Ahmet Kaya neden tartışılıyor?

22.11.2013 00:51:08
A+ A-

Yaklaşan seçimler nedeniyle ülke gündemi sandık, özgürlük, cezaevi, barış, demokrasi, ahlak, başörtüsü, cemaat, dershane, Kürdistan vb. gibi kavramlara teslim olmuş durumda. Böyle bir ortamda Başbakan Erdoğan, Ahmet Kaya’yı da siyasi bir malzeme konusu yaptı. Böylelikle herhangi bir sonuca vardırıl(a)mayan tartışmalara, bir de ‘Ahmet Kaya’ tartışması eklendi.

Hatırlanacağı gibi Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Barzani ile tarihi(!) Diyarbakır buluşması sırasında Başbakan, “ah diyorum, ah o da burada olsaydı.” diyerek Ahmet Kaya’yı da anmıştı. Daha sonra başka bir konuşmasında Erdoğan, 14 yıl önce Ahmet Kaya’ya yönelik linç girişimi sırasında orada bulunan sanatçıları(!) kastederek “ulan hepiniz oradaydınız.” dedi ve Gezi Parkı direnişçileri ile Ahmet Kaya’ya saldıranların aynı zihniyete sahip kişiler olduğunu iddia etti. Başbakan’ın bu sözleri ile Ahmet Kaya tartışması da haliyle farklı bir yöne evrilmiş oldu. 

Bu tartışmalar devam ederken Tayyip Erdoğan yeni bir hamle yaptı ve “Ahmet Kaya’nın mezarının Türkiye’ye getirilebileceğini” ifade etti. Bütün bu açıklamalar insanı düşündürüyor. Acaba Başbakan’ın birdenbire Ahmet Kaya’yı gündemine almasının sebebi ne olabilir? Sakın Başbakan Erdoğan’ın ‘Kürt Sorunu’nun çözümü için atılması gereken adımları atmaması ve ‘asıl’ ve ‘ciddi’ meseleleri görmezden gelerek onların etrafından dolaşarak yan çizmesinden dolayı olmasın? Öyle anlaşılıyor ki Erdoğan, Ahmet Kaya’yı gündeme taşıyarak, ‘Kürt Sorunu’nun ‘gerçek’ çözümüne (Kürtlerin ulusal haklarına kavuşmasına) yönelik ciddi bir girişimde bulunul(a)mamasına rağmen, sanki birşeyler yapılıyormuş izlenimi yaratmaya çalışıyor. Başbakan’ın Barzani’ye karşı aşırı bir ilgi, alaka ve samimiyet göstermesi, Şivan Perwer’e başvurusu halinde vatandaşlık verileceğinin açıklaması ve eğer istenirse Ahmet Kaya’nın mezarının Türkiye’ye getirilebileceğini ifade etmesi, pekâlâ buna örnek olarak gösterilebilir. 

Bununla beraber, Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’da yaptığı konuşmalarda, ‘Kürdistan coğrafyası’nın Irak sınırları içerisinde kalan kısmını iki defa ‘Kürdistan’ olarak telaffuz etmesini ‘tabu yıkıcılık’ olarak değerlendirmek de oldukça abartılı bir değerlendirme olur. Gelinen şu aşamada Kürdistan’a Kürdistan demek, büyütülecek bir konu değildir. Burada asıl önemli olan neden bugüne kadar Kürdistan’a, Kürdistan denilmediğidir. Öyle anlaşılıyor ki, Başbakan hala tam olarak bu ifadeyi kullanmaktan çekiniyor. Örneğin, Osman Baydemir’in içinde bulunduğu coğrafya için kullandığı ‘Türkiye Kürdistan’ı’ ifadesine, Tayyip Erdoğan tepki göstermiştir. Başbakan bu tepkisini şu cümlelerle gösterdi; “Bunu bizim kabul etmemiz asla mümkün değil. Diyarbakır Belediye Başkanı’nın bu tür bir ifadeyi kullanması bana göre şık değildir. Kendi bölgesi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi diye geçer. Biraz daha yukarı çıkarız Doğu Anadolu Bölgesi diye geçer.” Bu kısa açıklama ‘resmi söylem’in değişmediğini gösteriyor. O halde hala bir ‘tabu yıkıcılık’tan bahsedilebilir mi?

Diğer yandan Başbakan’a şunun hatırlatılması gerekiyor; Ahmet Kaya’nın bir şarkısında söylediği “hastir çekilmişim yani kendi öz yurdumdan” olarak ifade ettiği ‘öz yurdu’, tam da Osman Baydemir’in ifade ettiği Türkiye Kürdistanı’dır. Fakat Erdoğan bunu bir türlü kabul etmiyor. Ona göre Kürdistan coğrafyasının Irak’taki kısmına Kürdistan denilebilir ama Türkiye’deki kısmına denemez. Bu yaklaşımın kendisi bile iktidarın bu soruna bakışını gösteren küçük ama ‘anlaşılır’ bir örnektir. Ayrıca bu küçük örnekten yine küçük(!) bir sonuca da varabiliriz; Erdoğan’ın ‘Kürt Sorunu’nun çözümüne dair mevcut politikalarının hiç de ‘samimi ve gerçekçi’ olmadığı gerçeğine! Aynen ‘KCK’ operasyonları ve sonrasındaki tutuklamalar ile hapishanedeki hasta tutsaklara yönelik izlenen politikalar gibi. Aynen ‘Roboski Katliamı’na yönelik umursamazlık ve duyarsızlık gibi. Aynen ‘Utanç Duvarı’nın Nusaybin’de yükselmesindeki sessizlik gibi. Aynen Diyarbakır sokaklarında Medeni Yıldırım’ın annesinin sesinin, feryadının ve çığlığının ‘çözüm ve barış süreci’ adına susturulması gibi. Aynen ‘anadilde eğitim’ hakkının tanınmaması gibi. Bütün bunlar Başbakan Erdoğan tarafından duymazdan ve görmezden gelindi ve bunların üstü Ahmet Kaya tartışması ile örtülmek istendi. Böylece Kürtlerin oylarının nasıl devşirileceği hesabı yapılmaya başlandı. 

Diğer yandan bu gelişmelere paralel olarak Başbakan Erdoğan, Ahmet Kaya’ya saldıranlar ile Gezi Parkı’nda kendisine saldıranların(?) aynı kişiler ve zihniyetler olduğunu iddia etti. (Bu arada Gezi Parkı direnişçileri Başbakan’a değil, tam aksine Başbakan, hükümet, devlet Gezi Direnişi’ne saldırmıştır. Bu saldırı sonucunda 6 kişi yaşamını yitirmiş, tek gözünü kaybederek sakat kalanlar olmuş ve yüzlerce insan yaralanmıştır.) Oldukça ilginç bir iddia değil mi? Normalde böyle bir iddiaya karşı sadece gülünüp geçilir. Fakat burada ‘sapla samanı birbirine karıştırma’ taktiğinin boşa çıkarılması gerekiyor. Öncelikle şu konun anlaşılması gerekiyor; Ahmet Kaya’nın o ödül törenindeki konuşmasının özü, Kürt dilinin artık tanınması ve kabul edilmesi ile ilgiliydi. Ödülünü alırken yaptığı konuşmada, bu ülkede Kürtçe diye bir dilin ‘yasaklı bir şekilde’ var olduğunu, fakat buna rağmen bu dilin özgürleşeceğini ifade etmişti. Yani Ahmet Kaya’nın haykırışı, özgürlüğe dairdi. 

Peki, Gezi Parkı eylemlerinin amacı neydi? 

Bu soruya kısaca şöyle bir cevap verilebilir; Ahmet Kaya ne için haykırıyorsa, onun içindi! Yani toplumun yaşamına yönelik kısıtlamalara, yasaklara ve baskılara karşı olan bir özgürlük mücadelesi için. Buradan da anlaşılıyor ki, Başbakan bu meseleyi çarpıtıyor. Çünkü o günlerde Ahmet Kaya’ya saldıranlar ve onu linç etmek isteyenler o dönemin iktidar yanlıları ve milliyetçi söylemin sahipleri ve taraftarlarıydı. Günümüze gelirsek, Haziran ayından bugüne Gezi Parkı direnişçilerine saldıranlar ise benzer şekilde yine iktidar yanlıları ve dinsel söylemin sahipleri ve taraftarlarıdır. Demek ki, Ahmet Kaya’nın mücadelesinin özü ile Gezi Direnişi’nin özü bir ve aynıdır. 

Bütün bunlardan sonra Başbakan Erdoğan’ın bahsettiği o sanatçıların(!) zihniyeti ile Gezi zihniyetinin birbirine benzediğini söylemek insana çok da mantıklı gelmiyor. Burada küçücük bir bilginin verilmesi gerekiyor, söz konusu bu sanatçılar(!) ne direniş esnasında, ne de direniş sonrasında Gezi Parkı’nda görülmemiştir. Öyleyse bu durumda Başbakan’dan, ‘ulan’ dediği ‘sanatçı’lardan kimlerin Gezi Parkı eylemlerine destek olduğunu açıklamasını beklemek gibi bir hakkımız olduğu anlaşılıyor. Umarız bizleri çok bekletmez! 

Sonuç olarak, Başbakan’ın Ahmet Kaya’yı gündeme getirerek bu tartışmaları neden başlattığının, bunu niçin devam ettirdiğinin ve bununla nelerin üstünün örtülmeye çalışıldığının farkına varılması gerekiyor. Görünen o ki iktidar, Ahmet Kaya tartışması ile hem Kürt Sorunu’nun çözümünü erteliyor, hem de Gezi Direnişi’ni karalamaya devam ediyor. Çünkü her iktidar gibi bu iktidarda çıkarcı, taraflı ve kirlidir. Tarih boyunca tüm iktidarlar özgürlük talebinde bulunanlara karşı hep aynı katı sınıfsal, dinsel, cinsel, etnik yaklaşımları sergiledi, sergiliyor. 14 yıl önce Ahmet Kaya linç edilmek istendiğinde, iktidarda milliyetçi, ulusalcı ve ırkçı unsurlar bulunuyordu. Artık iktidar, Gezi Direnişi’ne şiddetle saldıran neo-liberal, muhafazakar ve İslamcı unsurların elindedir. O günden bu güne iktidar birazcık değişti. Fakat bu ‘biçimsel’ bir iktidar değişikliğidir, çünkü içerik olarak iktidara ‘gerçekte’ tek bir sınıf hakimdir, o sınıf ise; ‘Burjuvazi’dir!

 

umitaggul@gmail.com

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.