Yaşayan Edebiyat Ölmez! Ruhu Genç Kalemler!

27.09.2014 23:07:40
A+ A-

Yaşayan Edebiyat Ölmez projesinin ilk yazısıdır bu... Kalemine güvenen ve yazmayı seven herkes için kapımız açıktır.. Şiir yazmak ruh ister.. sevgi ister.. yaşanmışlık ister.. yazarken yaşamalısın.. Öylesine yazılmaz şiir.. Öylesine okunmaz şiir.. 

 

Şimdi çok anlamlı şiir ve öyküleri paylaşacağım.. Bunlar sizin yazdıklarınız... Sizin eseriniz.. İyi okuyun.. Çünkü ileride bu gençler unutulmaz şairler de olabilir.. Evet doğru okudunuz.. 

 

 

İlk olarak Azimet Avcu'nun güzel şiiri ile başlayalım..

 

 

Büyütüyoruz her şeyi

Yarım ay olan bir kalbi tamamlamaya çalışıyoruz el fenerleriyle

Kin yok, bertaraf ediyoruz tüm iç acıları toplamını

Alfabemiz yetmiyor uyruk değiştiriyoruz kendimize

Monopol bir yalnızlığın ulu ortasında 

Dümdüz bir ovanın ulu ortasında

Çıplak

Halüsinasyonsuz

Soğuk ve sıcak

Kahverengi

Yoğun

Bir koşuşturmanın içinde pedalları boşa dönen bisiklet gibi

Hiç

Bir

Şey

Yok olan bir hiçlik

Elle dokunulmayan cisimlerin önünde

Konfeksiyoncu da çalışan bir kız çocuğunun dizleri dibinde

Yağız delikanlıların göğüs kafeslerinde

Gök kuşağının daha ulaşmadığı bir bekleyişin devamı bu

Kimsenin uğramadığı bir kasabanın güzergahında

Taşların aşındırdığı patikalardan

Kapalı olan dünya demeçlerinin gölgesinde

Yakınmak istiyorum mişli tüm geçmiş zamanlardan

Uzak
Evcil olmayan insan kalabalığından uzak 

Nehirlerin kaynağıyla döküldüğü yer kadar uzak
Durmak istiyorum nefes alanlarından


                                                                   Bir kaçıştan başka nedenler gelmiyor aklıma
                                                                                               Olmuyor
                                                           Başka bir eksene kaymadan çıkılmıyor bu döngüden
                                                                                                Gelin
                                                                  Kurtarın beni bu dipsiz kuyulardan
                                                                                           Gerçekten
                                                                  Yalan mı söylüyorum sanıyorsunuz
                                                                                                Yoksa
                                                          Ortaç olan bir eylemsinin devamı olarak
                                                                  Bekleyen adam olacağım kızmayın bana
                                                                                               Ne olur.
 

 

 

 

Sırada Haşmet Ateşer'in çok güzel bir yazısı var... Anlam dolu.. Aşk ve ayrılık dolu.. Nefretin aşka dökümü..

Mutlaka okuyun...

 

 

Herkes öldürür sevdiğini, kiminin terk edişi, kiminin şiiri saplanır hançer gibi sevdiğinin kalbine, herkes terk edemez sevdiğini, hayat öpücüğü vermek için döner döner gelir, her dirilişte tekrar tekrar terk edilir.

Şairi öldüren yine kendi dizeleridir. Yalnız kaldıkça okur, özlem tüter dizeler, yağmur sonrası çimen kokar, gözyaşı dökülür peşine rakı içilir. Terk edildikçe döner gelir, yine yazar yine okur, vazgeçemez o bir bağımlıdır, bir harman olur, gecesine güneş çalar ama telefonu hiç çalmaz, bıkar, usanır, yorulurda yine aklı gider, gönlü kayar, böyle böyle kendi kalemiyle intihar eder.

Nereden bilebilirdim seninde yarım kalan hikayelerden hoşlandığını?

Sen biriyle olamazsın ayrılığı hesap etmeden, kimsesiz kalamazsın, hiç kimsen olmayan bir şehre kaçamazsın, sen tam bir yalnızlık korkağısın.  

Yok benim kafa dinleyebileceğim bir çatı katım, boğazı gören bir balkonum, Olsa olsa müstakil bir kalbim var işte, o da ağzına kadar senle dolu.

Kusursuz bir aşkın iz düşümü olarak, bahanesiz sarıldım sana.

Uzandım yere, göğe baktım, Fakir ama şiirli bir hayal kurdum, yıldızları saydım, sebepsiz bir tebessümle koştum kapını çaldım, haykırdım;
-ay tutulur, güneş tutulur ama sen beni sevmeyi bırakma.

Asılsız bir iddia gibi, spekülatif ve çarpıcı şekilde terk ediyorum seni sevgilim, Sen bunu fark ettiğinde ben çoktan pişman ve sarhoş, telefonumdan yeterince uzak, bara mümkün olduğunca yakın olacağım. Spekülatifi cümle içinde kullanacak kadar samimiyetsizim ne yazık ki.

Nefesi boynuma çarptı, bir eli saçımda, diğeri gömleğimi sıkıca kavramıştı, öylece durduk, ben nefesimi tutmuş ağzımdan çıkması muhtemel ve anı yok edebilecek tüm cümlelerin önüne geçmeye çalışırken, ansız bir seni seviyorum salı verildi dudaklarından, saclarını kokladım, elini tuttum , sanki dünyada yalnız ben ona dokunabilirmişim gibi ve göğe baktık birlikte, -mavi dedi, -evet dedim sonsuz bir okyanusta sadece seni sevmek ve diğer tüm renkleri bertaraf etmek kadar mavi.

Bu alacakaranlıkta anlamak mümkün değildi ama sende bu karşıdan gelen benim hayatım olacak diye fısıldamış mıydın karanlığın içine?

Öyle derin anlamlar ifade eder mi bilmem ama benim sana olan aşkım, aslı kaybolmuş bir şiirin, kimse tarafından okunmayan son nüshasında gizlidir. Derin bir ah çekilir ardından ve peşine içilen rakı sevaptır.

Keşke sevgilim, sadece bana özel bir yara izin olsa, Ve yıllar sonra her şeyi unuttuğumda, onu görüp anımsasam seni.

Öyle derin, öyle başkaydın ki, soluksuz kaldım, sensiz nefes dahi alamadım.

Ben ne zaman bir kadının gözlerine aşık olsam, onunla içeceğimiz şarabı, şarap kadehinde bırakacağı ruj lekesini ve parfümünün yatağa sinişini hayal ederim. birde ertesi sabah hangi ağrı kesiciyle güne başlayacağımı.

 

Bu güzel yazısından sonra bir de aynı gencin güzel şiirini paylaşmak isterim...

 

Hiç bitmedi bazı şeyler ve sıra gelemeyince başlayamadı diğerleri.

Bitmeyen bir hiçlik sonsuza kadar çevreledi yer küreyi.

Sessiz ve kuraktı.

Ölüm gibiydi ama değildi, kimsesiz bir kalabalıkta,

Öksüz bir çocuğun, aslında  annesi olmayan bir kadının bacaklarına sarılıp, şefkat dolu gözlerle ona bakması kadar acıklıydı.

 

 

Sıradaki şiir sizi de çok etkileyecek kesinlikle.. Ben çok beğendim.. Çok içten yazılmış.. Teşekkürler FATMA ZEHRA USLU'YA..

İşte ruh işte yaşamak bu şiirde gizli belki de..

 

BENCİL HAYAT

Ne de çok bencilsin hayat
Benim dediğim olsun da her ne olursa olsun demişsin
Kurulmuşsun ortaya İnsanlar benim etrafımda dönsün döneceklerse diye...
Ben mutlu olayım da kim mutsuz olursa olsun demişsin
Sinendeki tüm acıları kusmuşsun insanlara eşitsizce
Ben niye üzüleyim diye...
Ben güçlüyüm demişsin
Bildiğin tüm tuzakları kurmuşsun
Güçlüysem ezilmemeliyim diye...
Ve böyle diyerekten yaptığın bi' sürü şey...
Sen bu musun?
Aslında sen hiçbiri değilsin hayat

Sadece acizsin ve bunu gizlemek için de bencil. 

 

Şimdi ise yine güzel şiirlerle devam ediyoruz yazıya.. Yavuz Selim göndermiş.. anlaması da kolay okuması da.. Ama en önemlisi yazmak hiç kolay değil.. Okuyunca anlıyorsun işte.. Tebrikler

 

                        -İSTANBUL-

 

Özlemeye yeltenme ey güzel İstanbul, beni bekleme!

Gelsem de eski ben gibi olmayacak sana gelişlerim.

Hiç yorma kendini; boğazına inciler dizip de süslenme,

Dönüp baksam da yine, dün gibi olmayacak seni sevişlerim.

                              ****

Fikrime ortak olmaya kalkma ey garip İstanbul, düşünme!

Bilsen de aynı heyecanı vermeyecek sana sırlarım.

Açma kollarını bana; koşturmamı da

isteme,

Kan ter içinde kavuşsak da samimi olmayacak sarılmalarım.

                             ****

Güzelliğine güvenme ey Şirin İstanbul; övünme!

Aklımı çelsen de mutlu etmeyecek seni gizli düşlerim.

Ferhat olmamı bekleme benden, yedi tepeyi del de deme,

Sular çağlatsam da yine de sönmeyecek ateşlerim.

                              ****

Bensiz olamaz deyip mağrur olma ey İstanbul; diklenme!

Gidemesem de eski ben gibi olmayacak gülüşlerim.

Emin olma kendinden; benden öte sevda yok diye de söylenme,

Belli edemesem de eskisi gibi olmayacak seni seyredişlerim.

                             ****

 

Ve ikinci şiiri..

 

 

İSMİN AŞK HALİ

 

1975...

Bahçede yan yana oturmuş, bir karıncanın ekmek kırıntılarını sırtlamasını izliyorlardı. Biri minik parmaklarıyla işaretederek ”çok güçlü değil mi?, benim babam da böyle taşıyabiliyor işte” dedi. Diğeri anlam veremese de yüzüne gülümsedi masum bakışlarla… Üstlerinde siyah önlükleri vardı birininki dantelli, diğerinin ki düz yakalıklıydı. Çocuğun mavi kısa pantolonunu takip eden siyah çorapları ve beyaz bağcıklı, tozlu ayakkabıları eskimişti.

 

Gözlerini dikmiş kızın parlak ayakkabılarına doğru yürüyen karıncayı izliyordu. Onu da izleyen birisi vardı minik kalbiyle hemen yanı başında. O kadar masumdu ki bakışları, gözlerinin içi gülerek annesinin özenle işlediği pembe mendilini cebinden çıkardı. Sayısını bilmediği sıkı sıkıya atılmış katları dikkatle açtı. İçinden minik bir diş çıktı. Küçük parmak uçlarının arasına sıkıştırdığı dişini gülümseyerek ona gösterdi: “Bak sakladım, biliyor musun dişlerimizi gömersek birbirimizi hiç unutmazmışız annem dedi.”  Çocukça bir oyundu bu. Birbirlerinin hayatındaki yerlerini bilemeden, masumcaöyle işte… Çocuk eliyle dişini göstererek “Bak benimki de çıkacak, çıkınca ikisini birlikte gömelim mi” dedi gülüştüler. Birlikte bahçede oynayan diğer çocukların arasına karıştılar…

 

Bir hafta sonra...

Çocuk aynı özenle sakladığı dişini alıp okula koştu heyecanla. Bir haftadır konuşmuyorlardı küçük kız küsmüştü ona. Oyun oynarken onu düşürmüş dizini yaralamıştı çünkü. Ama kız o gün okula gelmemişti. Çocuğun da okulda son günü olduğundan haberi yoktu. Karıncaları izledikleri yere gitti, yerde bulduğu ince odun parçası ile bir çukur açtı ve dişini oraya gömdü. Kızın o gün neden gelmediğini merak etmekle geçmek üzereydi ki sınıfın kapısı çalındı. Çocuğun gözleri ışıldadı, masumiyetin resmi çiziliyordu sanki o anlarda. Gelen babasıydı, müdürle birlikte gelmişti onu da çağırdılar. Aralarında birşeyler konuşuyorlardı öğretmeniyle. Sessizce onları izledi anlam vermeye çalışan dikkatli bakışlarıyla. Gitme vakti gelmişti başka şehire taşınıyorlarlardı…

 

Kız onu bir daha hiç görmedi dişini de gömmedi aynı yere. Zaman çocukluklar kadar masum değildi. Onlara hiç sormadan öylesine hızlı aktı ki geride hüzünler, mutluluklar, aşklar, ayrılıklar bırakarak… Zaman kimi almamıştı ki acımasız kıskacına. Bu hikayeyi çekici kılan şey ise yıllar sonra aynı “isimlerin” tekrar bir araya gelecek olmasıydı.

 

1992...

Öğretmenlik fakültesini bitirmiş görev yerinin ilanını bekliyordu. Geçmişi de unutmuştu çoktan birkaç ayrıntı dışında. Ya da o öyle sanıyordu. Bitti zannedilen hikayenin nasıl yeni bir hikayeye dönüşeceğinden habersizdi. Ama zaman yine en olmadık anda, dışardan sessiz sessiz izlediği hayatına sihirli dokunuşunu yapmak üzereydi. Geride bıraktığı, aklının gizli köşelerinde sandıklara kapattığı anıların, isimlerin hayatını nasıl etkileyebileceğini anlamasına az kalmıştı. Zaman henüz son sözünü söylememişti. Son sözü hiç söylemezdi zaten, sürekli üç nokta koyardı yarım kalan hikayelerin sonuna…

 

Üç ay sonra…

Evin içinde büyük bir sevinç hakim, akraba, eş dost tebriğe gelmiş, çaylar demini almış bardakları süslemişti. Lokumlar bisküvinin arasını doldurmuş afiyetle yenmeyi bekliyordu. Baba elinde bir çiçekle kapıdan girdi çiçeği uzatıp tebrik etti, sarıldılar, çiçekler vazoya konmak üzere yola çıkarken baba mutlu ve gururlu bakışlar eşliğinde:  ”İlkokulu burada okumuştu, şimdi öğretmen olacak” dedi. Evet görev yeri çok eski anılarda kalmış olan yerdi. Bu bir sürprizdi ama asıl sürpriz yoldaydı.

 

Aynı zamanlarda kendi hayatını yaşayan biri daha vardı. Başarılı bir kalp doktoru. Kendi muayenehanesini kurmuş, sade yaşantısıyla kısa sürede bölgede sevilmiş ve tanınmıştı. Uzun boylu, ince yapılı, yakışıklı sayılabilecek genç bir doktordu.

 

İki hafta sonra…

Narin omuzlarını süsleyen dalgalı saçları bulutların arsından süzülen ışıkla aydınlanırken her adımda geçmişine daha da yaklaşıyordu. Geçmişin arka sokaklarında yok olup gittiği sanılan, aslında geçmiş mi gelecek mi olduğuna karar verilemeyen bir anıya doğru yürüyordu. Okulun kapısından girdiğinde karıncaların olduğu yerde şimdi ek bina vardı. Bir şey hatırlamıyordu sadece bir isim kalmıştı aklında okadar. Öğrencilerinde kendini buluyordu, hala çocuktu hem de eski okulunda. Mutluydu burada olmaktan.

 

Çarşıda bir gün…

Yolun etrafına sağlı sollu dizilmiş dükkanları geçerek ilerledi, nihayet bir dükkana girdi. İsteğini bildirecekti ki bakkal çırağa bir sigara uzatıp “bunu üst kattaki doktor Mehmet beyin muayenehanesine götür oğlum”dedi. Doktorun ne işi var sigarayla diye içinden şöyle bir geçirdi. Isim dikkatini çekmişti.

 

Alışverişten sonra doktorun tabelasına gözü ilişti. Aklındaki o isme çok benziyordu, iyice düşündükten sonra eminindi bu ismi tanıdığına. Evet kesinlikle bu isim O’ydu. Aklındaki bulmacayı çözmesi fazla zaman almadı. Merak edip girdi, içerideki kişi kadının onu tanımaya çalışmasına fırsat vermeden ”Hanımefendi doktor bey şu an burada yok”. Okulun adını ve kendi adını bir kağıda yazıp ”Lütfen bunu doktor beye iletin kendisini tanıyorum.” diyerek adama uzattı. 

 

Aradan iki ay geçmişti. Kadın o değil demek ki diye düşünerek bir daha gitme gereği duymadı. Sadece bir meraktı zaten.

 

Doktor Mehmet de bu sıralarda oradan taşınmak üzere hazırlanıyordu. Eşyalarını henüz  toparlamıştı ki masanın altında karıncaları farketti, gözleriyle takip edip masayı çekince oraya aylar önce düşen tozlanmış notu da gördü. Okula doğru yola çıktı; her adımda iki ay önceki, hiç bilmediği geçmişine ve geleceğine yaklaşıyordu. Sürpriz bu muydu?

 

Okula vardığında kadın öğrencileriyle oyun oynuyordu, adamın adımları yavaşladı. Kalbini saran sıcaklık bakışlarına kadar uzandı olanca hızıyla. Daha önce hiç görmediğinden emin ama sanki yıllardır tanıdığı bir çift göz... İçinde boğulmaya değer bir aşk. Gülüşünü kaçırdığı bir saniyeyi geri getirmek için ömrü harcamaya razı bir yürek. Kadının dönüp bakışıyla göz göze geldiklerindeyse hikaye çoktan yazılmıştı. Bundan sonraki her adım gelecek, her bakış yangın, her söz şiirdi. O bakıştan sonra hiçbir şey normal seyrinde olamayacaktı…

 

Bu hikayede aşkın bahanesi neydi? Karıncalar mı? Ayrılıklar mı? Tesadüfler mi? Bir isim mi? Yoksa sadece cesaret mi ?

 

Zaman henüz son sözü söylememişti, hiç de söylemezdi zaten! Hep üç nokta koyardı yarım kalan hikayelerin sonuna…

 

 

 

Bu gence dikkat... Şiirlerini çok beğendim... Kendisi de tanıyın..

İSMAİL CAN KARAKUŞ

1988’de Kayseri'de doğdu. Kendini daha çok İkinci Yeni'ye yakın bulmakta. Şiirleri: Kıyı, Akatalpa, Deliler Teknesi, Uçarı, Çerçi Sanat, Seyyar Edebiyat  ve Kümbet dergilerinde yayımlandı. Engelliler adına yapılmış ''Engelsiz Mısralar'' isimli bir antoloji kitapta 2 şiiri ile yer aldı. Engellilerin sorunlarına dikkat çekmek adına şiir etkinliklerine katılıyor. Dünya karmaşasında yerini şiirle araştırmayı sürdürüyor. 

 

BERKİN'E

sesini;

''bu kuş şair olmak istiyor öğretmenim''

diyen sesini

bak, ağacın dallarına astım

kuşlar daha çok sevsin diye seni

 

kuşlar daha çok sever hem

bizden daha çok sever seni

seni daha çok sever

bizi daha az

kuşlar..

sen onlar için gün ışığısın

onlar senin arkadaşların Berkin

 

kuşlar bizden daha çok korur seni

biz koruyamadık Berkin

biz daha az sevdik

kuşlar seni daha çok sevsin.

 

 

MADENCİ ÇOCUĞU

                                                  Soma'da hayatını kaybeden

                                                                             emekçilere...

Baba,

eve gelirken

senden artık kömür istemiyorum

 

kendi gözlerimi taktım

kardan adama kömür yerine

seni artık göremeyeceksem

gözlerimi istemiyorum

 

Baba,

sen yerin altında

ben yerin üstünde ölüyorum

güneş düşse de üzerime

burada senden az üşümüyorum

yine de kömür atmıyorum sobaya

korkuyorum

ya elinin değdiği bir kömür

rast gelirse diye bana

 

artık elime aldığım her kömürü

senin kalbinmişçesine öpüyorum

öpüyorum bin defa

 

Baba,

öl ama beni unutma.

 

 

ÖLÜ ÇOCUK

Çocuk ölür

ve alnında ki bakırı

bir kenara koyar anne.

 

Zaman alev alır, kül bırakır

bakırı okşar anne.

 

Çocuk ölür

ve gömülür

bakırı umursamaz baba.

 

Zaman susar ve

bakırı yeni bir çocuğa verir

ölü anne.

 

 

MIRILDAN KEDİM

Yaşamın, yüksek ve derin oluşumundan

Kurtulduğum vakitlerdir akşamüstleri.

 

Yüzümü bir ışık öper

Ben gece için umutlanırım.

 

Ve doymam sevgiyedir

Mırıldanan kedim.

 

Yalnız olmadığım anlaşılsın

Mırıldan kedim.

 

Ne var seni üzecek, beni yoracak

Bu, küflü bir gecenin hicran şarkısında?

 

Hem boş ver dinleme o şarkıları

Sadece yaşadığımız anlaşılsın

 

Mırıldan mırıldan mırıldan kedim.

 

 

ZAMAN

iç mesafeleridir
tırtıla dokunulmadan
değişen göz


bir durum ile
bir durum yalnızlaşması
göz açıp kapayıncaya kadar
ki artık yok


ne biçtiği belli
ömür diye; bana da, tırtıla da
ancak sayınca eksiliyormuş gibi geliyor
aslında zaman hiç yok
incinendir sadece akşamüstleri


bir salkımın bir salkıma
bir bağın bir bağa
bir bağcının bir bağcıya
yitirdiklerini devretmesidir zaman

 

 

ŞAİR OLMASAM

hediyeler geri verilmez 
biliyorum 
bana bahşettiğin bu hayatı 
tanrım 
istemeye istemeye yaşıyorum

 

kuşlara borcum var 
öpmedim diye gagalarını 
şair olmasam 
kuş olsam 
olur mu?

 

 

YANLIŞ

Uydurulmuş her şeyle

başlamak istesem de

dünyayı bir kırık söz ile

bir acı hatıran olarak

bitiriyorum.

 

Bakı'm da yaz çıktı

ama benim içim dışım kış

bilmiyor muyum?

 

Dondurulmuş her hücrem

benim ağır ağır sonumu

gövdemin içine sızarak

ölümü oluşturuyor

bilmiyor musun?

 

Karıncalanmasından içimin

börtü-böcek kapladığını

ve ağdığını bir büyük yanlışa

bilmiyor muyuz?

 

 

TÜKÜRÜK

senin hangi yüzün derin

          hangi yüzün sahte!

 

benim bir bacağım tahtadan

            bir bacağım sana aşık.

 

ve dağlara

vedalara ilençli yüzüm

sana bir sivri uç versin

ben döneceğim

ben.

 

bu ne yazı

aynı metnin bunuyuz

dünya ikimiz için bir ayna

ama;

birimiz hep arkasından bakacak

birimiz hep kendi suratına.

 

 

UMUT

elimdeki dalın

yeşermeye hâli kalmamışsa da

benim umudum

sana hep bahar olsun

sen aç yine içimden

sen aç kapılarını dünyamızın

benim yüzüm hep

güleç olsun.

 

 

 

Sıradaki şiir.. Annesi istememiş adının yayınlanmasını.. Hastalığı varmış.. Şiiri çok güzel olmakla birlikte çok da etkileyici...

 

Ne anladığıma inanmayan beynim,
Ne anlamaya aklım yetti.

İnandıklarıma

İnançsızlık dedi insanlar.
Yaşadım saymıyorum, yaşanmışlıklarımı…
Hala bir beden arıyorum ruhuma.
Doğmadım yani bir türlü;
Annemin rahminde fasulye tanesiyim…
Herkese bir rol verilirmiş hayatta.
Bana da şaşkınlık düştü, çekilen kurada…
Ne denemeleri bildim, ne dediklerini bildirdim.
Şaşkınım ben; evrenin şaşkını…
Deli oldum, zor oldum, yok oldum,
Lal olamadım.
Hesap bilmeyen pazarcı gibi
Tezgâh açtım kendimce…
Ne ederi aldım,
Ne pahasına sattım.
Şaştım kaldım......Maviş......

 

 

Öğretmen arkadaşımızın şiirini de okumak ister misiniz ?

 

İLKAY SEKÜ

Yitirdim seni, 

Bilmediğim kayboluşlarda.
Kendimi aradım derin kuyularda;
Kaybettim seni, ararken beni…
Bir ufuk çizdiğim
Öfkelerine
Ve tüm serzenişlerimde,
Toprağıma gül diktirdiğimdin.
Verimli memleket toprağım gibi,
Gülizar’ımda gülü koklarken ben,
Dikenlerin elime batması
Beceriksizliğimden.
Hala, öfkelerine yenik düşen
Deli fişeğim.
Baktığım duvarlarda pencereler var,
Görüyorum;
Yatağa mahkûm felçli gibi,
Ben adına yaşanan 
Hayat denen gerçeği.....

 

 

Güzel şiirlerden sonra bir de güzel yazı olmaz mı?

Masumiyeti kaleme döken ve etkileyen genç.. Okuyun

 

Masumiyet… Sözlük anlamı masum olma durumu imiş. Birkaç kişiye sordum nedir diye; suçsuz olmak falan dediler. Kimi bana çok uzak dedi, kimi huzur dedi, kimi Haluk Bilginer’in kırdaki tiradı mükemmeldi dedi filmi hatırlatarak.

Bana göre ise çocukların karıncaları ezmemek için adeta kafalarını yere gömerek yürümeleridir. Yağmur yağarken o ıslanmasın diye elindeki şemsiyeyi tekerlekli sandalye kullanan güzel insanı korumak için kullanmaktır masumiyet, arkadaşı veya kardeşi yere düşen çocuğun, onun ağlamasını istemediği için düştüğü yeri tekmeledikten sonra “Ağlama ben onu (zemini) dövdüm!” demesidir.

Masumiyeti aşk için tanımlamak gerekirse, “Ya beni sevmiyosa”dır. Bu kırılganlıkla adeta sevmek için izin istemektir. Sarılmaktır. Detone olacağını bile bile onun için şarkı söylemektir. Trip atmaktır belki de. Yazarın da dediği gibi “İlla yarım kalacaksak, yarım sende kalsın”dır masumiyet.

Yukarıdaki satırlar buna örnektir;
Masum kelimesi çocuklarla özdeşleşmiştir. Onlara özgü olan o çocuk saflığından dolayıdır bu. Bu saflıkla sevin! Çocuklara özgü saflıkla masumiyetinizi koruyarak sevgi testinizi doldurun!

Size, o masum, o üzgün yüz ifadelerini takıp, tekrar tekrar yalan söyleyerek içinizdeki masumiyeti yok etmeye çalışan insanları önemsemeyin lütfen.

Hem onlar kim ki taş atarak bizim testimizi kırabilsin?!!
 
UĞUR TOPAL
 
 
 
 
 

Ben Şeyma Ercanlı.  Yirmi yaşındayım ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nda okuyorum. Uzun süredir şiir yazıyorum ve kendime bu konuda güveniyorum.  Size yolda bir anda yürürken veya bir bankta otururken birdenbire ruhumun bir köşesinde bulduğum iki şiiri göndereceğim. Bunlar saatlerce oturup uğraşarak yazdığım şiirlerden değil. Parmaklarımın aklımı geride bırakıp kağıda döktüklerinden. Umarım beğenirsiniz.

1.
İsyan Değil Sadece Merak

Neden ağlamak istiyorum?
Ve neden bir ben,
Bir tabloya özenle çizilmiş yalnızlık
Kalakaldık öylece.

Söyle yalnızlık söyle,
Sen ne vakit terk edeceksin beni?
Beni böyle,
Yalnız bile olmayan,
Bir hiç bile olmayan,
Tamamlanmamış bir cümle misali
Üç noktada bırakıvereceksin.


2.

Bir Yaz Gecesi Radyocusu

Sevdadan bile zor
Böyle güzel,
Böyle nihavend,
Yangın şarkılar duyup da
Kalbini bir metruk bina gibi
Bomboş bulmak.
Burnunda ıhlamur kokusu,
Yüreğinde bir hıçkırık arayıp,
Elinde kocaman bir hiçle dönmek.
Gecenin bir yarısı
Sokaklara çıkıp koşmak ister insan.
Nefesi tükenmeye yüz tutmuşken
Bir köşebaşı kaldırımına yığılırcasına oturmak
Güneş doğana dek...

Yapamaz!
Cesareti yok değildir.
Bir kere düşündün mü yaparsın zaten.
Ama yapamaz,
Bir sebep bulamaz çünkü
Yollara mecnunlar düşsün.
Kerpetenle canını yakmışlar misali
Ağlayacak olan çöksün o köşeye.
Gündüzleri unutanlar beklesin güneşi.
O dursun ve bütün bunları yaşamak için bir neden bulsunm

Sevdadan bile zor...
Ömründe bir kerecik olsun,
Sevdanın yakınından geçmemek.

 

 

VE SON OLARAK KISA SÜRE ÖNCE KİTABI DA ÇIKAN KALEMİ GÜÇLÜ GÖZDE ŞAHİN'İN YAZISINI PAYLAŞIYORUM..

KÜÇÜK DÜNYALARIMIZ

Henüz küçük bir çocukken, dünya kocaman bir yerdi. İnsanlar da öyle. Kalabalıklar arasında yürürken, onların görebildiği bir çok şeyi göremezdim. Çünkü küçücüktüm. Benden çok daha uzun insanların yanındayken kendimi kaybolmuş hissederdim. 26 yaş, çok büyük bir yaştı o zamanlar benim için. Büyük bedenler, kalın ses tonları, nasırlaşmış eller, çizgili suratlar... Arabaların hızla geçip gittiği caddelerse çok korkutucuydu. Bir yanımda hep tutmak zorunda olduğum bir el varken güvende hissedebiliyordum kendimi. Kendi içinde yaşadığımız dünyamız yetiyordu bize; hiç düşünmüyorduk geri kalanını, bizden başka hayatların varlığını. Şehirler, ülkeler hatta gezegenler... Hayal edilemez şeylerdi bunlar.

Ama, benim görebildiklerimi de büyük insanlar göremezdi. Farklı pencerelerden bakıyorduk hayata. Herkesin, farklı baktığı gibi değil; sadece çocukların bakması gibi...

Hep, büyüyünce ne olmak istediğimi sorduklarını anımsıyorum. İnanır mısınız, bu sorunun cevabını hiç bilmiyordum. Baktım, sürekli maruz kalıyorum, popüler cevaplardan birini seçmiştim kendime ve onu söyleyip duruyordum. Ne olduğu hakkında bir fikrim olmadığına emindim. Büyüyünce ne olacaktı ki? Biz ne olacaktık? Ne yapacaktık?

Büyüdükçe kitapları ve filmleri keşfettim. Kendi gerçekliğimizden daha cazip geliyordu hepsi. İnanılmaz hayal ürünü filmler ve herşeyin mümkün olduğu binbir ceşit dünyaları kapsayan kitaplar... Fazlasıyla hayallerde yaşıyordum. İtiraf etmeliyim ki çok hayal kırıklığı yaşadım. Nereden bilebilirdim ki, filmlerde yaşananların gerçekte mümkün olmayacağını. Tüm bunlar bir insan yapımıydı oysa ki. Tüm bunları bir insan yapabiliyor ve onun aklına nerden geliyordu böyle şeyler? Uzaylılar yapmıyordu ya! Benim için bunu bir insanın yapabiliyor olması bile yeterince ümit vericiydi. Ne yazık ki zamanla, onların neden hayal ürünü olduğunu anladım. Gerçekte olmayan herşey kitaplarda ve filmlerdeydi. İnsanlar belki de yaşamak isteyip yaşayamadıklarını veya görmek isteyip göremediklerini bu şekilde yaşatıyorlardı. Bir nevi kendilerinin hayallerini gerçekleştiriyorlar ve birçok insana umut ışığı oluyorlardı. Tabii o zamanlar, kendimin de aynı dünyanın içine çekileceğimden haberim yoktu.

Zaman hızla akıyordu. Büyüyorduk işte. Ama bu işte bir terslik vardı. Büyürken hep yasaklarla yetiştiriliyorduk. Engeller konuyordu önümüze; imkansızlıklar öğretiliyordu. İmkansızın anlamını o kadar iyi öğrendik ki, hayallerimizi gerçekleştirmek, bu kelimeyi karşılar olmuştu. Varolan kısır döngüye uyum sağlıyor, sınır dışına çıkamıyorduk. Hayatlarımız olağan düzenin çizgisinde seyrediyordu. Biri, çizginin dışına adım atmaya kalksa hemen fark ediliyor ve parmakla gösteriliyordu. “Yok canım, kesinlikle yolunu şaşırmıştır. Neyse ki ucundan döndü” denip durum kontrol altına alınıyordu. Çünkü “farklılığı” kötü olarak algılıyorduk. Bazıları, diğer herkesin de dünyayı, kendi gözlerinden gördükleri gibi görsün istiyorlardı. Ama bu mümkün değildi. Söz konusu bile olamazdı.  İçimizde yeşeren hevesli duygular bastırılıyor, inanılmaz potansiyellerimiz henüz doğmadan derinlerde bir yerlere gömülüyor. Ne istediğimiz hayatı yaşabiliyor, ne de yeteneklerimizi keşfedebiliyoruz. Kısacası, başkalarının bize öngördüğü hayatları yaşıyoruz. Sonuç; mutsuzluk! Mutsuz insanlar, mutsuz yaşamlar, mutsuz evlilikler ve gelecek yeni mutsuz nesiller...

Şimdi bakıyorum da, büyümeye yüklediğimiz anlamlar yavaş yavaş yitiriliyor. Bizimki yaş almaktan ziyade hep bir günü kurtarmak çabası. Zamanı doldurmak (veya tüketmek de diyebiliriz), hep bir koşturma, telaş... Sadece ve sadece anı yaşamayı istemez miydiniz? “An”da yaşamak, geçmişin yükünden kurtulmak demek. Gelecek kaygısının olmadığı bir dünya demek. “An”da kalabilmek, huzur demek. Yediğin yemeğin tadını alabilmek demek; sadece karnını doyurmak demek değil. Kendini fark etmek demek; kim olduğunu ve ne hissettiğini bilmek. “Öz”ünde yaşamak demek, hissetmek içindeki o sesi. Nefes aldığını fark etmek, soluduğun havanın varlığını; rüzgarın tatlı dokunuşlarını hissetmek demek. O an, orada olmak demek. Bedenen ve zihnen, herşeyinle orada olmak demek! Hiç denediniz mi? Belki de çoğunuz bunları okuyana kadar farkında bile değildi. Çünkü ya geçmişte yaşıyoruz, ya da gelecekte... Zihnimiz sürekli meşgul. Yaşadığımız dünya, günün şartları, bizim dışımızda gelişen her şey, bizi bunu yapmaktan alıkoyuyor. Ama tüm bunlar bir engel mi? İşte “engeller” yine karşımızda. En azından bunun için çabalayabileceğimizi düşünüyorum. Tabii gerçekten istiyorsak. Peki bize ne mi kazandıracak? Eğer bunu soruyorsan unut gitsin. Ama gerçekten ne kazandıracak diyorsan, dene ve gör derim!

Her zaman savunduğum ve peşinden gitmek istediğim şey; seni ne mutlu ediyorsa onu yapmalısın. Onunla bütün olmalısın ki, işte o zaman hem kendini hem de potansiyelini keşfedebilirsin. Çünkü sen onunla tekrar tekrar varolabilirsin. İkincisi ise; hayallerimizin bizim sadece bir adım uzağımızda olduğuna inancımdır. Yeter ki o adımı atmadan önce düşün, iste ve harekete geç !

Gözde ŞAHİN

 

Ilk yazının sonuna geldik.. Çok keyifli oldu.. Hem yazarken ben de tekraren okudum.. Paylaşmadıklarım hiç üzülmesin çünkü her hafta devamlı olarak şiir ve öykülerinizi paylaşacağım.. Yeter ki yazın.. Yazmayı sevin dostlar..

Şiir ve öykülerinizi aysekaradumann@mail.ru adresine kısa bilgilerinizle birlikte göndermeniz yeterlidir..

Teşekkürler okuyan kalplere..

Aynı zamanda teşekkürler Azimet Avcu, Haşmet Ateşer, Fatma Zehra Uslu, Yavuz Selim, İsmail Can Karakuş, İlkay Sekü ve Gözde Şahin, Şeyma Ercanlı ve Uğur Topal'a..

AYSE KARADUMAN

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.