparatorluğu’nun son dönemlerinde içine düştüğü durum, işte tam da budur. Bu durumu bizzat Türk-İslamcı bir kişi olan Prof. Doktor Osman Turan’ın yazdığı satırlardan okumak ise son derece manidardır.

“Esasen farklı düşünce ve inançlara küfür gözüyle bakan, despot ve tasallutçu bir zihniyete sahip dünya görüşünü temel alan şer-i bir devlet düzeninin, sonunda siyasi ve askeri gücünü tüketmeye başladığı anda, zaten emperyal bir mantıkla cebren el koyduğu topraklarda ardı arkası kesilmeyen bağımsızlık isyanlarının giderek önü alınamaz hale gelmesi de, son derece doğaldır.”

Tarih bize göstermektedir ki, tüm çok uluslu imparatorluklar, gerçek emperyal niyetlerini, özellikle ulvi duygular ile maskeleyerek ordularını güdüleler. Aslında o orduların askerlerinin gerçek niyetleri de zaten bellidir. “Kâfirin canı, malı, ırzı bize helaldir” mantığı bu durumu açıkça belli eder.

Çevrelerinde ciddi bir siyasi ve askeri güç olmamasından da faydalanarak genişleye bildikleri yere kadar genişlerler. Karşılarına çıkan ilk ciddi güç ise ulaşılan son nokta olur. Allah yolunda can vererek o ciddi gücü dize getirmek şöyle dursun, bir daha o ciddi gücün ülkesine ilişmeyi, akıllarından bile geçirmezler.

İşte 732 yılında Pireneleri aşarak Frank Krallığı’nın içerisine kadar ilerleyen Endülüs Valisi Abdurrahman El-Gafiki komutasındaki Arap ordusunun Puvatya (Poutiers) önlerinde başlarına gelenler bu durumun en güzel örneğidir. Aslında yenilginin en önemli sebebi de Arapların ne için savaştıklarının en açık delilidir.

732 yılında Pireneleri aşarak Puvatya’ya kadar her yeri yakıp yıkarak ve yağmalayarak ilerleyen Endülüs Valisi Abdurrahman El-Gafiki komutasındaki İslam ordusu, Puvatya’yı da kolayca ele geçirerek derhal yağma ve talana başlar.

Her şey buraya kadar her zaman olduğu gibi son derece normal ve kolay olmuştur. Ancak Aqutania Dükü Eudes’in yardım çağrısıyla harekete geçen Frak Krallığı Baş Komutanı Charles’ın hızla üzerlerine geldiği haberini alan Abdurrahman El-Gafiki, yağmaya dalan askerlerinin ancak bir kısmını toplayarak Puvatya önlerinde savaş düzenine geçebilir. Arap ordusunun önemli bir kısmı hala yağma ve talan derdindedir.

Puvatya önlerinde hızla üzerlerine saldıran Frank Ordusu karşısında komutanları Abdurrahman El-Gafiki’nin de ölmesiyle başsız kalan Arap ordusu büyük bir bozguna uğrayarak geldikleri yoldan Pireneler’e doğru dağınık bir halde kaçmaya başlar. Ancak başkomutan Charles, Arapları amansız bir takibe alır ve geride kalanları kılıçtan geçirerek Narbonne’e kadar kovalar.

Pireneleri aşarak Endülüs’e ulaşabilenler, Arap Ordusu’ndan geriye kalan kılıç artıklarıdır.

Başkomutan Charles’a bu zaferi nedeniyle Frank Ülkesinin ve Hıristiyanların kurtarıcısı olarak Martel (Çekiç) lakabı verilirken, İslam Tarihçileri de sefer güzergâhına Balat üş-şüheda (Şehitler Yolu) adını verirler.

Arap ordularının bu bozgunla Avrupa içlerine yaptıkları seferleri de kesinlikle son buluyordu. Çünkü Araplar, bir daha Pireneler’i aşarak Allah yolunda şehit olmayı, akıllarından bile geçirmeyeceklerdir.

Emperyal İmparatorlukların dış talanlarının sona ermesi, kaçınılmaz olarak iç talanı da, daha da acımasız hale getirir:

Ahnef bin Kays’ın Ceyhun nehrine dayanmasıyla başlayan Türk ülkelerini istila hareketi ise, 705 yılında Kuteybe bin Müslim’le sistemli bir hal almasına rağmen, bir asra yakın zaman içinde, ölümüne bir mücadeleyle, onbinlerce Arap askerinin canına mal olan bir bataklığa dönüşmüştü. Tüm bunlarla birlikte, çok geniş topraklara yayılan İslam İmparatorluğu'nun parlak zafer yıllarının geride kalmasıyla, devasa bir bürokrasi ve büyük bir ordu besleme zorunluluğu, haraca (İslam olmayan zımmi halktan alınan kelle vergisi) olan yaşamsal ihtiyacı da kaçınılmaz olarak arttırıyordu.

İşte bu ağır hegemonyadan kurtulmak için mecburen İslam olunsa bile Mevali (sonradan olma, dönme) olarak nitelenen Arap olmayan halklardan sağlanan haraç gelirinden vazgeçilmemesi, hatta Müslümanlaşmanın bile haraç için yasaklanması, artan baskı ve zulüm, Emevi hanedanının sonunu getirecektir.

Abbasi Hanedanı, unsuru aslinin iktidarsızlaşmasını ve içten içe çürümeyle birlikte, parçalamayı da beraberinde getirir:

Her Emperyal İmparatorluğun yönetim erki, içlerinden yeni bir alternatif çıkarma potansiyeline karşı, içlerinden çıktığı unsuru aslisine karşı kaçınılmaz olarak yabancılaşacaktır. İşte iktidarını mevali isyanına borçlu olan Abbasi Hanedanı da, ordusunu giderek Araplardan arındırarak lejyonerleştirirken, yönetiminin siyasi erkini de mevali yöneticilere dayandırıyordu.

İşte araştırmacı yazar Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman Olduk? Adlı eserinde, yukarıda yazdığım durumun sonuçlarını da, aşağıdaki şekilde irdeler:

“Araplar, giderek genişleyen iç çatışmalarının da sonucu olarak yayılma güçlerinin sonuna varmışlardır. Bırakalım Türkleri kılıç zoruyla dize getirecek konumdan uzaklaşmalarını, egemen oldukları topraklarda dahi gerçek iktidar konumundan uzaklaşmışlardır. Yerel otoritelerin kendi bağımsızlıklarını ilan ettikleri, dinsel ve din dışı ayaklanmaların ve kanlı iç savaşların görülmemiş boyutlara çıktığı, paralı köle askerlerin merkezi iktidarda büyük bir etkinlik kurmaya başladığı, giderek içten içe çürüyen bir imparatorluk durumuna girmektedirler. Hilafetin ve Arapların gücü ise İslamiyet’in neden olduğu ideolojik hegemonya sayesinde henüz sürmektedir” (Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman Olduk, Cumhuriyet kitapları 15. baskı 1999, 16. bölüm, sayfa: 213)

İşte Erdoğan Aydın’ın son satırlarda belirttiği durum bile artık daha fazla sürmeyecektir. 875 yılından itibaren imparatorluğun doğusundaki fiili egemenlik İranlı Samani’lerin eline geçecektir. ( Erdoğan Aydın, aynı eser, sayfa: 213)

Yerel hanedanların giderek siyaseten güç kazanması sonucu, Abbasi halifelerinin ellerinde görkemli sıfatlarından başka pek de bir şeyleri kalmayacaktır:

İşte Claude Cahen bu durumu şöyle belirtir: “ İlke olarak Abbasilere bağlılık devam ediyordu. Paralar yine halifenin adına basılıyor, Cuma namazlarında hutbeler yine olun adına okunuyordu. Fakat Safariler ile Samanoğulları, daha sonra da Gazneliler kendi adlarını da buna eklemişlerdir. Halifelik Şii Büveyhoğullarına boyun eğmek zorunda kaldığı zaman, doğudaki valilere emir verme gücünü tamamen yitirdi.

Oysa şimdi halifeler, kendileri için çok daha görkemli “Mevla emir ül-müminin (inananların emirinin mevlası) sanının kullanılmasını istiyor ve böylece inananların erincinin ancak kendilerinden geleceğini sezdiriyorlardı.” (Claude Cahen, Türkler nasıl Müslüman oldular, sayfa: 351, Örgün Yayınevi 5. baskı, Kasım 2011)

Kuteybe’nin vahşet bayrağı, şimdi Samaniler'in elindedir:

Samanoğulları İslam imparatorluğunun doğusunda 875 yılında egemenliği ellerine geçirdiklerinde dahi hala Türklerin önemli bir nüfusu, İslam’a karşı büyük bir direnç içindedir. Gerçi 751 yılındaki Talas Savaşı’ndan sonra egemenlik güç bela da olsa sağlanabilmiştir, ancak hiçte bugüne kadar belletildiği türden koşarcasına Müslüman olup hidayete erme gibi içi boş bir hamasi söylem asla söz konusu olmamıştır.

İşte Kuteybe’in Ceyhun’un ötesine geçişinden 170 ve Talas Savaşı’ndan 124 yıl sonra bile Türklerin çoğu hala kâfirdir. Ve bu kâfir millete karşı Samani Hanedanı’nın siyaseti de, Arap-İslam siyasetinden hiçte farlı olamazdı. Yani kâfirin canı, malı, ırzı, Müslüman'a helaldir.

“Samanoğlu İsmail, 893 yılında Talas’a düzenlediği seferde Türk hükümdarının Hatun ünvanlı karısı ile birlikte 15 bin Türk’ü esir alırken, 10 bin Türk’ü de katledecek ve kentin en büyük kilisesini de camiye çevirecektir. Bu hükümdar, Tarihçi-Türkolog Omeljan Pritsak’a göre, Karahanlılar'ın Ortak-kağan’ı Oğulçak (Kadir Han)’dır. Oğulçak bu yenilgi üzerine başkentini Kaşgar’a taşır. 904 yılında ise Samanoğlu ülkesini istila eder. Türkler, gönüllü gazilerin desteğiyle Halifenin ülkesinden çıkarılırlar. Nüzamülmülk’e inanılırsa kâfir Türkler 942 yılına Balasagun’u alırlar. Prof. Dr. Faruk Sümer’e göre bu Türkler, başlarında Karahanlı Sülalesi bulunan Yağma’lardır. Bu savaşlardan sonra Saltuk Buğra Han İslam olur.” (Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi 3. cilt, sayfa: 1401)

Samani Hanedanı’nın Türklere karşı bu mücadeleleri görüldüğü gibi Karahanlı egemenlerinin İslamlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Ancak bu da onların aleyhine olmuş ve sonlarını getirmiştir.

Türklerin bu yönelimle birlikte İslamlaşması ise, aslında Türk egemen beğlerinin uzun süredir fırsatını kolladıkları İslam ülkesinin kapılarının kendileri önünde açılması arzularını gerçekleştiriyordu.(Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman Olduk? Cumhuriyet Kitapları 15. baskı, 1999)

Türklerin İslam olmaya başlamalarının temel nedeni, aslında hiçte hidayete ermek değildi:

Prof. Zeki Velidi Togan, “Türkler arasına İslamiyet'in Maniheizm, Budizm ve Şamanizm gibi dinlere az çok uyabilen Şiilik, Alevilik kanallarından girdiği kesindir” değerlendirmesini yapar. (Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi cilt:3, sayfa: 1400). Ancak bu saptamanın çoğu fakir olan halk kesimi için geçerli olduğu açıkça görülür. Türk egemen sınıfının tercihi ise kendi şahsi-siyasi çıkarları gereği Sünni İslam yönünde olmuştur. Bu gün dahi durum budur.

İşte Cemşid Bender, bu durumu şöyle ifade eder: “İslamiyet, Türk egemen sınıfları için “ulusal birliği korumada, yayılmacılıkta ve siyasal iktidarın süreğenliğinde en büyük faktörü oluşturdu.” ( Cemşid Bender, Kürt uygarlığında Alevilik, sayfa: 147)

Turgut Akpınar ise Türk-İslamcı Zeki Velidi Togan’ın “ Türklerin İslamiyet’i ancak Arapların ordularına ganimet getiren fütuhatlarına iştirak düşüncesiyle kabul etmiş oldukları düşüncesi artık ancak ilim sahası dışında bahis konusu olabilir” değerlendirmesiyle düştüğü tutarsızlığı, açıkça gözler önüne sermektedir.

“Hâlbuki Z. V. Togan bir cümle evvel Türkler arasında İslamiyet’in böyle toptan yayılmasının (ki aslında böyle olmadığına yukarıda değinmiştik) sebeplerinden bahsederken “aşiret hayatı yaşayan Arapların arasında zuhur eden İslamiyet’in realist ve askeri bir din olması”, yani devamlı olarak cihat seferleri gerektirmesi, bunların ise pek çok ganimet getirmesi ile Türklerin eski yağma seferleri arasında paralellik ve bunun insanlarda yarattığı sempati duygusu ve savaşlar sayesinde sağlanacak yararların heyecanı ve sevinci dine karşı duyulan manevi bağlanma ve saygıya eklenmesi gereken bir çekicilik duygusu değil midir?”

“Bu gerçeği belirtmek ise bilime aykırı olmak şöyle dursun, gerçeği araştırma amacı güden bilimin ta kendisidir”(Turgut Akpınar, Tarih ve Toplum dergisi, sayı: 80 sayfa:51)

İşte bu yazı dizisinin yazarı olarak benim değerlendirmem ise şudur: “Bırakalım Türklerin Müslümanlaşmasını, Arapların dahi kendi içlerinden çıkan İslam’ı benimsemeyip reddetmeleri nedeniyle cebren Müslümanlaştırılmaları sonucunda, aslında hangi amaca hizmet ettikleri, 1400 yıllık İslam Tarihi boyunca ve günümüz Dünyasında bile açıkça görülmektedir.”

Nihayet içten içe çürüyen bir siyasi yapı içerisinde bir çıkış yolu arayan Abbasi Halifesi Muktedir, 921 yılında İbn-i Faldan başkanlığında bir elçilik heyetini, Şii ayaklanmalarına karşı yardım isteğiyle Türk beğlerine gönderir. İslam İmparatorluğundaki bu çözülme ise, Türk egemenlerinin iştahını kabartan ve siyasi düşüncelerle İslamiyet'e yönelten bir işlev görecektir.

İşte İslam Orduları komutanı Ahnef bin Kays’ın 642 yılındaki Nehavent zaferiyle Ceyhun nehrine dayanmasından sonra, savaşlar ve katliamlarla dolu geçen 300 yıllık bir zaman diliminden sonradır ki, Türk egemenleri İslamiyet’e kabul edile bilir bir seçenek olarak bakmaya başlayacaklardır.

Böylece Halife el-Kaim bi-Emirillah’ın 1058 yılında Tuğrul Bey’e Selçuklu Sultanı olarak taç giydirip iktidarını onaylayarak, Türkler’in, İslamiyet’in siyasi egemenliğine yükseleceği bir tarihi süreçte başlıyordu.

Gelecek yazımda Karahanlılar, Gazneliler ve nihayet Selçuklu Devleti’nin kuruluşu ile bu tarihi sürecin nasıl geliştiğini inceleyeceğim.

AHMET ELDEN   

 

 

 

  

        

 

 

 

 

 

              

 

 

   

 

 

          

 

    

 

 

 

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.