Osmanlı’da faiz

13.04.2014 22:20:44
A+ A-

Osmanlı’da faiz… Aslında sert ve iddialı bir başlık seçtiğimi düşündüğümü belirterek yazıya başlamak en doğrusu olacaktır. Osmanlı’da faiz meselesi çok ciddi ve geniş bir başlık olmakla birlikte bu yazının incelediği konularda daha çok para vakıfları üzerine odaklanılacaktır.

Vakıflar; İslam toplumunda çok önemli bir yere sahip olmanın yanı sıra günümüz açısından da gelişmiş bir sosyal organizasyonun göstergesidirler. Roma Uygarlığında görülen cemiyetler(dernekler) karşısında şark uygarlıkları ise mülk üzeriden kurumlarını konumlandırmış gözükmektedirler. Vakıflar İslam’ın en eski devirlerinden beri varlığını sürdürmekle birlikte, gelişmişler ve en iyi, gelişmiş uygulanma metotlarına Osmanlı döneminde erişmişlerdir.

Konumuz olan para vakıflarına geçmeden önce genel anlamda bir vakfın nasıl ortaya çıktığına da göz atmak gerekir. Konuyu yalın biçimde anlatabilmek içinde örnek vermek uygun olacaktır:

Zengin bir adam kasabasında ki fakir dul kadınların istismar edilmelerini engellemek için onlara üç ayda bir düzenli maaş ödemesi yapılmasını istemektedir. Bu sebeple bir vakıf kurmaya karar verir. Gelir getirici bir taşınmazını bu iş için bağışlar. Vakıf şartnamesinde yani vakfiyede, yapılacak sosyal güvenlik ödemeleri ayrıntısı ile yazılır. Olası gelirlerde bütçede ki yerlerine kaydedilir. Resmi makamlar(Kadı) tasdik eder.

(Vakıfların yönetim organları, vakfiyelerin içerikleri gibi ayrıntılar, konumuz dışında olduğundan, bu ayrıntılara girmemeyi uygun buluyorum)

Görüldüğü gibi bir vakfın kurulması için ortada elbette bir sosyal güvenlik sorunu olmalıdır. Vakıflarda böylece görüldüğü gibi bir sosyal güvenlik kurumu gibi çalışır. Elbette eğitim, belediyecilik gibi hizmetlerde ya da mesleki dayanışma kurumlarının yardımlaşmaları içinde vakıflar kurulmuştur. Kısacası vakıflar her alandadır. Örnekte ifade ettiğimiz gelir getirecek değer olması hususu da tabiat gereği her vakıfta olması gerekir.

Vakıflar hiç şüphe yoktur ki ilk zamanlarda taşınmaz mal varlıkları üzerinden kuruldular fakat değişen şartlar işleri epey bir değiştirdi. Gerek gelişen ticaretin getirdiği menkul servet birikiminin değerlendirilmesi meselesi gerekse de genişleyen sınırlar sonucunda memleketin dört bir tarafından gelir kazanan askeri güç odakları yeni dönemde farklı bir sermaye yapısı ile bağış yapmak zorundalardı. Bir yerel bölge için kurulacak küçük bir medrese ile büyük bir kıtaya hizmet edecek medrese komplekslerinin yapımının da farklı olacağı, sermaye ihtiyaçlarının aynı olmayacağı aşikardır.

Elbette Osmanlı’da bildiğimiz Ayasofya Cami ve Külliyesi Vakfı, Eyüp Vakfı, Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı gibi vakıflar birer kamu vakıflarıdır ve içerdikleri büyük sermaye ile o dönemin likit değerler gücünü de aşar. Burada Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan Ayasofya Vakfının 50 bin Sultani(Venedik Dukası) gibi devasa bir sermaye içerdiğini hatırlamalıyız.

Büyük kamu yatırımları için zorunlu olmasından dolayı padişahın bile muazzam bir bürokratik ağ ile ancak vücuda getirebildiği bu gibi büyük vakıflar dışındaysa gelişen pazarda artık bir iki yel değirmeni ya da üç bağ ile kurulan küçük vakıflar çokta işlevsel değillerdi elbette ki. Zira bu sebeple yeni vakıflarda, Osmanlı toplumu daha öncesinden kalan bir yöntemi uygulamaya başlamıştı. İlk uygulamalarını 2. Murat döneminde açıkça görebildiğimiz ama Timur yağmalamaları öncesinde de olduğuna şüphe duymadığım para vakıfları işte böylesi bir pazarın ihtiyacını karşılayacaktı. Hem pratik olmaları hem de ticareti de desteklemeleri bakımından da günümüz açısından katkıları büyük olmuştu.

Para vakıfları en azından 2. Murat döneminde kuruldu. Fatih bunları geliştirdi. Sadece başkentte değil hemen hemen tüm büyük ve orta derece şehirlerde sayıları arttı. Osmanlı’nın ekonomik büyümesine paralel olarak en sonunda Kanuni döneminde aldıkları toplam yatırım, büyük kamu vakıflarını bir kenara koyacak olursanız gayrimenkule dayalı vakıfları geçmişti.

Para vakıfları nasıl çalışırdı sorusu ise can alıcı noktayı göz önüne serer. Bu vakıflarda hayırsever yatırımcı, para yani gümüş ve altın sikkeyi (bakır sikkelerde geçer ama bugünün kuruşudur) vakfeder. Bazı araştırmacılarsa paraya kolay çevrilebilir ticari ürünlerinde vakfedilebileceğini ekler. Bu vakfedilen nakit değer ise sonrasında işletilir. Bu nakit değerler doğal olarak iki ayrı yolla işletilebilecektir. Risk altına girerek ticaret yapmak ya da...

Bu üç noktalı kısım işte can alıcı olan… Vakıflar özellikle gelirlerini çok çok uzun vadede, teorik olarak kıyamete kadar garanti altına alarak çalışırlar. Bu aşamada ticaretin yapılamayacağı anlaşılır. Öyleyse para ile kar değil rant yani faizin peşinden gidilecektir. (Faiz nedir, hangi kısmı haramdır tartışmasına girmiyorum. Fetva mercii değiliz) Para vakıfları, vakfiyelerinde açıkça belirtildiği üzere sağladıkları menkulün ya direk kendisi ya da benzerini ipotek altına alarak bir tacire ticari kredi, bir bireye tüketim kredisi verirlerdi. Elbette burada belirtmek gerekir zira kafalar karışmasın, bu vakıflar hiçbir surette kendisine baş vurana nakit vermezdi. Kişiler vakıflara gider istedikleri evleri, gemileri, hammaddeleri kendileri adına bu para vakıflarına aldırırlar, bu vakıflarda bu kişilere bunları vadeli olarak satardı.

Para vakıfları günümüz bankacılık uygulamaları açısından elbette faizsiz bankacılığa benzer ve İngiltere’nin geliştirmeye çalıştığı sukuk finansman bonosunun eski bir versiyonunu gözler önüne serer. Açık olan reel mal arzına ve talebine dönük bir finansmanın olduğu ve bu açıdan günümüz faiz uygulamalarının sakat yanlarını barındırmadığı gerçeğidir.

Para vakıfları ile şerri olarak bir sonuca varma amacını taşımadan şunu dememiz doğru olur ki Osmanlı Devleti gayet pragmatist bir idare ve bunu çok iyi besleyen bir toplum yapısı ile yaşamıştır ve bu açıdan para vakıflarının da tüm nimetlerini en ince ayrıntısına kadar kullanmıştır. 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.