Dumansız hava sahasının getirilerini biber gazıyla sıfırlamak

28.05.2014 10:01:22
A+ A-

Aramızda yılbaşlarında, doğum günlerinde, efendime söyleyeyim Hıdrellezlerde, mevcut durumu bir önceki seneyle kıyaslayan analizci romantikler vardır. Eminim 31 Mayıs'ta 'Gezi'den beri neler değişti?'yi sorgulayacak siyasi romantikler de çıkacaktır. Siyasete her zamankinden fazla fesatın karıştığı konusunda hem fikirsek, başkalarının acılarını içselleştirmekten yorgun düştüğümüz, ölümün korkunçluğunun meğer ne derece göreceli, yaşama ve konuşma haklarımızın bazılarının vicdanına kalmış olmasının ne derece riskli, hatta öldürücü olduğuna tanıklık ettiğimiz karma karışık bir yıl olduğunda da hemfikir olabiliriz.  Polis kâbus, 'gündem' kıyamet, polemik iştahıyla yanıp tutuşan tartışma programları kavgalı, sokaklar tomalı oldu olalı, dumansız hava sahasının tüm getirileri son bir yılda yediğimiz biber gazıyla sıfırlandı. Yargı sistemi alenen kişiye ve kişinin yakın çevresine özel hale gelmiş Themis'in kemiklerini sızlatıyorken, iktidarın en öncelikli derdi meydanlarda gücünü kalabalığıyla ispatlamaktı. Güçlüyü eleştirdiği için başı dertten kurtulmayan medyanın ve gazetecilerin fikir ifade özgürlüğü kapsamına neyin girdiğini kestirmeye çalıştığı günlerde, adalet, peşinden kovaladığımız bir ideal olmaktan öteye geçemiyor ne yazık ki. Gözümüzün önünde her geçen gün sesi, bakışları, söylemleri daha da vahşileşen Başbakan, bir şeyi başkasına zarar verecek kadar hırs yapmanın insanı ne kadar korkunçlaştırdığını her fırsatta toplumsal vicdanı ayağa kaldırma şiddetinde ispatlıyor. Serbest çağrışım: "Siyaset dost düşman ayrımına dayanır, dolayısıyla sürekli savaş gerekir." (Carl Schmidt)

İktidarın, ilkel toplumlardaki en temel gelişmişlik düzeyi göstergesi olarak kabul edilebilecek yaşam hakkımızın sınırına nasıl densiz bir özgüvenle dayandığının farkına varmamız için sayısız örnek var. En başından beri AKP'den rahatsız olan çoğunluğumuz, sadece söylenme ve öfkelenme düzeyinde pasif bir direniş gösterdik. Almadığımız her sorumlulukta felâkete bir adım daha yaklaştığımızı göremedik ve şimdi, ölümü küçümseyen, ölümleri ayıran ve yastaki insanları görmezden gelme cüretini gösteren bir iktidara karşı sabır sınavı veriyoruz. Hem de haklarımızı ucunda ölüm olmadan elde edebilecek bir çağda yaşamamıza rağmen. Halkın Başbakan'a itaat etmekle zorunlu olması değil, Başbakan'ın halka hizmet etmekle sorumlu olması gerekiyordu. Kulağa şımarıkça gelebilir ama, daha temiz enerji tüketmekten, Kelaynak Kuşları'ndan, LGBT'den, aşktan meşkten konuşmamız gerekmez miydi? En azından aramızda  iktidar kavgasının koparamayacağı bir bağ olmalıydı. Gel gör ki hâlâ ilk fırsatta ayran içip ayrı düşüyoruz. Hatta ayran deyince bile manidar homurdanmalar oluyor. Beyefendi burada da 1800'lere referans verse yeridir.

Evet durum vahim, tahammülsüzlükte boyut atladık ve bu işin sonunda nasıl insanlar olacağız meçhul. Ama çözüm fazlaca öfkeli bir adamın öfkesine ortak olmak değil, kendi cesaret ve özveri sınırlarımız içerisinde daha iyi için hakkımızı aramak. Tomanın önüne geçerek olur, sokaklara, buralara yazarak olur, sandık başında uyuyarak, bilmeyene/ anlamayana anlatarak olur. Tam da yaz öncesi Çeşme'ye vize uygulaması gelmiş gibi, Boğaz manzaralı evinizin önüne ucube bir gökdelen dikilmiş, bavullarla para vererek aldığınız Chanel haute couturelerinizin aslında bavul ticaretiyle size geldiğini öğrenmişsiniz, gelin başınız hiç de istediğiniz modelde olmamış gibi hesap sorarak. Çocuğunuz daha küçücük yaşında maruz kaldığı sınav stresinden kurdeşen dökmüş, Ruşen Amca'nın oğlu Sedat çocuklarını en fantastik okullarda okuturken siz mortgage, ÖTV, KDV mağduru olduğunuz için bunalımdaymışsınız gibi isyan ederek. Çocuğunuz anne sütü emsin diye evle iş arasında mekik dokurken, sütten sonra yedirdiğiniz mamanın GDO'lu olduğunu öğrenmişsiniz gibi hak arayarak. Bü ülkede Rıza'lar Ebru'lara neredeyse ada alacakken, ülkenin başka yerlerinde kadınların dayağa maruz ve o çirkin elini kaldıran adama mahkum kaldığını hatırlayarak, hâlâ erkek çocuğunu kızdan üstün tutanlar olduğunu unutmayarak hak aramalıyız.  Adamın tekinin üç kuruş daha kâr edeyim diye malzemeden çaldığı binanın bedelini, depremde sevdiğimizin yaşamıyla ödemişiz gibi hak aramalıyız. Ailesi, arkadaşları, kendisi dininden, kimliğinden ötürü ötekileştirilen, evinden yurdundan edilen bizmişiz gibi hak aramalıyız. Başkasının acısına duyarsız kalmamızın karşılığında ne büyük bir bedel ödediğimizin resmi eşittir Gezi'den beri olanlar. Ama içi nefret dolu insanlar olmamız zaten radyasyonla, günlük kaygılarla, GDO'yla kısalan, hatta belki nükleer santralle bir günde bitebilecek hayatımızı iyice zorlaştırıyor. Tüm bu kötülük yapan, kötülüğe çanak tutan insanlara nefret duymayın. Başbakan'ı düşünün, O'nun da bizim gibi tek bir hayatı var ve en fazla başbakanlığın fıtratındaki baz ve yan haklarının bereketi ve konforuyla yaşadı yıllarca; Gel gör ki tek bir seveni yok. Gerçek anlamda, hiçbir baskı ve korku altında kalmadan, menfaat peşinde koşmadan, kendi hür iradesiyle seven ve yaptıklarını aklı selim bir şekilde bilip de sevmekten bahsediyorum. Muhtemelen O'nun da içinde bu tip bir sevgi yok. Kendisiyle ilgili eleştiriler yapılıyor olmasını (4 Saat Yasası'na, Twitter ve Youtube gerçeğine rağmen) diktatörlüğün olmadığının ispatı kabul ediyor. Bu bereketli demokrasinin karşılığında vatandaşa tokat atışını, Soma'daki yüzlerce ölümü içine sindirişini, koca basının ve protokolün önünde kimlere parmak salladığını sindiriyoruz biz de. Bu durumda O'nun için ancak üzülebiliriz, ama nefret bizi ağırlaştıracaktır. Gezi'nin klişeleşmesine, içimizin öfke dolmasına izin vermeyelim. Zira yapacak çok iş var.

Neyse çok ciddileştik. Yazıyı Egemen Bağış'tan anlamlı bir espriyle noktalamak isterim. "Geçen gün kamyon sürdüm, Leonardo da Vinci" (E.Bağış, Leonardo da Vinci Programı tanıtım toplantısı, 2011)

İnsan gerçekten hayret ediyor.



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUMLAR

Gezi Parkı Direnişi -

Çok güzel bir yazı gerçekten insanın okudukça okuyası geliyor.

2 0
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.