Üstâd Sadreddin Konevî ' den (13. Yüzyıl) sözler

Üstâd Sadreddin Konevî ' den (13. Yüzyıl) sözler DİN
5,0
30.04.2014 17:44:19
A+ A-

" (...) Böyle bir giriş, ilmin sırrını, mertebelerini ve açıklanması vaat edilen meseleleri açıklayan bir bölümün şartı olmasaydı, bunu burada sunmaz, böyle bir sunum tarzını da benimsemezdik. Fakat bu mukaddimeyi takdim etmemizin sebebi, perdeli kimselerin dikkatini şuna çekmektir :  Akılcıların, hücceti (delil), kesin ilmin gerçekleşmesinin özelliği ve şartı görüp kesin ilme ulaştırmada en yetkin metod diye benimsedikleri tarzdan vazgeçmemizin nedeni, o yöntemi ve onun mâhiyetini bilmeyişimiz değildir. Bunun nedeni, o yöntemin imkânlarının azlığı, meydana getirdiği âfet ve sıkıntılarının ise çokluğudur. Başka bir neden ise, Hakkın kâmil kulları ve inayetinin (lütuf, ihsan, iyilik) ehli olanları adına tercih ettiği yöntemi esas almak ve ona uymak  niyetimizdir."

" (...) Zikredilen sebeplerden dolayı, nazarî (teorik) akıl mensupları aklî düşüncede ileri sürdükleri şartlarda, fikirlerinin gereklerinde ve ulaştıkları sonuçlarda görüş ayrılıklarına düşmüş, farklı düşüncelere ulaşmışlardır. Bir şahsa göre doğru olan diğerine göre yanlış; birisine göre delil olan şey diğerine göre şüphe olmuştur. Bu insanlar, herhangi bir konudaki tek bir hükümde bile görüş birliğine varamamıştır. Her gruba göre doğru, kendisinin doğru bulup tercih ettiği ve mutmain olduğu şeydir. Bir delile görünürde bir problemin bulaşması, mutlaka o deliin yanlış olduğu ve onunla ispat edilmek istenilen meselenin gerçekte doğru olmadığı anlamına gelmez. Çünkü doğruluğunda hiçbir kuşkunun bulunmadığı pek çok şey vardır ki, onların doğru olduğuna dair bir delil ortaya koyamayız."

" (...) Bununla beraber, insan ve pek çok kimse bu durumun ( hakkında burhan / delil getiremediği, ancak doğru olduğunu bildiği bilginin) doğru olduğunda hiçbir kuşku duymaz. Gerçek ilim vehbîdir ( Allah vergisi), müktesep (kazanılmış) değildir derken zevk ehlinin kast ettiği şey budur. Bu insanlar şunu ileri sürer: Hakkın katından telakki yoluyla elde ettiğimiz ve hakkında teorik kanıt getiremediğimiz bilgilerimizde kimse bizi kuşkuya düşüremez. Bu bilgiler hakkında bizde bir tereddüt ve kuşku bulunmamaktadır. Zevk ehlinden buna ortak olanlar, bu bilgilerimizde bize muvafakat etmektedirler. Siz ise sadece burhanların öncüllerindeki bozukluğu idrâkte bazılarınızın kusurundan dolayı birbirinize muvafakat etmektesiniz ."

" (...)  İnsan, her şeyi kuşatması açısından, bütün kevnî (varlık âlemiyle ilgili) varlıklardan farklı iken, kevne ve ilâhî isimlere ait hakîkatlerin toplamının bir nüshası olması yönünden de bütün varlıklarla ilişkilidir. Binaenaleyh insan bir şeyi öğrenmek istediğinde, o şeyi farklı olduğu yönüyle değil, ilişkili olduğu yönüyle  öğrenmek ister. Çünkü aradaki ilişki bütün açılardan ortadan kalksa, talep imkânsız hâle gelirdi. Bunun nedeni, hiçbir şekilde bilinemeyen bir şeyin talep edilemez oluşudur. Bilen ile bilinen arasında bütün açılardan ilişkinin bulunması da talebi ortadan kaldırır."

" (...) Allah mürşid'dir. Bilinmelidir ki, hidâyet dalâletin zıddıdır. Bunlardan her birisinin de üç mertebesi vardır. 'Hayret'ten ibâret olan dalâletin özelliği 'belirsizlik'tir. Taayyün (belirme, ortaya çıkma) ise hidâyetin özelliğidir. "

" (...) Nitekim Allah, nüshaların (tasavvufta 'Allah'a yaklaşma-yakınlaşma yolunda olan insan' anlamında) en kâmili, ilâhî ve beşerî kemâl ile zuhûr ve tahakkuk açısından insanların en tamamı olan Hz. Peygamber hakkında şöyle buyurmuştur: "Seni şaşırmış buldu, hidâyete ulaştırdı." (Duha, 7)  Yani sen öyle bir hâlde bulunuyordun ki, kendin için doğru ve öncelikli olan şeyleri bilmiyordun. Bunun üzerine Allah, doğru ve öncelikli olan şeyi sana bildirmiş, belirgin hâle getirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Böylelikle sen hidâyet ve diğer mertebelerde kemâle erdin, hidayetle doldun, sonunda coştun, hidâyete ulaştırdın ve kemâle erdirdin. Feyiz, senden başkalarına yayıldı."

" (...) Bilinmelidir ki, insanlar istikâmette yedi kısma ayrılır : sözü, fiili ve kalbi ile istikâmette olanlar ; kalbi ve fiili ile istikâmet üzere olanlar. Bu iki grup kurtuluşa erenlerdir, fakat birinci sınıf daha üstündür. Üçüncü kısım, fiili ve sözü ile istikâmette, kalbi ile istikâmet üzere olmayanlardır. Bu kişilerin, başkasından dolayı menfaat edinebileceği umulur. Dördüncüsü, fiili olmaksızın sadece sözü ve kalbi ile müstakîm(doğru yolda / istikâmet üzere) olan kişilerdir. Beşincisi, fiili ve kalbi olmadan sadece sözü ile istikâmette olan kimselerdir. Altıncısı, fiili ve sözü olmaksızın sadece kalbi ile istikâmette olan kimselerdir. Yedincisi ise, kalbi ve sözü olmadan sadece fiiliyle istikâmette olan kimselerdir. İşte bunlar birbirlerinden üstün olsalar bile, lehlerinde değil aleyhlerinde olan kimselerdir. Sözünde istikâmet üzere olmaya bir örnek: bir insan namaz hakkında bilgi edinir ve bu bilgiyi tam olarak idrak eder. Bunun ardından, namazla ilgili bu bilgisini başkasına öğretir. İşte bu kimse sözünde istikâmet üzeredir. Fiilinde istikâmet üzere olmaya örnek de, aynı kişinin namazın vakti gelince, zâhirî rükünlerine (temel şartlar) riâyet ederek bilgisine göre namazını kılmasıdır. Bunun ardından ise, Allah'ın bu namazdan muradının, kulun kalbinin namaz esnasında Hak ile hâzır (huzurda) olması olduğunu öğrenir ve kalbini Hak ile o esnada hâzır eder. İşte bu kişi kalbi ile istikâmet üzeredir. Diğer kısımları da buna kıyaslarsan, Allah'ın izni ile doğruyu bulursun.

Bunu öğrendiğinde, şöyle deriz: Meşru özel yollar içerisinde en doğru yol, sîretinden (bir kimsenin iç hâli, ahlâkı) nakledildiği tarzda, Hz. Peygamber ' in söz, fiil ve hâl olarak üzerinde bulunduğu yoldur. Bu yol, kâmil kişilerin Hz. Peygamberi taklit ederek veya mârifet ve müşahede ile elde ettikleri yoldur. İşte bu yol mutedildir (orta hâl) .

İnsanlar bu hâlde çeşitli mertebelerde bulunurlar. Her bir mertebe sahibinin bir veya daha fazla alâmeti vardır ki, bunlar o kişinin Hz. Peygamber'e tabi olmasının ve ona mensûbiyetinin doğruluğuna delalet eder."

 " (...) Bu alâmetler, hem perdeli kimselerde hem de bilgi sahiplerinde bulunur."

 " (...) 'Hüviyet' olarak isimlendirilen Hakkın hakîkati, zâhiri (dış) ve bâtını (iç) birleştirir. Nitekim Allah, şu ayette buna dikkat çekmiştir : 'O evveldir, âhirdir ( son, sonraki), zâhirdir ve bâtındır.' Buna göre hüviyet makâmı, evvellik ve âhirlik, zâhirlik ve bâtınlık arasında ortaya çıkmıştır.

" (...) Kuşkusuz ki, varlığında senin için bir dayanak vardır ve bu, özellikle kendisine istinadın(dayanman) açısından olmak üzere, senden daha değerlidir. Çünkü ilk mertebe, fail (yapan/etkin) ve müstağni (ihtiyacı olmayan) ; ikinci mertebe ise, fakr (ihtiyaç) ve infial (edilgenlik) özelliğine sahiptir."

" (...) Kalb, sendeki en şerefli ve bütün organlarının tabi olduğu organdır."

 

Kaynak eser: Fâtiha Suresi Tefsiri, Müellif: Sadreddin Konevî, Tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık.



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.