Yardım Kavramı, Müslümanlar ve İslam

Yardım Kavramı, Müslümanlar ve İslam DİN
4,0
27.01.2014 03:44:38
A+ A-

Saat akşam yedi civarlarındaydı, salonun köşesinde ki yemek masası hazırdı, televizyon açık aile fertleri ise masada ki yerlerini almışlardı. Bir apartmanın üçüncü katında ki dört kişilik bu aile akşam yemeklerini yemek için tüm hazırlıklarını yapmıştılar. Sırasıyla çorba, ıspanak ve patates-köfte kızartmasını beraberinde ki salata ve içecekler ile bitirmek üzereydiler. Baba son lokmasını yemekte olan küçük çocuğuna döndü ve "tabağını iyice sünnet et sonrada elhamdülillah de ve dua et Allah'ım olmayanlara da yardım et de" dedi. Muhafazakar bir aile oldukları için çocuklarını da "dini" değerlerine uygun yetiştirmek istiyorlardı... 

Bu tablo bugün gerek bizim ülkemizde gerek bütün Müslüman coğrafyada aşağı yukarı aynı şekilde hemen her akşam yaşanıyor. Çünkü "elhamdülillah Müslümanız" ve çocuklarımıza da bu "yüce" değerleri öğretmeliyiz. Biz kefeni yırttık! ama dışarıda bir sonraki öğünde ne yapacağını bilmeyen nice insan ne olacak? Onlara da dua ediyoruz ya: Allah yardımcıları olsun, amin...

Fakat durup birazcık düşündüğümüz zaman bir yerlerde yanlış giden bir şeyler olduğunu anlamamız çok uzun sürmeyecektir. Belki asırlar boyu bu ve benzeri bir çok "değer" büyük büyük babalarımızdan bu yana anlatıla geliyor. Bugün ise bu "kutlu bayrağı" bizler devraldık ve sonraki nesile kimi zaman büyük bir görev aşkıyla kimi zaman ise bir "batıl inanç" refleksi ile aktarmaya devam ediyoruz.

Peki Müslüman olduğu iddiasına sıkı sıkıya bağlı olan 75 milyonluk bu "büyük" ülke bugün niçin her yanı yara bere içinde (sosyolojik anlamda) kıvranıp duran bir çocuk halinde kalmaya devam ediyor ve bu yaralar her geçen gün daha da ileri boyuta ulaşıyor? Bu sorunun şu şekilde iki cevabı olabilir: birincisi bizler "din" adına bedeli çok ağır olan en mühim noktaları kaçırıyoruz; ikincisi ise bu dinin tavsiyeleri pek bir işe yaramıyor. İkinci cevap dinin mensupları adına asla geçerli olamaz, geçerli olmuş olsa o vakit bu kimseler bu dinin mensupları olamazlar, öyle ise "elhamdülillah Müslümanım" diyen herkesin birinci cevap üzerine büyük bir dikkat ile eğilmeleri gerekiyor. Ya da içinde çırpındığımız şu bataklıkta günbegün daha derinlere doğru batmaya devam edeceğiz.

İnsanlar düşünce yapılarını kelimelere yükledikleri kavramlar üzerinde inşa ederler. Sonra inşa edilen bu yapı ile tüm bir hayatlarını yaşarlar. İşte bu sebepten ötürü en elzem mesele olarak "din" algımızı yeniden gözden geçirmemiz lazım gelmektedir. Öncelikle halk arasında yer edinmiş olan "din" algısına bakmalıyız ki hastalık tespitini isabetli yapalım. Bugün toplumda ki "din" algısı ne yazık ki bir tür "ihtiyarlık hobisi" haline gelmiş. Belli bir yaştan sonra dünya işlerinden el etek çekince ihtiyarlığın getirdiği boş zamanları değerlendirmenin bir yolu olarak araçsallaştırılmış ve son derece kısıtlı bir alana hapsedilmiştir. Gençlikte ise "din"den almamız gerekenler 'nazar boncuğu' inancı türündeki rivayet kültüründen ibarettir algısı zihinlerde yer etmiştir.

Peki "din" nedir? Sözlük anlamlarında adet, alışkanlık, taklit, gidilen yol, yaşam biçimi hatta Elmalılı Hamdi Yazır'ın açıklamalarında siyasetin bile dahil edildiği geniş bir yelpazeye sahiptir. Kuran'ın verilerine baktığımızda ise en çarpıcı ifadeyi (bana göre) Kafirun Suresi'ndeki "Sizin dininiz size benim dinim banadır" ayetinde buluyoruz. Buradan hareketle "din"in bir tür yaşam biçimi, hayatı okuma ve anlama aracı olduğu sonucuna varabiliriz. Din bir yaşam biçimidir ancak bizim yaşam biçimimiz mensubu olduğumuzu iddia ettiğimiz din (yaşam biçimi) değildir çünkü yukarıda belirttiğim gibi bizim din algımız dinin ihtiyarlıkta zaman geçirmek için edinilen bir hobi olduğu camilerin ise bir tür ihtiyarların buluşma lokali olduğu şeklindeki algı Kuran'dan hiç bir dayanak bulamaz kendisine.

Bunu daha iyi kavrayabilmek için İslam'ın nasıl bir ortamda ortaya çıktığına iyi bakmak gerekir. Büyük bir sömürü düzeninin ortasında o kapkara bulutları büyük bir irade ile dağıtıp toplumun her ferdinin güneşten özgür ve adil bir şekilde yararlanmasını kendisine şiar edinmiş bir topluluk ömrünün son demlerinde mistik hayaller arasında dolaşan "miskin" bir topluluk olamaz. Aksine çok aktif, gözü kara, dur durak bilmeyen ve her zorluğa göğüs geren bir topluluk olması şarttır. Bugün ki toplumda yer edinmiş olan din ise suya sabuna dokunmayan, sokaktan el-etek çekmiş, hiç bir yanlışa isyan etmeyen ve ellerinde tesbih gözleri kapalı bir halde cezbe tutulmuş bir cemaat hayal etmekte olan son derece pasif ve yörüngesinden çıkmış bir dindir.

Peygamber şayet böyle yapmış olsaydı onca sıkıntıya, eziyete, 3 yıl süren o ağır ambargoya (hüzün yılları diye bilinen ve Hz.Hatice'nin finanse etmesiyle zar zor başedilen yıllar) ana yurtlarını terk edip Medine'ye hicrete ne gerek vardı? Düşünün, bugün bizim zihinlerimizde canlanan "din"e kim karşı çıkar? Dinin aslı o gün ki arı kovanına çomak sokmaktı. Bugün ki gibi kovandaki baldan bize de bir şey düşer ümidi ile sessizliğe gömülüp Peygamberin tabiri ile "dilsiz şeytan" olmak değildir.

Bu pencereden Kuran'a baktığınız zaman din algınızın nasıl değiştiğini fark edeceksiniz. Hayatımızın neredeyse hiçbir yerinde gerçek manasıyla yer bulmayan din bir anda hayatın her alanına nüfuz edecek ve bütün işlerimizde çok etkili ve pozitif yönde bir katalizör görevi görecektir.

Dinin esasında bir yaşam biçimi, bir hayatı okuma biçimi olduğunu anladığımız vakit otomatik olarak şu sonuca varacağız: İslam yaşam tarzları arasında en ideal ve en etkili olanıdır. (inananlar açısından)

Her yaşam biçiminde olduğu gibi bunda da bir ana konu olmalıdır. Kimi akımlar sınırsız özgürlüğü, kimileri sürekli eziyet çekmeyi, kimileri her şeyi pasif bir direnişle karşılamayı gittikleri yolun ana çizgisi yaparlar. Öyle ise Müslümanlar için en ideal kabul edilen İslam'ın sunduğu yaşam biçiminin ana konusu yani dinin direği nedir? Bu dinin kitabı en çok neyden bahsediyorsa bu dinin direği odur. Kuranı okumaya başladığınızda hemen her sayfada karşılaşacağınız bir kelime vardır: YARDIMLAŞMAK-DESTEKLEŞMEK. Yıllarca öğretilegelen dinin direği namazdır ifadesi ne olacak peki? Namaz dinin direği olan yardımlaşmanın bir gereğidir. 100'ün üzerinde yerde geçen -salat- kelimesi sadece 10'un üzerinde ki yerde namaz karşılığını buluyor. Diğer yerlerde yardımlaşmak, destekleşmek anlamlarında kullanılıyor.

Kuran'ı okudukça onun en büyük derdinin toplumdaki kesimler arasında oluşan uçurumu minimize etmek. Bunun keskin bir bıçak gibi olmasını değil bir yerlere imtiyaz sağlamayacak değerlere ulaşmasını istiyor. Orucunu tutamayanları, ettiği yemini bozanları hatta kendisine miras kalanları dahi sürekli yoksullara yönelten bir kitap nasıl bir medeniyet inşa etmek istiyor olabilir? Bunun cevabını Peygamber'in bir hayalinde görebiliyoruz, "bir gün gelecek bir adam kucağında zekat malları ile şehri dolaşacak ancak zekat verecek kimse bulamayacak" diyor bu dinin peygamberi.

Müslümanların ellerinden kavramları alınmış ve en temel ilkelerine içi boş anlamlar yüklenerek, ne yapacağını bilmeyen oradan oraya savrulan bir topluluk meydana getirilmiş. Dinin direğini kuru bir namazdan ibaret saydığımızdan ötürü kaynayan sokaktan bihaber kalmışız. Toplumun kanayan yaralarına merhem olma görevimizi unutmuşuz. Alelacele kılınan namazların (üstelik ne ifade ettiğini bilmeden) bizi cennete taşıyacağına inanmışız. Allah bize çöpten yemek arayan kişinin hesabını sormayacak sanmışız.

Yalnızca yaptıklarımızdan değil yapmadıklarımızdan da sorumluyuz diyor Moliere; bu ses vicdanın derin kuytularından geliyor, adeta Allah'ın o vicdana ilham ettiği bir söz gibi. Peygamber'in bildiğini söylemeyen dilsiz şeytandır hadisi ile paralel bir yol izliyor.

Peygamberin sünnetinin, tabağını son lokmasına kadar bitirmek değil de tabağını bir yoksulla bölüşmek olduğunu öğrenmedik, Allah'ım olmayanlara da ver/yardım et diyerek Allah'ın bizlere yüklemiş olduğu sorumluluğu hiç irdelemeden gerisin geri yolladığımızı düşünmedik, düşünmedik çünkü "Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz?" (Saffat suresi) ayetini hiç okumadık. Kuran bizler için belli gecelerde okunan ezgisi ile bizi yatıştırmasını ve huzurlu bir uykuya vesile olmasını beklediğimiz bir kitap oldu. Oysa o uykularımızı kaçırmalı, gözümüzü dört açıp sokağa dönmemizi, her gece aynı yemeği yemekten usanmış çocukların, bankaların kıskacında çırpınan anne-babaların, adeta modern bir köleye dönmüş robot misali çalışıp duranların, her gece ay sonu gelecek kira korkusuyla yatanların, yetişemeyen ve yetiremeyenlerin feryadını duymamızı sağlamalı.

Komşusu açken tok yatan bizden değildir diyen bir peygamberin hayal ettiği Müslüman toplum bugün gelinen noktadaki toplum mudur sizce? Eşi Hz.Aişe'ye "benden sonra sakın yoksullardan kopma" diyen, şehrin en geri bırakılmış, mahrum edilmiş ve dışlanmışları ile hemhal olduğu için "ileri gelenler" tarafından kınanan bir peygamberin takipçileri bugün boğazlarına kadar kapitalizme nasıl batmışlar?

Bugün kendisini ve içinde bulunduğu toplumu kurtaracak olan reçeteye son derece lakayıt kalan Müslüman toplum bu reçeteye dönmek için daha kaç deprem kaç sarsıntı kaç şok beklemektedir? Bir fayda ümidi ile makam sahiplerinin huzurunda el bağlayarak boyun bükerek yaşadıkça kılınan yüzlerce vakit namazdan gafiliz demektir. Namaz Allah'tan başka kimsenin huzurunda el bağlamamayı, boyun bükmemeyi ifade eder, böylece psikolojik açıdan son derece olgun, kendine güvenen ve kişiliği oturmuş bireyler inşa eder. İnsanların etiketleri birbirlerine üstünlük taslama araçları değil görev dağılımını belirten işaretlerdir.

Bedeviler "iman ettik" dediler, de ki: siz "iman" etmediniz ancak "Müslüman olduk" deyin; iman sizin kalplerinize girmemiştir...(hücurat suresi 14) ve -Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş olanların karşılaştıklarının benzeri başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (bakara 214)- ayetleri bugün ve her çağda (İ.S.) kuru kuruya inandık, elhamdülillah Müslümanız diyenleri sarsmak için yeterli değil mi? Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyenlerin, yetimi itip kakanların dini yalanlayanlar olduğunu (maûn suresi) belirten bir kitap işin aslını daha başka nasıl ortaya koyabilir?

Yardım kavramı bizim Müslümanlığımızın neresinde? Ve bizim Müslümanlığımız İslam'ın neresinde? İlacını başının üzerinde taşıyan ancak asırlardır hastalıktan mustarip nesiller gelip geçiyor, akletmiyor ve Yunus Suresi'ndeki "Allah aklını işletmeyenler üzerine pislik yağdırır" ayetiyle fiilen karşılaşıp duruyoruz. Bugün en fakirimiz dahi yarın için en zengin olma hayalleri ile yanıp tutuşuyor, oysa herkesin ihtiyacını karşıladığı kimsenin kimseye muhtaç olmadığı bir toplumdur Müslümanların olması gereken hayali.

Bakın bir asır önce Mehmet Akif Ersoy nasıl şikayet ediyor:

Nebiye atıf ile binlerce herze (hezeyan) uydurdu/ Yıktı din-i mümini de yeni bir din kurdu.

Bugün yaşanan gerçek din ile Akif'in ifadesiyle uydurulan din arasında ki uçurum ve bu uçurumdan yararlanma derdinde ki menfaat tapıcıları. Etrafındaki her şeyi merak eden, her yeniliğe balıklama dalan ve müsrifliğe varacak harcamalara giren insanımıza Prof. Dr. Mehmet Okuyan'ın çok sevdiğim şu cümlesi ile seslenmek istiyorum: "6236 adet* okunmamış mesajınız var, merak etmiyor musunuz?"

*Kuran'daki ayet sayısı.

 

Olcay Akman

27.01.2014

@olcay_akman_



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.