Hayır İsmet, sen hıyar değilsin, hastasın sadece

25.06.2014 12:05:16
A+ A-

Telefonu açtığımda İsmet ağlıyordu. "Ne olur kurtar beni, yardımına ihtiyacım var, seansımı yarına alamaz mıyız?"

Normalde kabul edebileceğim bir şey değildi bu. Ancak durumda çok büyük gariplik olduğu için kabul ettim. Garipti, çünkü İsmet'in en son gelen beyin raporlarına göre İsmet duygulanma yaşayıp ağlayamazdı. Ertesi günkü seansımı iptal edip yerine İsmet'i aldım.
 
Geldiğinde önce kafası girdi içeriye. Bilirsiniz, üç yüzyıl boyunca kadim Mısır toprağının altında saklanmış bir devekuşu yumurtasına benziyordu kafası. Yüz diyebileceğimiz bir burun, bir ağız ve iki gözden oluşan küçük alan, Madagaskar'ın dünyada kapladığı alan kadar yer kaplıyordu bu kafada. Geri kalan her yer tuzlu suydu.
 
"Neler oluyor İsmet" dedim, "dün öyle ağlayınca beni korkuttun."
 
"Artık dayanamıyorum" dedi, "kendimi öldürmek istiyorum. Olmamış şeyler görüyorum ve etrafımdaki herkes benim delirdiğime inanmaya başladı." Sesi giderek titredi, başını ellerinin arasına alarak ağlamaya başladı.
 
"İsmet" dedim, "bana bak."
 
Önce bakmadı ancak sessizliğin gerilimine daha fazla dayanamayıp başını kaldırdı. Gözlerimiz karşılaştı. Yanına biraz daha yaklaşıp gözlerimi iyice gözlerine dikerek kısık sesle konuşmaya başladım.
 
"Yalan söylüyorsun."
 
Birden duraksadı, gözlerini iyice belertti. "Anlamadım, ne?"
 
"Yalan söylüyorsun. Elimde bir rapor var. Bütün beynini taradık. Sen duygulanıp ağlama yetisinden yoksunsun. Şimdi yaptığın bu şov da ne?"
 
Gözlerini benden ayırıp boşluğa bakmaya başladı. Sanırım planlarında bu yoktu.
 
Raporların bulunduğu zarfı çıkarttım ve tahtaya astım. 
 
"Bak, sana onlarca dramatik görüntüler izletip beynindeki hareketlenmeleri çektiğimiz günü hatırlıyor musun?"
 
Başını oynattı yalnızca.
 
"İşte bak, beyninde neler olmuş. Fotoğraflara baktı, ilkinde sıradan sağlıklı bir insanın beyin tomografisini görüyorsun. Seninkiler gibi benzer videoları izlediğinde beynin aktif olan bölgelerine bak. Şu keskin parlaklığa bak, frontal lobdaki empati bölgesi burası."
 
"Bu da senin beyninin tomografisi. Frontal lobdaki empati bölgene bir bak, en ufak bir parıltı var mı? Bütün parlayan yerler beynin ödül mekanizmasıyla alakalı. Sen başka insanların acılarını bile fırsat olarak görüyorsun. Elinde değil bu. Peki neden dün gece ve şimdi böyle bir ağlama şovu yaptın, dürüst ol, benden ne istiyorsun?"
 
"Eskisi gibi olmak istiyorum. Eskiden de hiçbir şeyden duygulanmazdım ama çok daha iyi rol yapardım. Şimdi kalakalıyorum. "
 
"Biliyorum, bunu da gördük fotoğraflarda."
 
"Nasıl yani, sorunumun ne olduğunu biliyor musun?"
 
"Evet. Beyin boklaşması."
 
"Ne?"
 
"Beyin boklaşması. Bokun içine batmışsın İsmet. O kadar uzaklaşmışsın ki insan olmaktan. Ölümleri, gaddarlığı, yavşaklığı savuna savuna beynin yapısı değişmiş artık. Düşünmen için nöronların birbirleriyle nörotransmitter denilen kimyasallarla iletişime geçmesi gerekir. Ama artık sende bu kimyasallar yok. Bok var onun yerine. Ne zaman boktan bir düşünce üretmeye kalksan nöronların arasında boklar oluşuyor ve düşünmeni engelliyor. Sen de boktan bir beyne sahip oluyorsun git gide."
 
İsmet büyük bir ciddiyetle bana baktı. "Ne yapmam gerekiyor söyle?"
 
"Özür dilemen gerekiyor İsmet. Özür dilemen gerekiyor ve neyi neden yaptığını, nasıl düşündüğünü, neden öyle düşündüğünü anlatman gerekiyor. Hem de bana değil, topluma. Senin o görüntüleri izlediğini iddia ederek beslediğin yalan mekanizmasının öldürdüğü çocukların annelerinin gözlerinin içine bakarak af dilemen gerekiyor İsmet."
 
"Peki yapmazsam ne olur?"
 
"Giderek boklaşırsın. Bak mesela, senin bir arkadaşın gelmişti buraya. O da senin gibi keldi. Bana "ben kullanışlı aptalım" demişti. Hadi ama. Hiçbir aptal, kullanışlı olduğunu anlamaz. Onun da tomografilerini çektim. Onun da beyni boklaşmıştı. Giderek kendi üzerindeki kontrolü kaybetti. En son başbakanını izlerken, gözlerini belertmiş, sahibi et getirmiş bir Saint Bernard köpeği gibi dilini çıkarıyordu. "
 
"Bir diğeri ise, artık beyin boklaşmasının son döneminde. Gitmiş, polislerle fotoğraf çektirmiş, insanların polisin öldürdüğü gençleri andığı bir günde. Tedaviyi reddetti. Şimdi bir cüppeliyle beraber televizyon programı yapmayı düşünüyor. Daha ne kadar düşebilir ki? "
 
Başını eğdi... "Anlıyorum."
 
Bunu fırsat bilerek yanına yaklaştım, ona sarıldım ve kelini öptüm. "Başarabilirsin İsmet. Yarın git, televizyonda özür dile, her şeyi anlat. Kurtuluşun bu olacak. "
 
Tabi ki bunu yapacağına inanmıyordum.
 
Ertesi gün olduğunda televizyonda gördüm onu. Tam da beklediğim gibi ne özür diledi, ne de gerçeği anlattı. Sadece "hıyarlık etmişim" dedi.
 
Yine haklı çıkmanın üzüntüsüyle minik boş şırıngama baktım. İyi ki ona sarılırken o farkına varmadan bu şırıngayı ona batırmıştım ve iyi ki bu ölümcül virüsü onun bedenine enjekte etmiştim.
 
Çünkü ülke giderek bir Hieronymus Bosch tablosuna dönüşüyordu ve benim artık bu tabloda yeni bir kötü karakteri görmeye tahammülüm yoktu.