Tarihimizle yüzleşmek: Nasıl Müslüman Olduk? "Ceyhun Nehri Kan Akıyor"- 14

Tarihimizle yüzleşmek: Nasıl Müslüman Olduk? "Ceyhun Nehri Kan Akıyor"- 14 DİN
0,0
20.12.2013 02:23:09
A+ A-

Aciz ve çaresiz bir Yüce Halife: “El Kaim Bi-Emrillah” (Ebu Cafer Abdullah):

“ Onun hakir bir kulundan Ulu Allah’a: Allah’ım, bütün gizli şeyler sana malûmdur. Bu adam senin nimetlerine şükredeceği yerde, sana nankörlük etti, azdı, bize meydan okudu. Ondan ve onun zulmünden sana sığınırız. Aramızdaki muhakemeyi sana bıraktık. Senin insafına kaldık, bize adaletinle hükmet. Çünkü hâkimlerin en hayırlısı, sensin sen.”( Ziya Kitapçı, Hz. Muhammed’in hadislerinde Türk varlığı, sayfa:161)

İranlı Şii Büveyhi Hanedanı’nın egemenliği altındaki Bağdat’ın askeri valisi Türk köle komutan,  Arslan El-Besasiri’nin baskılarından yılan Abbasi Halifesi Kaim Bi-Emrillah’ın, bu durumunu Allah’a bildirmek ve yardım dilemek için Kâbe’nin duvarına astırdığı bu dua metni, Emperyal bir İmparatorluk mantığıyla kısa sürede devasa bir coğrafyaya hâkim olan İslam İmparatorluğu’nun, bunun kaçınılmaz sonucu olarak unsur’u aslisine yabancılaşması ile yönetim ve askeriyesini devşirmeleştirmesinin, İslam Halifelerini ne duruma düşürdüğünün son derece açık ve manidar bir göstergesidir.

Ebu Cafer Abdullah, El Kaim Bi-Emrillah adıyla Bağdat’taki halifelik tahtına oturduğu 1031 yılında, Irak ve İran Şii Büveyhi hanedanının, Mısır Fatımiler’in egemenliği altındadır. Hatta Fatımiler, Abbasiler'in halifeliğini tanımayıp, kendileri ayrı bir halifelik kurmuşlardır. Mağrip, Hariciler’in denetimindedir. Endülüs’te ise, Ebu Müslim devriminden canını kurtararak Mağrip üzerinden Endülüs’e kaçan son Ümeyyeoğlu Abdurrahman’ın kurduğu, Endülüs Emevi hanedanı hâkimdir.

Horasan ile Tanrı dağlarına kadar uzanan Ceyhun ötesi topraklarda ise, Karahanlılar ve Gazneliler siyasi egemenlik için mücadele ederken, Oğuz Selçukluları da her iki devlet arasında siyasi çıkarlarına göre gelgitler yaparak aradan sıyrılıp, egemenlik kurmak için fırsat kollamaktadır.

İşte tüm bu siyasi karmaşa içerisinde Abbasi Halifeleri ise, “yüce sanlar taşıyan cüceler” konumuna düşmüştür.

Karahanlılar, Gazneliler ve Oğuz Selçukluları’nın baskılarına dayanamayan Samaniler, sonunda Karahanlılar ve Gazneliler’e yem olurlar:

Gazneli Mahmut ile anlaşarak Ceyhun-Seyhun (maveraünnehr) bölgesini işgal edip Buhara’ya giren Karahan Hükümdarı Arslan İliğ (ilek) Nasr Han, Samanoğulları devletine son verirken, Gazneli Mahmut ta, Horasan’ı işgal ediyordu, yıl: 999.

El Biruni, Karahanlılar’ın Samani topraklarını işgalini barbar istilası olarak niteler (İslam Ansiklopedisi, Biruni maddesi). Çünkü Karahanlılar, egemen oldukları ülkelerin kültürlerini yok ederek geçmişe ait hiçbir şey bırakmamışlardır.

Görülüyor ki El Biruni, Kuteybe Bin Müslim’in, ülkesi Harzem’de yaptıklarına karşılık onun için yaptığı nitelemeyi, bu kez de aynı mantıkla hareket eden Karahanlılar için yapmaktadır.

Oğuzlar ise Karahanlılar’dan kaçan Samanoğlu Ebu İbrahim’e yardım edip Karahanlılar’ı yenerler. Gelen yardım kuvvetlerine Semerkant yakınlarında yaptıkları gece baskınıyla 18 Karahan komutanını esir alıp bolca ganimet ele geçirdikten sonra, bu kez de Samanoğlu Ebu İbrahim’i terk ederek Karahanlılar’ın tarafına geçerler.Oğuzların bu ikircikli tutumu nedeniyle yenilerek Horasan’a kaçan Ebu İbrahim, üzerine gelen Gazneli Mahmut’un askeri baskısına dayanamayarak sığındığı bir Arap kabilesi tarafından öldürülür. Samani Hanedanı’nın son üyesi de, tarih sahnesinden, işte böyle çekiliyordu, yıl: 1004.

Böylece Ceyhun’un doğusunda Karahanlılar, batısında Gazneliler kesin olarak hâkimiyet kurarlarken, Oğuzlar ise ganimet peşinde bir o safta, bir öteki safta savaşırlar. (Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, cilt: 3 sayfa: 1409)

Samanilerin ortadan kalkmasından sonra Gazneli Mahmut’un Hindistan seferine çıkmasını fırsat bilen Karahanlılar, Bu kez de Gazneliler’i gafil avlayarak Horasan’ı işgal ederler.

Karahanlı Yusuf Kadir Han zamanında Gazneliler ile Horasan egemenliği için devam eden savaşlarda iki tarafın da kesin üstünlük elde edememesi üzerine, her iki devlet sonunda tekrar eski sınırlar üzerinde anlaşırlar.

Yusuf Kadir Han’ın daha sağlığında devletini oğulları arasında bölüştürmesi sonucunda, onun ölümünden sonra iktidar mücadelesine giren kardeşler yüzünden Karahanlılar Devleti de ikiye bölünecektir.

Doğu Karahanlılar Kaşgar’ı, Batı Karahanlılar’sa Semerkant’ı başkent yaparlar. Karahanlılar, egemenlik mücadelesi ve bunun getirdiği bölünme yüzünden askeri ve siyasi güçten yoksun düşerler. Bunun sonucunda Doğu Karahanlılar, Karahıtaylartarafından ortadan kaldırılırlar. Batı Karahanlılar ise, Büyük Selçuklular’a, Karahıtaylar’a ve Harzemşahlar’a bağlı kalarak varlıklarını bir süre daha sürdürebilirler. 1212 yılında ise Harzemşahlar tarafından, Tarih sahnesinden silinirler.

“Dar görüşlü bir bağnaz” ve halkını vergi memurlarına adeta “koyun gibi yüzdüren” bir sultan: “Gazneli Mahmut”

997 yılında ölen Sebüktegin’in yerine Gazneli tahtına veliaht yaptığı büyük oğlu İsmail geçer. O sırada Horasan valisi olan Mahmut ise abisinin iktidarını tanımaz. Ordusuyla Gazne üzerine yürüyerek iktidara el koyar.

Wilhelm Barthold, Türkiye’de son baskısı İlk Müslüman Türkler adıyla yayınlanan eserinde Gazneli Mahmut hakkında aşağıdaki değerlendirmeyi yapar:

“İslam Tarihi’nin en yeni araştırmacılarından A. Müller bile, Mahmut’un ahlakının en dikkat çekici özelliklerinden bahsederken, onun yorulmaz çabasını önemle belirtir. Ayrıca onun dar görüşlü bağnazlığına değinir. Bundan dolayı Hindistan’da kâfir kanı sel gibi akmıştır. Sultan’nın kendi ülkesinde de Şiiler amansız cezalara çarptırılmıştır. Binlerce tebası yalnız Şiilik suçundan değil, ağır vergiler nedeniyle de zor durumda kaldılar. Hindistan Seferinde elde ettiği ganimetten kendisi, hassa askerleri ve Maveraünnehr de dâhil her taraftan gelen gaziler yararlandılar. Mahmut bu paraları bazen Gazne’deki cami ve medrese gibi büyük binalara harcıyordu. Halk için ise bu seferler yalnız yoksulluk kaynağı oluyordu. Mahmut’un bu seferler için sürekli paraya gereksinimi vardı. Bir sefere çıkmadan önce gerekli paranın 2 gün içinde toplanmasını emretti. Fakat saray tarihçisinin değimiyle memurları, halkı “koyun gibi” yüzdüler.( Türkiye birinci baskısı: Wilhelm Barthold, İlk Müslüman Türkler, Örgün Yayınevi  Cağaloğlu/İstanbul, Mayıs 2008. Sayfa: 252- Turkestan v epolyu Mongoli, St. Petersburg, 1900)

Barthold,eserinde verdiği bilgileri, Gazneliler’in ünlü saray tarihçisi Utbi’ye dayandırır.

Ağır vergiler yüzünden köylülerin topraklarını terk ederek kaçmaları, büyük bir kıtlığa neden olur:

"Ağır vergiler nedeniyle tarım alanları ıssız kaldığı gibi, sulama tesisleri de bakımsızlık yüzünden bazı yerlerde harap olurken, bazı yerlerde büsbütün terkedilir. İşte tüm bunlar yüzünden 1011 yılına (hicri: 401) büyük bir kıtlık baş gösterir. Soğukların erken başlaması, ekimine devam edilen tarım arazilerine de büyük zarar verir. Ancak yine de Nişapur’da herkese yetecek kadar buğday vardır. Utbi’nin söylemesine göre bir zaman çarşıda 400 men satılmamış buğday vardı. Utbi bu bilgileri verirken, “herkese yetecek kadar gıda olduğu halde dilediğini mahvedenin mutlak kudretine hayran olur.”(Barthold, aynı eser, sayfa: 253)

Barthold’un verdiği bilgilerden, Tarihçi Utbi’in mutlak kudret sahibinden kastettiği, Allah olmalı. Ancak görülüyor ki bu yüce kudret sahibi, uyguladığı ağır vergi zulmü yüzünden köylülerin tarım arazilerini bırakarak kaçmasına neden olan Gazneli Mahmut’tur.

Bu büyük kıtlık yüzünden yalnız Nişapur çevresinde 100. 000 insan açlıktan ölmüş, Hindistan seferinde bile bu kadar kayıp olmamıştır.

Barthold’un, A. Müller’den aktardığı bilgiler ise son derece tüyler ürperticidir:

“Kediler, köpekler bile tamamen ortadan kalkar, insan etinin bile yendiği olur. Suçlular çok ağır cezalandırılsa da bir etkisi olmuyordu. Halkın çok yoksularına para dağıtılması emrini vermekle yetinen Sultan Mahmut’sa, vergiler tamamen kesilince çok daha etkili yöntemlere başvurmak gereğini duyuyordu.”

Belh Emiri, Ebu İshak Muhammed bin Hüseyin'in, Sultan Mahmut’un emriyle Herat şehrinde büyük bir miktar parayı nasıl topladığı ise bilinemez. Açığı kapatması emri verilen Vezir, bunu reddederek kendi isteği ile hapse girer. Belh şehri tüccarlarına saklamaları için para verdiği söylenilerek, zavallı adam, işkenceyle öldürülür.

Gazneli Mahmut’un Şii halka karşı uyguladığı zulüm, Samanileri bile mumla aratır:

“Mahmut, Samanoğulları'nda görülen hoşgörünün tersine çok katı bir Sünni Müslüman tutum takınmıştı. Ne var ki bunu yaparken kendisinden sonra Selçuklular’ın da başarısında etkili olmuş çevrelerin desteğine dayanmıştı. Rey şehrindeki Şii kitaplığını yıktırmış, Abbasi Sünniliğinin savunucusu olarak ortaya çıkmıştır.”(Claude Cahen, Türkler Nasıl Müslüman Oldular, Örgün Yayınevi, 5. Baskı, sayfa: 359)

Oysa Wilhelm Barthold, kendi eserinde Samanoğulları'nın egemenlikleri altındaki halkın çoğunluğunu oluşturan Şiilere karşı uyguladıkları ağır baskılar yüzünden, halkın zaten hiç kazanmaya çalışmadıkları desteğini tamamen yitirdiklerinden bahseder. İşte bu yüzden devrilirlerken de Buhara halkı hiçbir tepki vermemiştir. Barthold’un verdiği bu bilgilere bir önceki bölümde değinmiştim.

Wilhelm Barthold, kendi eserinde Gazneli Mahut hakkında ayrıca şunu da belirtir: “Bazen Şiilik suçlaması, sanığın mallarına el koymak için bir bahaneden başka bir şey değildi.” (Barthold, aynı eser, sayfa: 257)

Her iki yazarın verdiği bilgiler değerlendirildiğinde görülüyor ki, Gazneli Mahmut, baskı ve zulmüyle Samaniler'i bile mumla aratmıştır.

Gazneli Mahmut’un sahte cihadı:

“Daha önceleri başkaları tarafından belirtildiği gibi, Hindistan zenginliklerini ele geçirme isteği, Mahmut’un seferleri için yeterli nedeni oluşturduğundan, bunu dinsel heyecana bağlamak doğru değildir.”( Wilhelm Barthold, aynı eser, sayfa: 257)

İşte burada görülmektedir ki, aslında Gazneli Mahmut’un da fetihlerinin gerçek nedeni, başka ülkelere ve oraların zenginliklerine el koymaktır. Din ise sadece bir araçtır. Ancak Gazneli Mahmut’un Hindistan seferlerinin tarihe kalıcı bir etkisi de olur. Kuzeybatı Hindistan İslamlaşır. Ama gerçek amaç ise görüldüğü gibi bu değildi.

Gazneli Mahmut’un, bilim ve bilim adamlarına karşı duyduğu sahte sevgisi ve sözde Müslümanlığı:

Claude Cahen ve Wilhelm Barthold, kendi eserlerinde Gazneli Mahmut’un bilim ve bilim adamlarına karşı gösterdiği ilgiyi şöyle değerlendirirler:

“Kültürel açıdan Gazne sarayı, Buhara sarayının geleneğini sürdürmüşse de, onun liberalizmini göstermemiştir. Bundan dolayı Avicenna (İbn’i Sina), önce Harzem’e, sonrada Büveyhoğulları'nın yanına gitmiştir ve Firdevsi, Mahmut’la bozuşmuştur. Bununla birlikte Mahmut, bilginlerin arasından El Biruni’yi yanında alıkoymakla gururlanabilir.” (Claude Cahen, Türkler nasıl Müslüman oldular, 5. baskı sayfa: 359)

Halkın refahını düşünmek konusunda Mahmut’u aydın zorbalardan saymak kesinlikle doğru değildir. Sarayında şairler ve bilginlerin aldığı desteğe gelince, A. Müller bile, Mahmut’a olan yandaşlığına rağmen, bilim ve kültüre olan içten sevgisinden dolayı değil, sarayını bütün debdebe ve görkem merkezi durumuna getirmek konusundaki büyüklük isteğinden geldiğini söylemekten çekinmez. Din işlerine gösterdiği hizmet de gerçek dindar olduğuna kanıt olmaz. Mahmut, siyasal ve dinsel tutuculuk arasındaki ilişkiyi iyi kavramıştır. Bundan dolayı ulema ve şeyhleri korurdu. Ancak onların kendi izlediği siyasete bağlı kalmalarını isterdi .” (Wilhelm Barthold, İlk Müslüman Türkler, sayfa:255)

Görülmektedir ki Türk-İslamcıların yılar yılı Gazneli Mahmut’un bilim sevgisi ve dindarlığı hakkındaki abartmaları hiçte gerçeği yansıtmamaktadır. Tüm bunlar, Sultan Mahmut’un siyasetinin sadece birer araçlarıdır.

Nizamülmülk’ün Selçuklu sultanlarına ideal hükümdar olarak tarif ettiği Gazneli Mahmut hakkında tüm bu yazdıklarım, okuyucuya kesin bir fikir verecektir.

Baba oğul arasındaki şiddetli güvensizlik ve kuşku:

Ne askerlerinin, ne de halkının hükümdara isteklerini belirtmeye hakları yoktur. Baskıya dayalı bu sistem de sıkı denetimin gerekliliği, casusluk faaliyetlerinin artmasını da beraberinde getirecektir. Öyle ki Sultan Mahmut, oğlu Mesut’un peşine bile casuslar koymuştur. (Wilhelm Barthold, aynı eser, sayfa: 258)

Sultan Mesut, saltanatında babasını hiçte aratmayacaktır:

Gazneli Mahmut’un ölümünden sonra yerine geçen küçük oğlu Muhammed’in saltanatını tanımayan büyük oğul Mesut, kardeşini devirerek Gazneli tahtına oturur, yıl: 1030. Onun iktidarı da tıpkı babası gibi başlamış ve saltanatında da babasını hiçte aratmamıştır. Wilhelm Barthold, onun babasının bütün kötü huylarını üzerinde topladığını, ahlak ve cesaretten yoksun olduğunu belirtir:

"Felaket anında kadından daha korkaktır, en az babası kadar tamahkârdır, tıpkı babası gibi ağır vergilerle halkı ezen ve büyük hırsızları memnun etmek için, küçük hırsızları ağır cezalara çarptıran bir sultan olmuştur. Öyle ki eşkıyalar çaldıklarını Sultan Mesut’la paylaştıkları için eylemlerini de kolayca sürdürebiliyorlardı."

Ümitsizliğe düşen halk, Maveraünnehr’e, “Türk beylerineelçiler ve mektuplar göndererek yardım talebinde bulunmaya başlarlar. İşte yaşanan bu durumdan Karahanlılar değil onların hizmetinde bulunan Türk beyleri yararlanmasını bileceklerdir.

Selçuklu oğuzlarının yükselişine geçmeden önce son olarak, Claude Cahen’in Gazneliler hakkındaki anlamlı değerlendirmesini de, özellikle yazmak gerekir:

“Türk oldukları halde Türkçe hiçbir kültür mirası bırakmamış, İran’da pek az konuşulan Arapça'yı da öğrenmemiş bu hanedanın egemenliğini yayması, doğunun daha fazla İranlaşmasını sağlamış ve bu etki Hint ülkelerine kadar uzanmıştır.”(Claude Cahen, Türkler nasıl Müslüman oldular, sayfa: 359) 

1034 yılında Harizm’in Gazne’den kopması ve Horasan’a çağırdığı Türkmenler’le işbirliğine gitmesi, Gazneli egemenliğini Horasan’da zayıflatırken, Kirman’da başlayan aşırı vergilerin neden olduğu ayaklanma, bütün Horasan’a da yayılacaktır.

Horasan Kapısı Nişapur, Tuğrul Bey’in gönderdiği İbrahim Yınal’a, hiç direnmeden açılacaktır. Gazneliler,1040 yılında Dandanakan’da Selçuklular’la giriştikleri büyük hesaplaşmadan ağır bir yenilgi alarak, bir daha toparlamayacaklardır. Sonunda Gurlular, 1187 yılında Gazneliler’i tarihten silerler.

Tüm bu gelişmelerin sonucunda kendisine siyasi bir çare arayan Abbasi Halifesi "El Kaim Bi-Emrillah", 1055 yılında Bağdat’a çağırdığı Tuğrul Bey’e, “ Melik Ül-maşrık Ve’l mağrip” (doğunun ve batının sultanı) ünvanını verecektir.

Gelecek yazıda tüm bu gelişmeleri inceleyeceğim.

AHMET ELDEN

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.