"Vallâhü ya'lemu mâ fî kulûbiküm"

"Vallâhü ya'lemu mâ fî kulûbiküm" DİN
4,0
22.12.2015 11:08:06
A+ A-

Başlıktaki ifadeye, bu sabah, özgün diliyle Kur'ân-ı Kerîm'i okurken bir âyette rastladığımda, çok etkilendim. Türkçesi, "Allah kalblerinizdekini bilir." (Kur'ân-ı Kerîm, el-Ahzâb sûresi 33/51) olan bu ifade ilk kez mi rastladığım ve etkilendiğim bir  Allah sözü?
Hayır. Ama Kur'ân-ı Kerîm'in yüceliğinin, mucizevî oluşunun bir işareti de okunmakla, ne kadar sık ve çok okunursa okunsun, okuyanın kanıksar duruma gelmesini, bir başka deyişle alışmasını, etkilenmez hale gelmesini imkânsız kılması. Bazı edebî değeri yüksek romanları, hikâyeleri veya önemli şiirleri tekrar tekrar okuruz, her defasında da etkilendiğimizi söyleriz ama Kur'ân-ı Hakîm'den etkilenme ile karşılaştırılmayacak derecede bir etkilenmedir o. Neticede o romanların, hikayelerin, şiirlerin kaderi kitaplığımızdaki raflarda aylarca, yıllarca alıp okumadığımız kitaplar içinde kalmaktır ya da sahaflara intikal etmektir. 

Tabii bu dediklerim inananlar (mü'minler) için. İnanmayanlarla inananların "Kalb"in anlamı konusunda bile uzlaşabilmeleri, aynı bilgi ve düşünceye sahip olabilmeleri mümkün olmayabilir. Benim başımdan geçmişti gençlik yıllarımda; iki arkadaşla 'kalb' konusunda tartışmıştık ve onlar ısrarla kalbi sadece biyolojik ve fizyolojik anlamıyla bildiklerini, onun başka bir anlamı olmayacağını söylemişlerdi.

"Kalb gözü" diye bir 'göz'den de söz edilir ayrıca. "Kalb gözü" açık olmak her mü'mine de nasip değildir. Bunun, bir olgunlaşma, kâmil insan durumuna gelme aşamasıyla ilgili olduğu söylenir ve bilinir.

Düşünün bir: kalbinizden geçenleri dahi bir bilenin olması!.. O bilenin, bildiğini hiç unutmaması. Sizi neticede sadece yapıp- ettiklerinizle yargılayacağı, hiç haksızlık yapmayacağı, bu dünyadaki yaşamınızdan en ince ayrıntısına kadar sizi hesaba çekeceği ve sonucun tam adalet olacağı...

Bu, hakikat iken, bunu tüm gelmiş geçmiş peygamberler ve son peygamber duyurmuşken, inanmayan insanlar nasıl büyük yanılgı içindeler, bu geçici dünya hayatından sonra onları bekleyen ne? Bile bile sonsuz bir azâba nasıl razı gelebilir Allah'ı tanımadığını ifade eden insanlar? 

Kalbinden geçeni bile bilen Allah, onun yaptıklarını, zulümlerini (haksızlıklarını), kötülüklerini, sınır tanımaz ahlâksızlıklarını, iftiralarını, düzenbazlıklarını, fitnelerini, hasetlerini, insanların canlarına kıymalarını, insanları birbirine düşürmelerini, hırsızlıklarını, dolandırıcılıklarını, iki yüzlülüklerini vs. nasıl bilmez, nasıl karşılıksız (cezasız) bırakır?

Düşünün bir: şu dünyada kimimiz çocukken, kimimiz gençken, kimimiz orta yaşlarda, kimimiz de yaşlanınca ölüyoruz. Hastalıktan, açlıktan, vurularak, intihar ederek, çeşitli kazalarda vs. Ama ölmeyen yok. Ben hayatımda yüz yaşının üstünde (106 yaşında) bir tek kişiyle karşılaştım. Bu hayat nasıl anlamsız olur? Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resûllerine (elçi olarak seçtiği insanlara), âhiret gününe, kadere (hayır ve şerrin sonuçta Allah'tan olduğuna), öldükten sonra dirilmeye inanmadan nasıl yaşanır? Böyle inanmamızın, yaşamımızın anlamının temeli olduğu bize duyurulmuşken, bundan haberdar olduğumuz halde, bunu nasıl umursamayız? Ya da bu inanca sahip göründüğümüz halde gereğince neden yaşayamıyoruz? Dünya hayâtı bizi niye bu kadar etkiliyor da, yaşamımızı anlamlı kılacak gerçekleşmeler neden olmuyor?

Oysa, Allah kalblerimizden geçenleri dahi olduğu gibi biliyor ve öte tarafta hepsini, o kalbimizden geçenleri de, yapıp ettiklerimizi de karşımıza çıkaracak, görünce "hiçbir eksik yok, bunların hepsi gerçek, bize ait" diyeceğiz. Ve hesabımız kolaylıkla görülecek. Ya sonsuz azâb, ya sonsuz mutluluk, ya biraz azâb, biraz mutluluk, ya da Allah'ın cemâlini görecek kadar Allah'a en yakınlardan olmanın mükâfâtı.

Şunu da düşünelim derim: hepimiz bu dünya hayâtımızın cennet hayâtı gibi olmasını istemez miyiz? Yani hiçbir adaletsizlik, sıkıntı, keder, yoksulluk, yoksunluk, hastalık, kaza, âfet, çirkinlik, hile, tuzak, aldatılma, başarısızlık vs. olmaksızın yaşamayı istemez miyiz, böyle bir hayatı hayâlimizde olsun kurgulamaz mıyız? Dahası, yaşarken, her şeye rağmen, sanki böylesi bir yaşamı amaçlar gibi bir ruh hâli içinde olmaz mıyız?

İşte öyle bir hayat bize va'd ediliyor. Şöyle şöyle inanın, düşünün, yaşayın; sonunuz iyi olacak; tam da beklediğiniz, özlediğiniz, aradığınız hayâta kavuşacaksınız. Burada bir sınavdasınız. Başarılı olacak şekilde bu sınavı geçerseniz öte dünyada mutlu olacaksınız. Bu dünya hayâtını esas kabul ederseniz, burada yaşayacağız ve öleceğiz, her şey bundan ibaret, bunun başka anlamı yok derseniz, sınavda olduğunuzu bile kabul etmezseniz, siz bilirsiniz, yok dediğiniz bir hayata kavuşacaksınız, bitimsiz azâb çekeceksiniz, inanmamanın sonucu nasılmış göreceksiniz. Yaşadığımız sürece umutsuz olmamamız hususunda uyarılıyoruz. Yaşarken tam bir îmana kavuşabiliriz ve Allah'ın affediciliğinin, bağışlayıcılığının kapsayıcılığı hepimizi içine alabilir. Yeter ki tövbe edelim, hatalarımıza, günahlarımıza dönmeyelim, Allah'ın rızasını talep edelim yaşarken. 

Ama, dediğim gibi, 'bunlar masal' derseniz, siz bilirsiniz. Geçmişte de öyle diyenler hep olmuş. Geçmiştekiler de, şimdikiler de, en başından beri gelmiş geçmiş tüm insanlar, kıyamet günü kabirlerinden belirli bir çağrı üzerine bir anda dirilip çıkacaklar ve toplanacaklar; hesaba çekilecekler. Hiçbir zorluk, belirsizlik, sürünceme gibi dünyaya mahsus durumlar olmayacak orada. Her şey kimsenin itiraz etmeyeceği şekilde olduğu gibi meydana çıkacak. Herkes nasıl yaşadıysa tam karşılığını görecek. Kimseye haksızlık yapılmayacak. Mutluluk da, azab da nasılmış yaşanacak ve görülecek, anlaşılacak. Derece derece her türlüsüyle.
Kalblerimizde olanı bilen Allah, her şeye kâdirdir. Âmenna ve saddaknâ (İnandık ve tasdik ettik).

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.