'Aldırma Gönül Aldırma' Diyarı

19.02.2013 00:51:38
A+ A-

Zeki ağabeyim ağaçtan oyduğunu araba diye oyuncak diye verirdi bana. Tekerlekleri olan ama asla dönmeyen bu arabalarla sanki arabacıymışım gibi virajlar alırdım köyün yollarında. O günden beri elime her oyuncak araba aldığımda tekerleklerini döndürürüm, şaşırarak döndüklerine.

Dedemin elleriyle yaptığı iki katlı ahşaptan evimizin yarısı mısır tarlasının olduğu uçuruma bakardı. Uçuruma gelince çok korkar mümkün olduğunca uzak dururdum. Hıh! Oysa tam da içinde yaşıyordum korktuğumun. Ayancık'ın Kızılcakaya köyüydü burası. Karşıdan bir araba geldiğinde, uçurum ve dağ yolları arasında, bir görünür bir kaybolurdu. 

Annem ve babam genç yaşta İstanbul'a çalışmaya gitmek zorunda kalmışlar, ağabeyimi ve beni köye bırakmışlardı. Bakamayacaklarından, biçareliklerinden.
Onlar, köye geri dönerlerken, bir görünür, bir kaybolurdular o arabanın içinde.
Her yaz bir görünüp bir kaybolan annem ve babam, 4 yaşımdan sonra beni ve ağabeyimi, bir daha hiç kaybolmamacasına aldılar yanlarına.  Doktorsuzluktan ve umarsızlıktan zatürreye teslim ettiğimiz Nuray'ı o dağın serin topraklarına, çocuğuma adını veren serinliğe bırakarak.

İşte ben o uçurumu bol köyde büyüdüm. Neredeyse 4 yaşına basacak olan oğlum Serin'e her baktığımda, onunla geçirdiğim her vakitte, bir yandan da kendime bakıyorum. Onun yolları daha düz diye, annesiyle babasıyla beraber diye... Oğlumu kıskanmıyor da değilim hani, kıskanıyorum. Kendini kıskanma hali belki de.B u yüzden kendimin hasretiyle davranıyorum ona.

O uçurumlar bana hep ölümü hatırlatırdı. Ölümün karasıdır, uçurum derinliği görünmeyen bir dipsizlikdir. Mala gitmek için, sabahın 5'inde kalkıp, çeşmenin oluğunda yüzümü yıkarken üşüdüğüm, donduğum topraklardan bahsediyorum...
Ayancığın neresindensin dediklerinde buyancığındanım diyen, naiflikteki insanların topraklarından bahsediyorum. Diyojen'in Büyük İskender'e kafa tuttuğu.
Amazonların Amazon olduğu.
Eski Yunan mitolojisindeki su perisi Sinope'nin kurduğu söylenen topraklardan.
Babamın dahi eniştesinin adını söylemeyip herkesin Gürcü enişte dediği.
Eşeklere eyersiz bindiğimiz.
Yazlarının dahi serin olduğu.
Annemim babamın hayal meyal bilip Rum efsaneleri anlattığı... Tarlalarını sürerken Rum mezar taşlarının çıktığı topraklardan.
İnaltı'nda bir mağara varmış. Hemen üstünde de Ermeni yaylası. Bir ucundan girip bilmem neredeki ucundan çıkarmışsını anlattıkları Sinop'tan.
Neredeyse tüm akrabalarımın Almanya'ya, Avusturya'ya göçtüğü topraklardan bahsediyorum.
İş için aş için gidilen gurbette sadece şehir değil, yabancı düşmanlığını da, ırkçılığı da tanımış akrabalarımın topraklarından bahsediyorum.

Sinop'a gidince ülkemin diğer ezilenleri, ben de gittim kalbimin arkasında (bu bedenimin değilse de umudumun gitmesiydi) onlarla, işte bu sakinliğin ve güzelliğin toprakları faşistlerin saldırılarıyla ateşlendi bir kez daha. Sivas'ın Madımak'ı gibi olmasa da için için yandı, tutuştu.
Uçurum kenarlarında yaşayanlar, diğer bir uçurumun kenarında yaşayanları daha dinlemeden dört insanın söyleyecek sözlerini, saldırıp, uçurum oldular... 

Tüm bu saldırılar esnasında, aklımda hep Ahmet Kaya vardı.
O lince uğrarken sessiz kaldığına hayıflananların, seneler sonra da olsa nasıl üzüldüklerini okuyarak anladıklarımı anımsadım yeniden.
Bu kez de Sırrı Süreyya Önder linç ediliyordu, Ahmet Kaya gibi. Ve sessizlik ve görmezlik hakimdi yine.
Konu olan Kürtlerin sesini çıkarması değildi. Yeterince duyulmamış mıydı, daha ne kadar bağıracaklardı? Geçen gün çocukları, Şahin Öner'i bir panzere kurban vermemişler miydi, körolasıca panzere... 

Bizzat Karadenizli insanların konuşmasıydı mesele. Savaş isteyenler senelerdir konuşuyorken şimdi biz konuşmalıydık.
Kazım Koyuncu olmasaydı devrimci, duyabilir miydik Lazca türküleri?
Nihayet Kadır İnanır da bir Fatsa'lıydı.
 

'Dışarda deli dalgalar,
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma Gönül, aldırma' şiirinin yazıldığı memleketti burası.
Sinop cezaevinde çürüsünler diye gönderilenlerin, Sabahattin Ali'nin hayatı yarattığı dalgalı duvarların memleketiydi.

Ve ben unutmuyorum uçurumları geçip, geldiğimi. Bu yüzden olsa, yıllardır uçurumlarda yaşamaya zorlanmış Kürtleri iyi anlıyor ve biliyorum.

Sinan Ogan yazmış; Karadenizli sokmaz vatan hainlerini Karadeniz'e diye. (milyonlarca insanın onları temsilci seçtiğini unutarak, Nazım'ın vatan hainliğine devam ediyorum hala şiirini bilmeyerek, her gün Meclis'te yan yana oturduklarının ve hatta daha 1 ay önce tevede Sırrı Süreyya ile yüz yüze oturup, kafasını sallayarak onu onayladığı halde, onlar dardayken arkalarından konuşmuş)
Belli ki kastettiği Kazım Koyuncu değil, Kadir İnanır değil. Ne Kürtlerle ne de kendilerinden gayrı halklarla eşit olmak istemeyenler.
Doğrudur, saldıranlar Karadenizlidir ama Kazım Koyuncu da Karadenizlidir, Karadeniz'in denizidir.

Biz Diyojen'in diyarıyız, muktedir olan Büyük İskender olsa bile güneşimden kaç diyenlerin memleketiyiz. Muktedirle birlikte gölge yapanların değil.

Vakti değil denmiş, yeri değil denmiş.
Her vakit geçtiğinde insanların öldüğünü unutursanız, vakti böyle geniş geniş kullanabilirsiniz tabii.
Galileo ne zaman dünya yuvarlak demeliydi mesela? Biz hazır mıyız dünyanın yuvarlak olmasına?
"Galileo olayım ama dünya yuvarlak demeyeyim."
Ve unutursanız devletin, valinin, polisin nasıl da destek verdiğini hepi topu 150 kişiye... Halkın değil de devletin hazır olmadığını, barıştan korktuğunu anlamazsınız elbette. Barış toplantısı Çorum'da başarılı geçtiği için bu provakasyonun yapıldığını göremezsiniz.
Sürekli bölge partisi deyip deyip, çıktıklarında da alanlarından, niye çıkıyorsun diye saldırırsınız. Kim bilir belki de konuşsalar, insanları barışa ikna edecekler diyedir telaşınız.

Haberdeki videoda iki kadıncağız var, tedirgin ama kararlı bekleyen. Karanfiller veriyorlar, umut veriyorlar.
İşte o kadınlar getirecek barışı.
Söylenmişti ama çok söylenmişti
Bir soyutlama yapılarak 'Barış savaştan zordur' diye
İşte bugün somutlandı barışın savaştan zor olduğu
Ellinde kırmızı güllerle durmak en büyük eylemmiş bazen.

Memleketime Sırrı Abe gelmiş
Barış gelmiş.
Hoşgelmiş.

 



YORUMLAR

Sevgili Şoreş -

Beni utandırdın...Kıpkırmızı bir suratla nasıl yazarım...

0 2
Söylem -

Söylem buydu, Sinoplular... Oysa Akçakoca da fındıkta çalışırken Sinoplu Kürtlerle tanışmıştım. Oralara göçe zorlanan... Bu yüzden yazını iştahla okudum. Teşekkürler kardeşim. Bam teli diye bir şey varsa sen bestecisin...

0 1
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.