Maleficient Felsefesi

01.06.2014 04:08:11
A+ A-

'Uyuyan Güzel' birçoğumuzun tahmin ettiğinin aksine 1959 yılında yazılmış bir hikaye ya da akıllarda yer etmiş kült bir masal. Kötü kalpli cadı, sonsuz uykuya mahkum edilmiş dünyalar güzeli bir prenses ve ona 'Gerçek aşk öpücüğünü' vererek hayata döndüren beyaz atlı prens, hepimiz  hikayeyi bu şekilde hatırlyoruz.  Gerçeklerin artık gerçekten gerçek olmadığı, yeni dünya düzeninde doğrunun ve yanlışların sınırlarının net olarak çizilemediği günlerde, filmin yönetmeni Robert Stromberg günümüze ait olabilecak bir masalın, yine günümüzden bir senaryoyla izleyicilerle buluşmasını sağlamak gibi zor bir görevi üstlenmiş. Burada bir tercih var, olması gerekenle olmaması ancak olabilirliği olası gerçekliğin hayatla olan dansı. 

Yeni dünya düzeni temelde tüketim üzerine kurulmuştur. 'Herkes on beş dakikalığına ünlü olacaktır' cümlesinin bir atasözü kabul edildiği bu farklı anlayışın yaşanmışlıklarının kıyısında, modern masalların karakterlerinin ne iyi ne de kötü olması artık bir klişe haline gelmiş durumda. Yeni Çağ, insanın gerçek özüne ulaşması gereken bir geri dönüşü simgeleyen, suları yıllardır kaybolup giden engin çağlayanın  ıslah edilmesi gibi bir dönüm noktası aslında. Çocukluğumuzun 'Bırak bu masalları' deyimi işte tam da bu ayrımda hakkaniyet bulmuş ve uzun yıllar egemenliğini sürdürmüştür. Geçmişin masalları, insanoğlunun zaaflarının ya da yaradılış özelliklerinin dışında, hayallerimizle gerçeklik bulan sürüklenişlerin gözünü kapatmış birer kısa anlatımlarıdır. Bu anlatımlar geçmişin felsefesini geleceğin acı gerçeklerine bağlayan köprülerin çakıl taşlarıdır. Bu ikilem; hayat ve gerçekler, bizim yaşantımıza yön veren ayrımlardır. 

Geçmiş; sosyal medyanın, yayılmışlığın, her şeyden haberdar olabilme özgürlüğünün olmadığı, 'Umut' kelimesinin Tanrı'nın yıkılamaz gibi gözüken keşmekeş kaderinin hemen arkasında duran diriliğini temsil eder. Geçmiş, bireysellik demektir, kendi acılarınızın tek olduğu sandığınız, yaptığınız seçimlerin özel olduğunu düşündüğünüz bir paralelliktir. Oysa gelecek, yani günümüzse; bireyselliğin ucuzlayan bilginin karşısında hayatların, Tanrı'nın o kaderinin sıradanlaştığı, birden fazla kavramıyla yoğrularak genelleştiği yeni keşfedilen toprakları temsil eder. İnsan eskisi gibi yalnız değildir, acıları da, kaderi de, sürüklenişleri de, geleceği ve geçmişi de. 'İroni' kelimesi modern çağa ait bir kavramdır. Biber acıdır, hayat da acıdır, o zaman hayat biberdir der gibi çoğulluğun aynası haline gelmiştir.

Hayat hep aynı olsa da, elli yıl önce tüm çevrelenmiş kaderine rağmen beyaz atlı prensini bekleyen kadın, bugün için hayalperest, kendini kandıran ve bu bakış açısıyla asla mutlu olamayacak bir cennetin duvarlarına hapsedilmiş çaresizliğin simgesi haline dönüşmüştür. Birbirlerinden haberdar olan insanlar, kaderin her insan için değil herkes için benzer olduğunun felsefik tanısıyla büyürler. İşte bu büyümüşlük, beyaz atlı prensin olmadığı çorak topraklar demektir. Filmler bunu bize göstermeye başladığında, bizler hala arada kalmış bir kayıp kuşağı temsil ediyorduk. Bizden öncekiler ilaçlı gazozu içmemeye çalışırken, bizden sonrakilerde 'benim seçimimi bu' diyerek bir dikişte bitiriyordu o gazozu, işte yanlış olan buydu, bizdik ya da geçmişimiz ve geleceğimizdi. 

Tanrı'nın adeleti sorgulanmaya başlandığında, hayatlar genelleşmeye başladığında değişti her şey. ne eski masallar gerçekti ne de gelecek, umutların yeşerdiği masallardan ibaretti. Herkes iyi ya da kötü olabilirdi, biz böyleydik, hayat böyleydi, artık masallar yoktu, ne geçmiş ne de gelecek yaratılabiliyordu. Beyaz atlı prensini Xanax yutarak bekleyenlerle, olabileceğinin en iyisini kabullenenenlerin savaşıydı bu, hiç olmamış, yaşnamamış ama yaşanması kesin. Bireysellikle, genelliğin çarpışması, çözümsüzlüğü ve direnişiydi. 

Bundan, genelleşen gerçekliklerin doğrularından doğan Psikiyatri bile sınırlarını değiştirmek zorunda kalmıştı. Artık Freud yoktu, çocukluğunuza dönelim de, hastalık vardı, bir iki ilaçla tedavi edilebilecek, üç beş hormonun eksikliğinden kaynaklanan delilik tanımları. İnsan yaratılış özelliği genetikti artık, adenin guanin bazlarının ilahi müzikle olan dansları. Anlaşıldı ki saf iyilik, ya da saf kötülük diye bir şey yoktur. İnsanı kandi özünden yaratan Tanrı da görüldüğü kadar mükemmel değildir. O zaman şu soruyla başladı her şey, Malefiz Felsefesi de; 'Ne oldu?'

Modern çağın sorusuydu bu artık, Külkedisi'nin ablalarına olan anlaşılamaz sabrı da, ansızın ortaya çıkarak kötülük yapan çirkin cadının da, Pamuk Prenses'i öpren o yakışıklı prensesin de özü buydu. 'Neden ve ne oldu?

Superman'ın dizisiyle başladı görecelik, dünyayı değitirecek bir süper kahraman durup dururken ortaya çıkamazdı. Ardından X-Men ile devam etti, Demir Adam ile. Sadece Fantastik kurgu değil, romantik komediler bile beyaz atlı o prensi sorguladı, kaç kişi ona ulaşabilmişti ki? Yeni dünyanın gerçeklik felsefesinden artık masalların da nasibini alması gerekiyordu, almalıydı.

Malefiz; 'Uyuyan Güzel'in' neden uyuduğunun çocukluğumuzda hiç cevaplanmayan o gizli sorusunun karşılığıdır. Kötü kalpli cadının neden kötü olduğunun, konuya dahil olan kahramanların neden bu cezayı hakkettiklerinin ardındaki gerçeklerdir. Malefiz; hayattır, hayatın gerçekleridir, ta kendisidir. Hiçbir şey karşılıksız değildir.

Külkedisi'nin ablalarından hep nefret ettiği ve de o partiye yakışıklı, zengin bir adam bulup mevcut acılarından kurtulmak istediği için gitmiş olması ya da Pamuk Prenses'in ne olduğu belirsiz yedi tane cücenin çamaşırlarını sırf cadıdan saklanacak bir yeri olsun diye yıkamış olduğu gerçekliği gibi. Rapunzel'in esaretten kurtulmak ve bir erkekle beraber olabilmek için saçlarını uzatttığı gibi, hepimizin seçimleri, olası istekleridir. 

Artık masallar yok, yeni çağ beyaz atlı prenslerimizle, Pamuk Prenses'imizle beraber tüm hayellerimizi de aldı bizden. Sadece 'Neden?' sorusunu bıraktı, neden böyleyiz. Tanrı yarattı demek bir kaçış sadece, gerçeği görebilmekse Malefiz. 



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.