24 Nisan'dan 25 Nisan'a

23.04.2013 21:10:56
A+ A-

   Tehcir, savaş, vatan - tehcir olmasaydı milli mücadele olmazdı - özür diliyorum, -hain özürcüler - karşılıklı katliam, bebek, yaşlı, kadın, yetim - ama  zamanın savaş şartları - Ruslar, Almanlar, İngilizler, savaş, Abdülhamit, Adana Olayları, Ermeni, piç, milyon, 900 ''küsur'' bin - ya onların yaptıkları, arkadan vurdular bizi - Talat Paşa, defter, Der Zor, Kürtler, Müslümanlar, Türkler, Türk Tarih Turumu, arşiv, Mavi Kitap, belgeler, İttihat ve Terakki, başkan yine soykırım demedi, toprak, tazminat, devlet, parlamento, Arjantin, Fransa, boykot, sınır, Hocalı, konferans, lobi, para, Sabiha Gökçen, kilise, yıkım, depo, sinema, Halep, diaspora, düşman, soy, misyoner, sanayi , millet-i sadıka - bunca yıl barış içinde yaşamışız, peki bir sorun ne oldu da tehcir ettik - avukat, doktor, şair, gazeteci, öğretmen, mebus, Zohrab, Diyarbakır, telgraf, cephe, komita, gurbet, ölüm, kalım, kılıç artığı, dönme, dönemeyenler, kayıt, emval-i metruke, fotoğraf, topik, ahparig, komşu, bizim Ermeniler, kirli kan, nefret, özlem, güvercin, Hrant, Sevag...

   12-13 yaşlarında bir çocuk düşünün, bir bayinin gazete reyonunda daha önce hiç alıp okumadığı bir gazetenin manşetine gözü takılınca, ya biri görürse diye çekinip hemen gözlerini başka tarafa çeviriyor. Sanki her an ayıplanacak, düşmanla iş birliği yapıyorsun diye suçlanacak gibi korkuyor. Gazetede ermeni, cemaat, vakıf, patrik gibi düşmana ait şeyler anlatılıyor çözebildiği kadarıyla. Her hafta göz ucuyla takipte. Acaba bir tane alsa mı bir gün? Ya biri elinde görür de kızarsa, ya rezil olursa? Okulda öğrenmişti düşmanlarını bu çocuk, televizyonda da duyuyor kötü emellerini; her zaman tetikte onlara karşı. Büyümüş de küçülmüş bir tarih profesörü adeta, sor sana cephelerden başlasın 3t planına kadar anlatsın. Bilgi yok, ezber var; sevgi yok, nefret var. Geçmişi kelimelere, bugünü yalanlara esir edenler, çocuklara da ''kirli kan''ı vermeyi atlamamışlar. Kimse hesap soramamış onlara, çünkü bu ülkede çocukları kin ve nefrete tahrik suç kabul edilmemiş zamanında. Hiç tanımadığı, hiç dinlemediği insanlara; hiç bilmediği bir konuda düşman etmişler bu çocuğu. Bir çocuk, iki çocuk, milyon çocuk. Okullar, sokaklar, tv kanalları, evler.  Her biri devlet fabrikasının ayrı ayrı bantları olmuş; çocuklar buralarda montajlanmış, hala montajlanıyorlar. Bir nesil, iki nesil, üç nesil. Aynı sözler farklı nesillerde bir harf bile atlanmamış, atlanmıyor. Bu yalan fabrikasında gerçeği bilenlerin kimi dişli olmuş, kimi işçi. Şu var ki, çoğu memnun. Merak eden, kızan, üzülen az; saklayan, görmek istemeyen çok.  Zaman geçti, bizim çocuk arada bu fabrikanın yürüyen bantlarından birinden düştü bir şekilde. Fabrikaya alınmamış, girmek istememiş birkaç kişiyle tanıştı, birkaç kişiyi okudu, birkaç kişiyi dinledi; ezberin dışına çıkma fırsatını yakaladı. Bu arada devlet de millet de ezberini okumaya devam etti elbette, gün geldi o çocuğu ezberin dışına çıkartan isimlerden biri, bir zamanlar okumaktan korktuğu o gazetenin belki de her şeyi, zamanında korkutulmuş başka bir ''çocuk'' tarafından katledildi.

   İşte bu nefret üretme ve yayma fabrikasının başarısının yegane sebebidir istikrarı, arada ''defolu'' ürünler çıksa da ezberindeki muazzam tekrar başarısı; nefretin ve düşmanlığın, tanınmayana, bilinmeyene, farklıya karşı tekinsiz korkunun devamını sağlıyor. Ben yirmi beş yaşındayım, 1915 doksan sekiz yaşında. Kendimi bildim bileli hep aynı şeyleri duyuyorum; hep aynı şeyleri tartışıyoruz. Aynı cevaplar, aynı suçlamalar, aynı tepkiler. Ne sorsak bakan, başbakan, tarih kurumu başkanı, köşe kadısı, öğretmen, anne, baba, dede fark etmeden içlerinden biri hep ''ama'' ile başlıyor cevaba. Peşinden peki sen şuna tepki koydun mu, şunu da andın mı, ona ne diyorsun, bu olduğunda neredeydin sualleri eksik kalmıyor. Ben kendimi bilmezden önce de, doksan sekiz yıldır da eminim hep aynı şeyler konuşuluyor, tartışılıyordu. Sözlerle etrafımıza teller çekmişiz, sanki dışlarına çıkınca dikenleri batacak. Konuşulanları geç, ölümler bile bitmedi. Önce Hrant, sonra Sevag. 

   Artık istiyorum ki olanı söyleyelim ama sadece olanı konuşmayalım; ben belgeleri, arşivleri, parlamento kararlarını, savaşları dinlemekten bıktım. Doksan sekiz yıldır hep 24 Nisan'a kadar gelebiliyoruz, artık 25 Nisan' a varalım. Bu iş, soykırım kabul edilmesi, edilmemesi meselesini daha ilk mazlum toprağa düşünce aştı. Ezberlere tutsak olmuşuz, bu esaretin zincirlerini kıralım. İstiyorum ki yapılanların yanında yapılabilecekler de konuşulsun. Türkiye çıkıp desin ki; evet Anadolu halklarından biri olan Ermeniler bu zulme uğramış; canlarından, kültür varlıklarından ve yurtlarından olmuşlardır. Bu insanlar Taksim Meydanı'nda değil, Anadolu'nun yollarında can verdiler, istiyorum ki onları çatlaklarını buldukları yerlerde analım, ruhlarına saygımızı sunmak için o yollara haçkarlar dikelim. Bu toprağın insanları, bu topraktan edilmişler; ağacın köklerinin olduğu toprağa, dallarının vizeyle, izinle girmesi ayıptır, zulümdür. Tüm Ermeniler istedikleri gibi ülkelerine girebilsinler, burada istedikleri gibi yaşayabilsinler. Öyleyse onlara vatandaşlık, vatandaşlık istemiyorlarsa bunları gerçekleştirebilecekleri hangi statü varsa o verilsin. Kimin ne malına el konduysa açılsın emval-i metruke, hak sahibini bulsun. Utanması olan utansın. Tarih kitaplarında küçük ellere, büyük nefretler bulaştıran sayfalar temizlensin. Karar verelim birbirimizin yüküne omuz mu vereceğiz yoksa doksan dokuzuncu yılda da aynı şeyleri mi tartışacağız? 25 Nisan'a geçmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz?



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.