Yalnızlık ve Küreselleşme

22.08.2014 18:55:05
A+ A-

Tek başına olmak ve yalnız olmak.

Tek başına (alone) olmak, insanın kendi etrafında kimseciklerin olmamasına karşılık gelir ve bu kavram bir nitelik belirtir. Tek başına olmak, kendi varlığını çoğu kez diğeriyle girdiği ilişki üzerinden kavrayan insan türü için, uzun vadede muhtelif psikolojik çalkantılara neden olabilir. Yalnız (lonely) olmak ise ruhi olarak yalın olmaya denk gelir ve bir hâldir. Biraz daha genişletirsem, yalnızlık öznel ve 'biricik' yaşantıların yani özel anlamıyla şahsi fikir ve duygu hâllerinin diğerine doğrudan ve tam olarak aktarıl(a)maması ya da diğerinin bu hâlleri anla(ya)mamasından kaynaklanan varoluşsal bir meseledir. Kimisi için üretimin ve kendini tanımanın temel tetikleyicisi, kimisi içinse varoluş vakumunun en görünür hâlidir. Dahası, değerli bir 'şey'ini kaybettiğinde beliren, paylaşılması mümkün olmayandır. 

Küreselleşme sakızlaşmış bir kelime.

Küreselleşmeyi psikolojinin durduğu yere göre anlamaya çalışırsam, bireyin diğeri (yakındaki) ve ötekiyle (uzaktaki) olan temasındaki çeşitliliğin ve sıklığın artması olarak tanımlayabilirim. Sürekli ve artan oranlarda yeni yüzlere ve bilgilere maruz kalmak, tek başına kalma ihtiyacımızı daha da belirginleştirdi. Fakat insanlardan kendimize kaçma girişimlerimizde yani tek başına kalmayı denediğimiz zamanlarda, dolayım katarak da olsa, insanlarla teknolojik aygıtlar yoluyla yeniden 'bir'likte olmamız, tek başına kalışın içeriğini ve sınırlarını yalnızlığa doğru değiştirdi. Yanımızda pek çok insan varmış gibi ama aslında hiç kimse yokmuş gibi hissetmeye başladık, bize ağır yüküyle eşlik eden boşluk ve anlamsızlık hisleriyle. Bu süreğen varoluş sancısı ve halsizliğiyle kimisi sadece cinselliğe ve tüketim davranışlarına odaklanarak,  kimisi de sadece mistisizme sığınarak başa çıkmaya çalıştı. Oysa hissettiğimiz, sadece bir 'şey'e odaklanarak halledilemeyecek kadar o 'şey' den fazla bir şeydi.

Artan nüfus, kent içinde toplu hâlde bulunulan bağlamlarda görünür olmaktadır. Belediye otobüsleri, cuma namazı çıkışları, sıkışık devlet daireleri ve bankalar, çokluğumuzla doğrudan yüzleştiğimiz alanlar olması açısından, kentli insanın zihninde pek de olumlu çağrışımlara neden olmayabilir. Ve bu olumsuz çağrışımlar, sırf bu dünyada var olduğumuz için hissedebileceğimiz en derinimizdeki varoluşsal krizlerimizi (ölüme, yalnızlığa, anlama ve özgürlüğe dair) tetikleyerek ortaya çıkartabilir.

Teknolojik aygıtlar yoluyla inşa ettiğimiz sanal kimliğimiz, gerçek kimliğimizin yalnızca diğerleri tarafından arzulanır olan kısımlarıyla şekillenmeye başladı, çeşitli sosyal medya ödülleriyle. Hâl böyle olunca tatminsizlik duygusuna eşlik eden 'mış gibi yaşantılar'ımızın miktarı da arttı. Gerçek kimliğimizden ayrı sergilediğimiz ve gerçek olması için ısrarla çabaladığımız eylemler, zihinlerimizdeki bilişsel yükü artırarak yalnızlık hissini daha şiddetli yaşamamıza kapı araladı, gizliden gizliye.   

Modern zamanlarda yalnızlık hissini daha şiddetli yaşamamıza neden olan bir diğer faktör, hayata ve kişilere dair beklentilerimizle gerçekte var olan arasındaki farkla doğrudan yüzleşmemizdir. Eskiden de insanlar beklentileriyle gerçekte olan arasındaki farkın derinliği ölçüsünde yalıtımı ve yabancılaşma hissini yaşıyor olmalılardı fakat bu zamanın öncesinden belki de bir farkı, beklentilerle gerçek arasındaki farkı, daha silik ya da suni bir sosyal destekle karşılamaları ve dolayısıyla varoluş vakumuna çıkamamak üzere çekilmeleridir.   

Yönetmek ve başa çıkmak arasındaki fark.

İyi yaşanmış bir hayatın bir ölçütünün maruz kaldıklarımızı yönetebilmek olduğuna inanırım. Yalnızlığı zamanın ruhunun doğal bir çıktısı olarak ele alırsam, yalnızlığı bazı bağlamlarda mesela bireyselleşmenin abartılması durumunda bir tercih olarak kabul etmekle birlikte, yalnızlığın nispeten maruz kaldığımız bir durum olduğunu söyleyebilirim. Maruz kaldıklarımızla başa çıkmaya çalışmak, insanın kendisini daha fazla yıpratması ve hâlihazırdaki enerjisini boşa harcanmasıyla neticelenir. Oysa yalnızlığı yönetmek, a priori olarak var kabul ettiğim varoluşsal bir krizi, hayatın içine en verimli şekilde nasıl yedirebilirim ve yalnızlıktan nasıl yararlar sağlayabilirim sorularına cevap vermekten oluşur. Örneğin, yalnızlık neticesinde hissedilen yoğun boşluk ve tatminsizlik hislerini tüketim yaparak geçiştirmeye çalışmak yalnızlıkla başa çıkmaya karşılık gelirken, bahsi geçen boşluk ve tatminsizlik hislerindeki acizlikten sahici eksiklik duygusu hissederek bu durumdan güç devşirmek ve bu gücü her türlü üretimin temel tetikleyicisi hâline getirmek yalnızlığı yönetmeye karşılık gelir. Buna benzer karşılaştırmalar çoğaltılabilir.

İnsan yalnızlığa dair bir farkındalık geliştirse de, yalnızlığı şiddetli yaşadığı dönemlerde bu farkındalığının bir işe yaramadığını düşünebilir ve gerçekte de bu farkındalık o süreçte gerçekten bir işe yaramaz. Böyle durumlarda hissedilen yalnızlığı, dünya sistemine karşı vücudun verdiği doğal bir tepki olarak anlamak ve çaresizce sürece kendini bırakarak ona maruz kalmak yalnızlığın şiddetlendiği süreci yaşarken sadece işimizi kolaylaştırmakla kalmayabilir, aynı zamanda daha sonraları, mesela yalnızlığın şiddetinin azaldığı dönemlerde, fark edilebileceğimiz kazanımları gördüğümüzde bizleri tahmin edebileceğimizden daha fazla şaşırtabilir.

 

Değerli arkadaşlarım Emrah Kaya ve Burak Çıracı'ya katkılarından dolayı teşekkür ederim.



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.