Yaradılışa yardımcı yol bilincim

15.03.2016 13:23:54
A+ A-

Bu yazı, benliğime varlık manasını soran bilincimin felsefi denemesidir.
 
Baştan belirteyim ki, ben Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu bilmek ve ispatlamak üzerine fikir beyan etmekten yana ahkâm kesmem. Bildiğim tek şey Tanrı inancının insan için iyi ve güzel olduğu ve olacağıdır. Özellikle tek tanrılı dinler bilgisinde tanrı bilgisi asla kötü ve çirkin sıfatlarla tanımlanmamıştır. Hiçbir tanrı inancında insanı kötüye sevk eden arzu göremedim. Bu kadarını bilmek bana yetiyor. Tanrı eğer kendini açık biçimde bizim algımıza kanıtlama ihtiyacı duysaydı aramızdan peygamber seçmez doğrudan kendi suretiyle muhatap olurdu. O kendini kanıtlamaya ihtiyaç duymazken benim onu kanıtlama gayretim abesle iştigaldir. Tanrı bilgisi kanıtlanabilir değildir, çünkü O her şeydir ve her şeyden olabilir diye tanımlanmıştır. Her şey ve her şeyden olabilen bir şey ancak hiçlik bilgisiyle kanıtlanabilir; ne var ki, maddi varlığımızdan tam sıyrılmadan da hiçlik nedir tam bilemeyiz. Her zaman varoluşun ardındaki sırrın bilgisi Tanrı olarak adlandırılacaktır.
 
Tüm dinler kendimizi ve çevremizi güzelleştirmeyi öğütler. Müslüman imanıyla bakınca da görürüz ki, dünyadaki hayatı güzelleştirmek Allah kulunun öncelikli görevidir. Ne diyor Allah? "Bana hangi günahınla dönersen dön, merhametim üstünedir; yeter ki kul hakkıyla bana dönme" Kulluğu korkunun zoraki köleliği sananlar kul hakkını da sadece insandan insana kötülük olduğunu sanırlar. Kulluk da kul hakkının mana özüne yakışır yapılmalıdır. Kime kul isek onun emanetlerini en yüksek vefa ile onurlandırmak gerektir.
 
Allah'a kulluğun en yüksek vefası bence, aklımızı Allah'ın istediği kıvamda insanlık yapacak biçimde yürütmektir. Çünkü Allah'ın bize en büyük emaneti bize güvenip bahşettiği akıldan başka nedir ki?  Allah'ın hayat düzeneğine yardımcı olarak kulluk görevini yerine getirmek, Allah'ın istediği güzel insanlık kıvamına ermek yolunda yürüyen herkese maddi ve manevi destek çıkmakla olasıdır. Çünkü O, hayata Şeytan'ın egemen olmasını arzu etmediğini beyan etmiştir. Şeytanın hayata egemen olmasını ancak bilimsel aklın denetimine bağlı bir bilinçle iyilik ve güzellik yaparak engelleyebiliriz. Çünkü kötülük iyinin ve güzelin maskesiyle dolaşır ve maskenin ardını sadece bilimsel aklın kuşkusuyla görebiliriz. İyilik ve güzellik yolunda kötüye bile zulmetmeden kararlı bir adaletle yürümeliyiz; çünkü adil olmaya özen göstermeyen bilincin ürünü olacak iyilik ve güzellikten yaradılışa kalıcı bir hayır çıkmaz.
 
Kul ve kulluk kavramını doğru anlayan her dindar bilir ki insandan gayrı cümle mahlûkat ve dahi henüz can yürümemiş ne varsa Allah kuludur. Yani taşın, toprağın, karıncanın, yılanın, kurdun kuşun da hakkının üstümüzde kalabileceği dikkat ve özeniyle yaşamalıyız. Çünkü bizden gayrı ne varsa bize Allah'ın emanetidir. Sığ dindarlık algısıyla meseleye bakanlar kul hakkının sadece insana mahsus, kulluğun da Allah yazgısına sorgusuz teslimiyet olduğu kanısına varabilirler. Derin din bilgisiyle düşünen dindar ve hatta dindar olmayan sade bir akıldan bakınca bile görürüz ki canlı cansız her şeyden üstümüzde kul hakkı kalabilir. Allah'ın yaratımı olan her şeye saygılı yaklaşmalıyız. Her tür mahlûkat Allah kulu sayılır; Taşı toprağı bile saygıyla kullanmalıyız. Çünkü onlar her ne kadar bizim için yaratılmış olsalar da üstümüzde hakları vardır. Tıpkı çocukların ana babaları üstünde hakları olduğu gibi. 
 
Allah'a kulluk, O'nun bize bahşettiği akıl yürütme yetisiyle ortaya çıkardığımız varoluş bilgisini hayatı güzel etmek üzere işlemekle olur. Ancak böyle bir kulluk görevine niyetle kul hakkı yemeden Allah huzuruna çıkabiliriz.  Allah'a kulluk benim algımda O'nun var ediş bilgisine yardımcı olmaktır. Yani, var olmuşu Allah'ın arzusu olarak görüp onun varlık hakkına saygı ve merhamet duyarak yaşam ihtiyaçlarımızı gidermeliyiz. Öyle ki, üstünde yürüdüğümüz toprak incinebilir endişesiyle yere yumuşak basmalıyız.
 
Aslına bakarsak, kimse kendi üstünde kul hakkı kalmadığını iddia edemez. Çünkü, meyvelerini yediğimiz çiçekleri dölleyen böceklerin ve rüzgârın bile üstümüzde hakları vardır; onların Allah kulu olmadığını kim iddia edebilir ki? Burada helal ve haram kul hakkı ayrımı önemlidir. Kul hakkını, hakkından fazlasını almayı ve tüketmeyi kendine hak sayan bencil nefsin mülkiyetine geçirmeyip, 'Hak' yolunda, yani güzel insanlık yolunda hayata hediye yapmışsak artık o kul hakkı bize helal olmuştur. Bu tabi ki kendiliğinden üstümüzde kalan kul hakları içindir. İster hayvan ister insan olsun, her hangi bir cana yaptırdığımız işin maddi ve manevi karşılığını ödemekten kaçınmayı helal kılacak hiçbir neden ve amaç olamaz. Bizim için çalışan bir canın emek bedelinden kesmişsek, onun üstümüzde kalan kul hakkını güzel insanlık için Hak yolunda harcasak bile kendimize helal kılamayız.
 
Allah'a kulluğu O'na yardımcı olma görevi yapmak asla Allah'ın bize ihtiyacı olduğu manasından türetilmez. Allah'a yardımcı kullardan olmak, Allah'ın arzusuna uygun bir yaşam sürmenin onursal payesidir sadece. Bu onursal payenin değerini anlamak için şu soruyu da sorabiliriz: Allah'ın bizden beklentisi nedir? İnsanı tüm varlıkların üstünde yaratmasının nedeni bizden beklentisi olduğu sezgisini veriyor bana. Nitekim tüm dinler ibadet ettikleri Tanrı'nın insandan beklentisini dile getiren apaçık buyruklar içerir. Allah bizim dünyada veya evrenin herhangi bir yerinde nasıl var olmamız gerektiğini kitaplı peygamberler aracılığıyla kalıcı biçimde iletmiştir. Bu da O'nun bizden istekleri olduğu manasına gelir diye düşünüyorum. Ne de olsa bizden yapmamızı istediklerinin bir amacı vardır. İşte O'nun bizden istediklerini yerine getirme gayretimizin O'nu memnun edici sıfatından dolayı O'na yâr ve yardımcı olmuş oluruz. Allah'a yâr ve yardımcı yaşayan kullar, O'nun hikmetinden nemalanan canlarından dolayı Allah'ı da kendilerine yar ve yardımcı olmuş bulurlar.
 
Allah'ın bizi insan vasfıyla yaratma amacı iyileri cennete, kötüleri de cehenneme atmaktan ibaret olamaz. Yani insan, iyiliği paylaşmadan bir başına iyi sayılmasıyla cenneti ve kötülüğün egemenliğine hizmet etmediği hâlde bir başına kötü sayılmasıyla da cehennemi hak etsin diye yaratılmış olamaz. Ödül ve ceza, iyilikle güzelliğe ve kötülükle çirkinliğe yardımlık kıstasına göre adil bir değer ifade eder. Ve Allah'ın adaletinden kuşku duyulmaz. Diyorum ki, iyiler Allah'ın yaratım tasarımına faydalı oldukları için cennetle ödüllendiriliyor, kötüler de yaradılışın iyi ve güzel yönde ilerlemesine köstek oldukları için cehennemle cezalandırılıyor. Şu bir gerçektir ki Allah için iyilik yolunda yürüyenler aslında daha ölmeden cennete kavuşmuşlardır.
 
Tüm dinler ve inançlar için geçerli bir adlandırma olduğunu düşündüğüm için buradan sonra yaradılışın hükmünü daha genel tanım gördüğüm "Tanrı" kavramıyla özneleştireceğim. Aslında Tanrı bize akıl yürütme melekesi bahşederek evrensel tasarımının tarafımızdan bilinir olmasını boşuna istemiş olamaz. Bence, Tanrı bizi evrensel varoluşu yorumlayıcı aklın 'savcısı' olarak yaratmıştır. Yani aklımızı kullanmak yetmez; aklımızı sorgulamalıyız. Bu da bir tür Tanrı'nın öz eleştiri bilgisidir. Bilincin kendini bilmesi gibi.
 
İyiye ve kötüye vakıf, olduran ve öldüren ölümsüz Tanrı'ya en yakın olan canlı insan yaratımıdır. Çünkü insan da iyiye ve kötüye vakıf olabilen tek ölümlüdür. Tanrı kötüden iyi ve iyiden kötü yapmakta sınırsız kudrettedir; ancak aklı başında insanı da iyi ve kötü olmakta özgür bırakmıştır. Bu özgürlüğün nedeni nedir diye sorduğumda, cevap bana göre, Tanrı'nın insan tasarımıyla kendini bilinir etmek istemesidir. Kim bilir, belki de yalnızlığın efendisi olmak istememiştir. Kendini bilinir eden bilgi yalnızlığı def eden en güçlü bilgidir.
 
İnsanın yaradılıştan gelen kendini bilebilir ve bilinir yapabilir özelliği vardır. Bu özelliğin insanı evrimleştirmesini izleyerek Tanrı sanki evrensel yaratımının öz eleştirisini yapabilmektedir. Öyleyse kıyamet dediğimiz şey, Tanrı'nın şimdiki insan tasarımından vazgeçişinden başka nedir ki? Ne zaman insan Şeytan'ı intihar ettirecek kadar mükemmele yaklaşır, yani Tanrı'yla buluşur; ya da ne zaman Tanrı'yı unutur da sırf Şeytan'la kucaklaşır, işte o zamandır Tanrı'nın kıyamet kararı... O zaman yeni bir evren tasarlamasının vakti gelmiştir. Çünkü sadece iyilikte ve sadece kötülükte tam mükemmele ermiş insanın Tanrı'yı bilinir edecek hiçbir yardımı olamaz artık. Zaten o makamlar başlangıçtan beri iyilik ve kötülük meleklerine tahsis edilmiştir.
 
Şimdi biri çıkıp soracaktır. "Tanrı'nın kıyamet kararı almasına yardımcı olacaksa, insan neden Şeytan'ı intihar ettirecek kadar iyi ve güzel olsun ki?" Sorunun yanıtı aklın yolunda; o yol da Bir'e çıkıyor eninde sonunda. Kıyamet kaçınılmaz bir son; her şeyi bir eden büyük son; tıpkı ölüm gibi. Asıl endişe edilmesi gereken şey kıyametin kendisi değildir; kıyamet sonrası yaradılışta insanın yeri ve değeridir. Kim bilir ilahi kıyamet belki de büyük kurtuluşun başlangıcıdır. Yaşarken Şeytan'a yardımcı olmayı seçmiş insanlara kıyamet sonrası evren tasarımında sizce Tanrı kendine yakın bir yaratılış bahşeder mi?
 
Hadi diyelim ki, " ben bilmem kıyamet mıyamet; doğmuşum yaşarım ve ölür giderim" diyenlerdensiniz. Sizce kötülüğe ve çirkinliğe yardımcı olarak huzurlu ve mutlu yaşanabilir mi? Eğer, "ben huzuru ve keyfi kötülükte bulurum" diyenlerdenseniz henüz daha iyilerin adaletiyle tanışmış değilsinizdir. İyilerin adaleti sizin keyfinize engel olacaktır; zaten kötülüğü kahredecek adalet gücünün tümden tükendiği her zaman ve her mekân boyutunda 'Şeytan' hayata tam egemen olacaktır ki, bu da kıyamet vaktinden başka ne ola ki?
 
Tanrı birdir desek de, çeşit çeşit dinlerimiz ve farklı ibadetlerimiz vardır. Bizim asıl sorunumuz, kendi dinimizi ve Tanrı'ya ibadet biçimimizi bir üstünlük meziyeti sayarak herkesi bizden yapıp günahkâr ruhları kurtarmaya azmeden iyi niyetimizdir. Aslında herkesin tanrısı ve inancı kendine kalsa hiçbir sorun çıkmaz; yeter ki insan kendini iyiden ve güzelden yana yürütsün... Nasılsa Tanrı'nın arzusu kullarının iyilik ve güzellik yolları yaparak kendine dönmesidir. Her yolun başı ve sonu Tanrı'ya çıksa da, sadece iyilik ve güzellik yolunda yürümeye azmeden insanlar Tanrı'yı memnun ettikleri bilinciyle mutlu yürürler ve ölürler. İyilik ve güzellik yolunda Tanrı tanımazlar da mutlu yürürler elbette; fakat onlar mutlu ölemezler, çünkü onlar ölümün ardında yürüyen kendilerini inkâr ederler.
 
Kısacası bilmeliyiz ki, dindar olsun olmasın; dinli olsun dinsiz olsun; herkes yaradılışa yardımcı olma bilinciyle var olduğu ölçüde insanlaşır. Bu da öncelikle insanın kendini bilmesiyle olabilir bir şeydir; yani, insan hayatın içindeki yerini manalandırmadan herhangi bir mahlûkattan farksız yaşamış olur. Hayat insana bir hediyedir; tamam da, hediye paketinin içindekileri nefsinin ganimeti saymak insanlık değildir. Sadece, hayattan aldığı hediyenin karşılığında hayata kendilerini hediye yaparak yaşayanlar dünyada ve ahrette hayal ettikleri cenneti hak ederler. Aslında cennet bize şah damarımız kadar yakındır. Cennet ayağımıza dolanır da, daha iyisine layık olduğumuzu sandıran kibirle biz onu tekmeleriz. İnsan, hayatı cennet yapabilecek donanımda yaratılmıştır. İnsanı her tür canlı mahlûkat üstünde manalandıran varlık özelliği de budur. Kendini bilmiş insan bunu fark eder; bazan da bunu fark eden insan kendini bilir. Kendini bilmiş her insan cehennem ateşiyle çevrilse bile cenneti kendi içinde yaşar ve dünyayı da cennete çevirmek üzere hayata hediyeler yaparak yaşamaya gayret eder. İşte bu tam da Hak yoluna hizmetin yani yardımın ta kendisidir. Nedir Hak yolunun gayesi? Şeytanı alt etmek değil midir? Şeytan nerede barınamaz? Elbette cennette barınamaz. Bu yüzden, cenneti önce kendi içimizde kurmak insan olmanın en onurlu başarısıdır. Cenneti ahrette Tanrı ve dünyada kendini bilmiş insanlar kurabilir. Öyleyse dünya hayatını bireysel ve toplumsal ölçekte cennete çevirecek bir yaşam uygarlığını tasarlayıp gerçekleştirmek hem bir insanlık hem de Allah Aşkı için kulluk görevidir. Bu görevin başarısı için yapılması gerekenlerin bilgisini insanlık tarihinde ve kudretini de bencil benliğimizin kıskacından kurtaracağımız sevgi ve merhamette bulacağız. Bulacağız elbette; ancak, tanrısına kulluk adına ya da sadece kendi adına insanlaşmaya, yani kendini bilmeye azmetmeyen kimse ne bencil benliğine söz geçirebilir ne insanlık tarihindeki iyilik ve güzellik bilgilerini görebilir.
 
 Yanılsama olmayan bir gerçek var ki, hepimiz mutlu olmayı ve öyle kalmayı seviyoruz; peki bunun sorumlusu kim olacak? Cevaplandırılması gereken soru budur. Bu soruyu cevaplandırmadan metafizik dünyalara kayarak, her şeyin ruhumuzu yeni bir bedende dirilişe hazırlayan birer yanılsamadan ibaret olduğu sanısıyla, kötülük de iyilik kadar kutsal bir kaderdir diyerek sorumluluktan sıyrılmak bence ahlakî olmuyor. Kötülük ilahî bir varoluş olabilir, ancak kötü olmak veya kötülük yapmak da ilahî bir kader midir? Ben kötüyüm, çünkü Allah öyle yazmış diyebilir miyim? Öyledir diyenler kendi inanç sistemleriyle pek çetrefil bir çelişkiye düşmektedirler. Çünkü öyle olsaydı eğer, Tanrı asla bizden iyi olmamızı ve iyiliği güçlendirmemizi istemezdi. Tüm büyük ve küçük dinlerin inananları inkâr edebilir mi Tanrı'nın iyiden yana olduğunu? Tanrı iyiden yana olduğu için kullarından yeryüzünde iyi olarak ve iyiliği egemen kılarak kendisine yardımcı olmalarını istemektedir. Tanrı tanımazlar da en azından kendi çıkarları için insanın iyi olarak ve iyiliği egemen kılmaya yardım ederek yaşamalarını istemezler mi? İsterler elbette. Fakat, inançlının tanrısından, inançsızın da başkasından istemesi hayat için bir şey ifade etmez; esas olan insanın kendini Tanrı isteğine uygun ve kendisinin başkalarından beklediği gibi yaşatmasıdır. Demek ki ne olursak olalım iyiliğin sorumluluğunu üstlenerek yaşamalıyız. Geri kalan hesap nasılsa ölümün eliyle kesilecektir.
 
Ortalıkta iflah olmayan kötü insanlar hep olacaktır; ama insan kendisi için olduğu gibi başkaları için de iyi ve güzeli arzulayan yaşam tarzıyla var olmayı mutluluk nedeni yaptığında bu iflah olmayan kötüler de arada kaynayıp gidecektir. Yani insan isterse ve iyi olmanın bedeli olan sorumluluk sıkıntısını çekerse, kötülük ara sıra iyiliğin erdemini hatırlatan kıytırıktan bir can sıkıntısı olarak kalabilir. İyi ve kötü evrensel eytişim dengesinde son kıyamete kadar sürekli var olacaktır; ancak insan kendisini tüm varlıklardan farklı kılan düşünme ve özgür irade yetisiyle bilinçli olarak veya kulluk tasmasının çektiği yönde bilincini bağlayarak yürürken, hangi yanını daha çok beslerse insanlık tarihi o kadar iyi ya da kötü oluşacaktır. Yalnızca insan ruhu değil, dünyanın ve belki de evrenin ruhu da bu sorumluluğu yüklenme cesareti gösteren insanların bilinçli seçimiyle oluşacak iyilik ortamında mutlulukla ödüllenecektir.
 
Cenneti yeryüzünde kurmak için düşünüp uğraş vermeye yerinen, geçmişinden miras kalan kabulleri ilahlaştırarak onların değişmezliğine bekçilik eden her tür yobaz Allah'ın sırtında bir yük haline gelmiştir. Muhammed İkbal, Allah'ın yardımcısı Kuran inananlarına seslenerek, "Gelin, yeni bir toplum yaratalım. (Armağan 26). Bu yeni toplumu yaratmak için, önce eski kabullerden örülmüş (zihinsel) hapishanelerin yıkılması gerekiyor" demektedir. (Cavidname 1304-1305)"
 
Heraklit'in "aynı suda iki kez yıkanılmaz" saptamasındaki gerçekliğin bilgisiyle, ben de diyorum ki, eski insanlık bilincinin bilgisini sorgulayarak iyilikte ve güzellikte daha ileri bilinçlere razı olmalıyız.
 
İnsan felsefe yaparak, yani varlığının anlamını ve varlık nedeni olan ortama katkısını sorgulayarak kendini bilip yaradılışa yardımcı bir yaşam sürebilir. Yaradılışa yardımcı olabilmek için âlim olmaya gerek yoktur. Soru sormasını bilen ve sorunun cevaplarını önyargısız merak eden herkes felsefe yapabilir. Âlim olmuş herkesin de zaten kendini bilmişlik bilinciyle yaradılışa yardımcı olacağı kesin bir gerçeklik değildir. Bilgelik, bilim, sanat, siyaset, aşk, vicdan, merhamet ve herhangi bir güzel inanç yolunda herkes kendi felsefesini yaparak kendini bilir olabilir. Ancak, insan ne olursa olsun nefsini samimiyetle özeleştiriye çekmeden kendini bilmişliğin namus bilincine varamaz.
 
Muharrem Soyek
***
 


YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.