1 EYLÜL/BARIŞA 1 KALA

31.08.2013 22:01:02
A+ A-

1 EYLÜL

 

İnsanlık tarihindeki utanç yılları olan İkinci Dünya Savaşı 1 Eylül 1939 günü Nazilerin Polonya'yı işgaliyle başladı. Ardında 52 milyon ölü, milyonlarca yaralı, enkaz haline gelmiş kentler, akılda kalan katliamlar, sürgün-acı ve gözyaşı bıraktı. Mayıs 1945’de son bulan savaş sonrası ise insanlık tarihinin bu en acımasız- kanlı ve en kirli savaşının başladığı gün olan "1 Eylül Dünya Barış Günü" olarak kabul edildi.

 

Tarihsel kabul görüşü ve nedenleri ile bu günü yazıp değerlendirmeye çok niyetli değilim, çünkü o aşamaya gelinceye kadar asıl “sessizlikle” göz yumanların aklandığını düşünüyorum.

 

Barış’a neden ihtiyaç duyulur sorusunun mutlaka karşıtlığında şiddet-savaş vardır ve her ne şart altında olursa olsun şiddet-savaş bir anda patlak vermez. İkinci Dünya Savaşından önce yerküremizde meydana gelen katliamlar ve paylaşım savaşları içinde “Barış Günü” kararı alınacak düzeyde acı-şiddet ve kıyım yok mu?

 

Afrika kıtasından başlayıp Amerika’ya oradan Asya-Uzakdoğu ya da sömürge ülkelere kadar örnekler çoğaltılabilir. Savaşlar ve arkasındaki rant güçleri ile tarihsel bağları çözümlenirken, egemen yönetici iktidarların ilişkileri iyi çözülmeli, bununla beraber insanlık suçu sayılacak kimyasal-biyolojik silahlar ve teknolojik harikaları insanlar üzerinde adete denemek için savaş çığırtkanlığı yapma aşamasını ilerletip dünyanın gözleri önünde haksız-insafsız savaşlar başlatılmadı mı?

 

Gelişen teknoloji ile görsel-yazılı medya işbirliği ve tekelleşmesi, mevcut alanların çok uluslu şirketler topluluğu ile “hisse ortaklığı” yolu ile dolaylı “organik bağları” ayyuka çıkmışken, birçok ülkede futbol kulüp başkanları bile bu sisteme angaje olup “strateji kuruluşları ve silah ticaretini” nerdeyse masum ticari faaliyet olarak ellerindeki kitlesel gücü de kullanıp adeta “aklama-masum gösterme” yoluna gidiyorlar. Ülkede çocuk tekerlemesine dönen “Öz-Söz” geyiğine girmeden kendi coğrafyamız ve yakın komşularımız adına birkaç küçük cümle kurmakta fayda var.

 

“Barış” sosyal demokrat ebeveynlerin çocuklarına verdikleri isim dışında, sosyal etkinlikler ve çağdaş bazı propaganda sözlerinin dışında irdelenecek olunursa çok ta masum olmadığımız sessizliğimizin nelere mal olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz.

 

Coğrafyamızdaki bölgesel ayaklanmalardan önce işgalci güçlerle işbirliğine giren saltanat dalkavukları ile Avrupa aristokrasi ya da sınıfsal kümeleşmeye dahil olma çabası içinde çağdaşlaşma adına ucube kültür dejenerasyonu için çaba sarf edenler, gelişmekte olan yeni dünya düzeni içinde savaşsız yeni sömürge pazarı haline gelecekleri hakkında acaba çok masum niyetler barındıran eğilimler olarak mı okumak lazım, hiç öyle değil, kısacası ”kazın ayağı göründüğü gibi değil” ve maalesef kimse masum değildi. Küçük bir zümrenin refahı için feda edilen insanlık ”Barış” adına ayaklar altına alınıyordu.

 

Bu dönemden sonra “Kurtuluş Savaşları ve Bağımsızlık için Barış” nidaları ile ülkenin saltanattan kurtulması için yapılan anlaşma ve sözleşmeler, etnik gurup-aşiret ve farklı zümreler ile yapılan “Barış Oluncaya Kadar-Bağımsızlığa Kavuşuncaya Kadar” geçen süreç sonrası, ülkede tekrar bastırma-sürgün-şiddet katliam ve gizil bertaraf etme yine ne acıdır ki Barış adına yapılmaya başlandı ve verilen sözler unutuldu gitti.

 

İlerleyen yıllarda toplumsal kültür ve dünyada gelişen sosyal isyan-fikir fırtınalarından nasibini alan ülkemizde, bireysel çabalar ile insani özelliklerini geliştirip, yazılı evraklardaki “insan için temenni edilen tüm güzelliklerin” içeriğini doldurma çabalarına girişen insanlar konuşmaya ve daha ileri gidip çoğalmaya başlayınca çağdaş dünya gereği olan yönetim şekli ile Demokrasi isteklerine Kardeşlik-Eşitlik gibi çoğaltılabilecek kavramlarını ekleyerek büyümeye ve çoğalmaya başladılar.

 

Bir yandan bunlar olurken karşıtların boş durması düşünülemezdi bile, neden sonra gelişen isyanları katliamlarla bastırma, yerini sıkıyönetimlere ve olağanüstü yönetimler ile başta istiklal mahkemeleri olmak üzere merkezi devletin yapılanmaları Barış adına muazzam çabaları ile feda edilecek on binleri önemsemedi, berikiler ise sessiz kalmaya “Bana Dokunmayan Yılan…”sözüne sığınmaya devam ettiler.

Ancak ne Barış kalıcı olabildi ne de insanlar beyinlerine karakollar kurulmasına izin verip savaşların önüne geçemedi.

 

Askeri darbeler öncesinde fikir ve yönetim şekilleri, ideolojik farklılıklar ve fraksiyonel yapılanmalar hangi yandan uygulanırsa uygulansın şiddeti Barış adına uygulayıp nerdeyse meşru kılmaya çabaladılar, hele işin içine birde Barış için,sözde en çok vatanını seven faşist grupçuklar girip yönetici erki elinde tutan devletinde bazı yapılanmalarının “iyi çocukları” kucaklarına alıp,koruyup-gözetince, Barış sadece isim olarak kalmaya bile utanır hale geldi.

 

İhtilaller ve kurulan idam sehpaları ile genç fidanlarla birlikte ülkenin bekası için idam edilen başbakanı bile olan bir ülkenin değişken kavramlarını çok ta yadsımamak gerekir. Nihayetinde askeri cunta rejimlerinin ülkeye getirdikleri “Barış”, en yetkili ağızdan “asmayalım da besleyelim mi” ile insan anlağında onulmaz yaralar açıyordu, ancak yine ölü toprağı serpilmişçesine sessiz kalınıyordu.

Barış gelsin diye müdahale “savaş” olarak ülkenin sokaklarında “yargısız infazlar, cezaevleri ve işkence merkezlerinde intiharlar, ya da kafasını bilerek betona vurarak ölümlere, ayakkabı bağı ile intiharlara ve binlerce kayıp insana” neden oluyor, ama ebeveynler “Barış” isminden vazgeçmiyordu. Ama sadece isim olarak bırakmaktan öteye gidilemiyordu.

 

Ülkede yeniden alevlenen etnik sorun olarak yansıyan, medya veya bildik kullanılan kavram ile “Kürt Sorunu” ya da savunusu ile savaşını sürdürdüğünü ifade eden PKK, Barış-Savaş Devlet ve Ortadoğu’daki güç dengesindeki ülkeler ile birlikte basit “Hacıyatmaz-Palyaço” dengesinin tarafları oldular. Üzücü ve acı olanı ise her kesim Barış adına kendisini hami olarak görüp propaganda yapmaya halen devam etmekte ve ne acıdır ki hafızamızda yukarda sıraladığım yapılanmalar Barış adına Katliamlar yapmaya bir an bile tereddüt etmeden devam etmekteler.

 

Bu dönem içerisinde hak ihlalleri ve insani yaşam koşulları ile orta doğuda gelişen yeni paylaşım rüzgârlarının tarafları veya masa başındaki olmasa bile perde arkasındaki piyonları devreye girdiler. Barış adına ülkeler ilhak edilip zımni terör eylemleri organize edip Barış’ın tehlikede olduğu gözlerimize sokulup ikna edilme çabalarımız içinde savaş başlatılıp Barış Kurtarılmaya ya da nasıl kaybolduğu bilinmeden yeniden getirilmeye çabalandı. Suya yazılan yazı gibi olsa da gölge siluetlerde oynanan komik oyun can almaya devam ediyordu.

 

Tam bu noktada ülkelerini seven-insanları seven sorumlu ve düşünen insanların yürekleri masum kuşlar gibi kafeslerinde çırpınsa da katiller kadar cesaret sahibi olmamalarından kaynaklı olacak ki suskun-sessiz yaşamlarına devam ettiler. Oysa bin yıllar önce söylenen “Barış Savaşlardan Daha Zordur” kavramını nerdeyse haklı çıkarmak üzere yaşanıyordu.

 

Vicdan ve sorumluluk sahibi olan insanlar ise ülke refahı ve huzuru için, delik ayakkabıları ile boylu boyunca infazlara uğradılar. Korku hakim kılınıp Barış-Savaş tercihine zorlanan yada doğal taraflar olunmasına neden olan günlerde ardından geldi. Toplumsal deyim ve kavram olarak bilinen Aydın-İlerici-Demokrat kesim ise nerdeyse Ortamın Olgunlaşmasını Bekleyen elitist hale gelince… Hey hak… Ne yazık ki Barış söylemlerini Milliyetçi-Irkçı söylemleri düstur edinen Cumhuriyetçi Siyasi Parti Militarizm sözcüsü gibi davranmaya çabalayıp umudun son kalesini de kendi içinde çürütmüş oluyordu.

İnançlara bağlı mekanizmalarla seçilmişler ise, hiç güven vermedikleri insanlar topluluğuna adeta “Siyasi Ortamı Altın Tepside” elde ederek Barış’ı geliştirip kalıcılaştırmaktan uzak bir gürüh olarak önümüzdeki yıllarda yaşamlarını sürdürmeye devam edecekler.

 

Bizleri yönlendirip yönetmeye çabalayan; Siyasi Parti Liderleri-Örgütlü Mekanizmalar-Savaş Tacirleri-Sözde Barış Dernekleri Vakıf ve Kuruluşları, Menşei-Amacı-Hedefleri belli olmayan sıralamaya bile yetmeyecek kadar çok büyük mekanizmalar.

 

"Ellerinizi-Düşüncelerinizi-Nefesinizi-Gözlerinizi ve Hatta Düşüncelerinizi BARIŞ'tan uzak tutun, siz dokunup kirletmeye çabalamadıkça, kendiliğinden gelişecek bir "Duygu ve Sevgi Dünyası" oluşur. O zaman özlemle kutladığımız 1 gün yerine her günü güzel ve dolu yaşadığımız dünya oluşur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.