Çay ocağı muhabbeti

10.03.2016 15:57:54
A+ A-

İki yaşlı adam yavaş yavaş çay ocağının bulunduğu sokağa girdiler Oldukça yavaş hareketlerle yürüyen bu insanlar zamanlarının değerinden bihaber olduklarından değil, dermanları yetmediğinden yavaş yavaş yürüyorlardı. Zaman insanın en büyük zenginliğidir. Ama bunun önemini anlayabilmek için çok tecrübe sahibi olmak gerekir. Öyle ki, "mandıra filozofunun" aksine zaman gerçekten de önemlidir. Öyle ki, ne için kullanılırsa ona hizmetçi olursun. Zamanını kimin hizmetine sunarsa insan onun kölesi olur. Öldürmeyi hedefleyen Azrail'in eli olurken, yaptığı ahlaksızlıklarla da şeytanın bir uzvuna dolayısıyla da onun kölesi olur.

İnsanlar efendi olmayı düşlerken, köle olurlar. Köleden hiç efendi olur mu? Efendinin yanında aklı yetenin ne efendiliği olabilir ki? Bu ifadeler salt basit bir kadercilik sayılmasın, bilakis günümüz insanının inanılmaz hırsı onu köleleştirirken, efendi olduğunu düşleyedursun zaman sürekli bitiyor. Sıkıntılar, ölümler ve bir hayal perdesi dünyanın üstüne yalan örtüsü ile serilmiş yatıyor. Yalan uyuşturucu etkisi yapmış, insanlar hayallere dalarken, hayaller hayal olarak kalmaya devam ediyor. Çoğunlukla eğitim sisteminden tutun da mevcut düzen bir tarafa doğru insanları hızla savururken sonuçta ne oluyor?  İnsanı basit taş, maden, kâğıt toplayıcılar rolüne indirgenmiş ve bunun için gözünü kan bürümüş insanlara dönüştüren güç nedir? İnsan ömrü sonlu bir çizgi gibidir. Gerçek olan ise, bu çizginin neresinde olduğumuzu asla bilemediğimizdir.  Bilinmesi gereken önemli gereken bir başka husus da sonlular içinde başka bir sonlu olan insanın çaresiz kıvranışıdır, aynı zamanda. Bunun için keşfedilen silahlar, icat edilen ilaçlar, belki de zehirler, hepsi o hayat çizgisi denilen o hatta basitçe hayatta kalabilme savaşıdır. Bu savaşta hile, aldatmaca öldürme, kardeşi kardeşe düşman etme, yalan tarih, yalan, savaş, beyin yıkama ikna etme, gruplandırma (din, ırk, renk, sınıf, mezhep, menfaat) insanları hücrelerine kadar ayırma. Tüm bunlar ne için? Tüm bunlar, insan olarak daha sağlıklı yaşamak, yaşatmak için değil, sağlıklı köleleştirmek için. Bu durumda akıl denilen şeref nasıl bir şereftir ki, insanı köleleştirmek için kullandığı en mükemmel iki organ beyin ve kalp kullanılıyor. Kalp onaylıyor, beyin yönetimi devralıyor ve diğer organlara emir yolluyor, işlem tamam. Çanakkale'de insan yığınlarını sürüler gibi, ölüme gönderen medeniyet denilen tek dişi kalmış canavardı.

Canavar, hem oyuncu, hem oynatıcı, hem de tarih yazıcısıydı. Yok, olan milletler, insanlar nasıl tarih yazabilsinler ki?  Şarlatanı kahraman, kahramanı hain göstermek onun işiydi. Canavar için bu son derece kolaydı. İşi akıl karıştırıp iyi ile kötüyü karıştırmaktı. Aklı olanların akıllarını çelerek akıllıları hizmetine alsın, ikna araçları geliştire dursun, hayat akışını devam ettirecekti. Zaman bir doğru çizgisiydi ve bitmesi gerektiğinde kimseden izin alacak da değildi.

İki ihtiyar soğuk bir kış günü akşamı kapıdan süzülüverdiler. Çay içilecek, sohbetler edilecek, hayat denilen sonlu zaman diliminden bir gün daha eksilecekti. Eksilen gün değil, ömürdü. Ömür ise çok önemliydi ve boşa harcanmaması gereken en önemli hazinedir. Bu hazine dünyadaki tüm hazinelerden daha değerlidir. Son nefesinde her insan zaman ister. İster ki, biraz daha fazla zamanı olsun. Ama olmaz. Yeteri kadar zamanı için verilmeyecek bir karşılık olamaz. Taburelere oturan iki yaşlı insan zamanı durdurmak istiyordu ki, bu da ancak daha fazla sohbetle olabiliyordu. Dostun sohbeti ömür uzatabilir, güven verir. Kiminin sohbeti ise ömür törpüsüdür.  Vakit ise, ancak dosta verildiğinde değerini bulur. Öyle zamanlar vardır ki, insanlar hayatlarının anlamını en önemli hazinesini zamanlarını öylesine harcayıp tüketiyorlar kum saati gibi.

 

Çaylar her zamanki gibi, geldi ve masaya konuldu. Hüseyin Efendi, çayından bir yudum aldı. "Söyle bakalım, Hasan Efendi bu gün hangi konudan bahsedelim.  Bize Hasan ve Hüseyin adını verenlere ne kadar dua etsek azdır. Bize bu ismi veren büyüklerimize en başta Peygamberimiz olmak üzere layık olabilme şerefine nail olabilmeyi dileyelim."

Hasan Efendi: "Bu gün bence yalandan bahsedelim. Yalandan, tüm kötü ve kötülüklere sebep olması açısından insanlığın zehridir. Zehir bir kez bir kişiyi öldürür, ama yalan tüm toplumu öldürebilir. Yalansız birçok günah işlenebilir. Ancak sadece yalanla örtülebilir. Bu hususta anlatılır. Biri bir gün, Peygamber Efendimize gelerek, Ey Allah'ın Resulü, ben bir günahkârım, yalan söylüyorum, içki içiyorum ve hırsızlık yapıyorum, ne yapmalıyım da bunları bırakmalıyım, demiş. Peygamber Efendimiz de yalanı bırak demiş. Adam, ise bu çok kolay, demiş. Canı içki içmek isteyince gidip birini soymuş, parasını çalıp içki almış, aldığı içkiyle bir güzel sarhoş olmuş. Sarhoş olan, adam zilzurna sarhoş bir şekilde arkadaşlarının yanına gelmiş, arkadaşları, ona arkadaşlarında para olmadığını bildiklerinden ona içki almak için parayı nereden bulduklarını sormuşlar. O da yalan söylememeye kesin karar verdiğinden olayı anlatmış. Falan kişiyi soyduğunu, çaldığı para ile de gidip içki aldığını söylemiş. Ancak parasını çaldığı adamın yetimleri varmış ve bu duruma çok üzülen adamın arkadaşları, adamı bir güzel paylamış, paylamakla kalmamışlar, bir güzel arkadaşlarının suratına tükürmüşler. Duruma çok bozulan adam, utancından yerin dibine girmiş. Dolayısıyla adam kavramış ki, yalan söylemeden diğer günahların işlenmesi pek olası değil."

Hüseyin Efendi: "Yalan bir ateştir, o ateş ki tüm dünyayı yakar, kavurur. O olmaksızın, hiçbir günah işlemek mümkün değildir. Yalan yakıcıdır. Adaleti engeller, haklının hakkını almasına mani olur. Bu mani olma durumu hakkı örten, batılı hak olarak insanlara yutturan bir yemdir. Zehri sahte tatlandıran odur. Adaletin tecelli etmesine, haksızlığın dünyaya egemen olmasına hep sebep odur. Yalanı bilmeyen milletler bu tuzağın çoğunlukla kurbanı olmuşlardır. Hatta tedbir amacıyla "Her gördüğün sakallıyı deden sanma" veya savaşlarda kahramanlar yalanla hain, hainler ancak onunla âlim olagelmeyi başarmışlardır. Aksi mümkün değildir. Batı Doğuyu yalanla ezmiştir. Sonra da adına şark kurnazı demiştir. Buna argoda kötü bir şey söylenir ya neyse. Kardeşi kardeşe düşman et, sonra da git! Onlara uyanık, kurnaz de. Aynı şekilde örfüyle dinine oyna, yeraltı yerüstü madenlerini şeytana pabucunu ters giydirircesine elinden al, sonra da onu yine de almakla kalma bir güzel döv, sonra onlar hala akıllanmayıp, partiler seçsinler, seçtikleri kendilerinden olan sözde temsilcilerle halklarını yüzyıllarca toptan köle eylesinler, eyleyenler aynı zamanda kahraman, kahramanlar ise yine alçak ola."

Hasan Efendi: "Sen imalarda bulundun, ama ben anlamadım, tam olarak. Neyse ki, okurlar okurlar. Anlamını bilenler, bilmeyi dileyenlerdir. Aslında yola çıkmadan menzile ulaşılmaz. Menzil, ne kadar uzak olursa olsun,  ulaşmak için yol almak gerek. Bu her zaman kısa sürmese de kimse durduğu yerden menzile varamaz."

Hüseyin Efendi: "Menzile varmak için yola çıkmak şarttır. Doğruya ulaşmak için ise yol sadece doğrudur. Doğru eğriye döndüğünde adalet zulme, gerçek sahteye, var yoka, akıl yoka teslim oluyor demektir. Bu durumu doğruya çevirmek genellikle çok zor olur. Yalansız tarih yazılsaydı, nasıl bir tarih yazılırdı? Ya da ekonomi. Veyahut kimse yalana başvurmasaydı nasıl bir sonuç ortaya çıkardı? İşin garibi, insanlar gerçekten daha çok yalan olana daha fazla saygı gösterirler. Bunu yapmalarının nedeni belki de çocukluklarında dinledikleri abartılı ve yalan hikâyelerdir. Türkiye'de çocuklar, öcü ile korkutulur, hayaletlerle, ölülerle, fantastik gerçek dışı hikâyelerle. Gerçek dışılık büyüleyicidir. İnanılması güç yalanlar, bir süre sonra gerçekmiş gibi algılanmaya efsaneleştirilmeye başlar. Lakin gerçek, yalındır, basittir, süse ihtiyaç duymaz. Basittir. Yalanlarla uyutulanlar, gerçekleri algılamakta zorluk çekerler. Yalanlarla uyutulanlar, gerçeklere uyanamazlar. Yalancılar mahallesinde doğru söyleyenler yadırganır. Bir süre sonra yalancılık, yalan dünya, siyasetin gereği, ticaretin olmazsa olmazı olur ki, bu durumda yalan heybetli, gerçek gariban olur."

Hasan Efendi: "Yalan gökdelen olsa ki günümüzün gökdelenidir. Bunu tekrar yapmak için yıkmak belki de en doğru yoldur. Öyle ya nasıl tamir edilebilir yalan gökdeleni."

Hüseyin Efendi: " Yalanının binası ihtişamlı olsa da sadece hülyadır. Yalan, yok, yok olana bağlı olan mutluluk da kısa sürer. Ve işin garibi o hülyanın kimse bitmesini istemez. Nasıl istesin ki? Kral çıplak diyebilmek cesaret ister. Herkes aslında bir şeylerin yanlış olduğunun bilincindedir. İçinden bu böyle olmamalı, bu işte bir gariplik var der. Der ama bunu ifade edemez. Ta ki cezanın ne olduğundan, haberi olmayan bir çocuk, "deli" ortaya çıkınca çıkması gerekecektir. Sözde yetişmiş insanlar, bu konuda ses çıkaramazlar. Bu onlar için, Niyagara Şelalesinin tersine aktığını iddia etmek kadar aptalca bir tutum demektir. Buna ise aklı başında olanlar itiraz, etmez edemezler. Din, gelenekler, eğitim sistemleri askerlik gibi birçok kurum açıkça buna hizmet edeceğinden standart insan kalıbı oluşturulmuştur. O insanı artık kelepçelemek gerekmez. O öyle bir kalıptır ki, kalıbın içerisinde kalmayı reddedenler, kalıba giremeyenler bir şekilde o kalıba sokulmak zorundadır. Aksi o toplum için felaket olur. Buna kabul edilmiş, gönüllü çaresizlik, yapamayacağına inandırılan insanlar yapmayı zaten akıllarından geçirmezler."

Hasan Efendi: "İnsanları yalanı severler. Gerçekten de yalan daha hoş eder gönülleri, mutlu eder. Hülyaya daldırır insanları. İnsanlar sadece yalanlarla çevrili bir âlemde kral olduklarını algılarlar. Gerçeğin krallığı ise hep bakidir de bunu algılamak için göz ve gönüllerin algılaması lazım."

Hüseyin Efendi: "Mahkemelerden, hayatın birçok alanında görümüz şeyler bir anlamda yalanla gerçeğin savaşıdır. Ne zaman ki, gerçek yalana üstün gelir, işte o zaman tüm kötülükler ortadan kalkacağından huzur ortamı inşa edilebilir. "

Anlatıcı, bir çift göz ve bir çift kulak dikkat kesilmiş iki ihtiyarı dinliyordu. Dinleyen anlar, anlayan doğru algılar, algıladığını anlatır veya yazarsa gelecek nesillere bir miras kalır. Bu da çoğu zaman anlatıcıların anladığını anlatmasıyla anlam bu bulabilir. Doğru duymak, doğru anlamak, doğru yorumlamak elbette önemlidir. Bilinçli olarak duyulanı, görüleni yanlış ifade etmek yok mu bu işte sonraki nesillere, okuyuculara yapılabilecek en büyük kötülük olsa gerek.

Bir telefon çaldı, yaşlıların sesi duyulmaz oldu. O yüzden anlatanları dinleyen kulak duyamadı. Yaşlı insanların bu andan sonra ne konuştuklarını o yüzden aktaramadık. Bundan sonrasını okuyucuların hayal gücüne bırakalım. Okuyanlar eğer gençse gün olacak, yaşlanacaklar, ailelerinde mutlaka yaşlı ataları vardır, yaşlıysalar zaten hayat çizgisinde zaten bir noktaya gelmişler. İnsanların bilinmezliği bu satırları yazan kişide olduğu gibi çizginin nerde ve ne zaman son bulacağını bilememesidir.

 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.