Alevi Hak İhlalleri

25.07.2014 15:49:24
A+ A-

 

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, "Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar." ana maddesiyle başlar.

 

Aynı bildirgenin 18. Maddesinde ise, "Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını, tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla açıklama serbestliğini de kapsar" denir.

 

Bu bildirge "evrensel" oluşunun yanında; "çağdaş" insan hakları anlayışını yansıtacak ve tüm Birleşmiş Milletler üyesi devletler için geçerli standartları içeren yasa hükmünde bağlayıcılık unsuru taşıyan bir belgedir. Zira ortak ülkeler arasında insanlık suçu işleyenlerin yargılanabileceği "uluslararası mahkemeler" oluşturulmuş ve bu mahkemeler, ziyadesiyle belirlenen kurallar çerçevesinde adil hükümlerini vermektedirler.

 

Türkiye; Birleşmiş Milletler'in kurucu üyelerinden birisi olarak 10 Aralık 1948'de yayınlaması aşamasında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni ilk onaylayan ülkeler arasında yer almış ve insan hakları konusundaki önemli sözleşmelerin büyük bölümüne taraf olmuştur.

 

Bugün ülkemizde din, vicdan ve inanç özgürlüğü, "anayasal güvence" altında olmasına rağmen, azınlık politikalarıyla ve hukuksal bir takım tarafgir yönlenmeleriyle bildirgenin ve anayasanın tam da tersinde eğilimler gösteren devlet; toplum içinde ve zaman zaman toplum tarafından da topluma yaşatılan "hak ihlalleri"nin önüne geçememiş, engelleme çabası dahi olmamış velhasıl kelâm hak ihlallerini "meşrulaştırma" yönünde evrilmeye başlamıştır.

 

Çeşitli inançsal açmazlara kısa vadede ve "net olan kurallar çerçevesinde" çözüm üretmek yerine; çözüm için bir araya getirdiği topluluklara kendi dogmatik anlayışını çözümmüş gibi sunarken; aslında çözümden yana olmadığını, kendi diktesini zorlama ve kabul ettirme amaçlı güdüsel bir hareket çerçevesi çizdiğini, ustaca tuttuğu kaleminin çizdiği çizgileri takip ederken görüyoruz.

 

İşte bu ülke sınırları içerisinde bir "azınlık" çerçevesinde değerlendirilen Alevilerin yaşadıkları hak ihlalleri de, az evvel örnekler vererek açıklamaya çalıştığım haliyle, uluslararası evrensel hukuk kuralları dâhilinde hükümlendirilecek aşamaya ulaşmıştır.

 

İktidara geldiği andan itibaren özellikle uluslararası kamuoyunda reformist, özgürlükçü ve demokrasi sevdalısı bir çizgide görülen ve gösterilmeye çalışılan AKP hükümetinin özellikle çalıştaylar silsilesi boyunca sergilemiş olduğu tavır; çözümden, özgürlükten ve demokrasiden yana değil; suyu bulandıran, çözümsüzlük üreten ve en tehlikelisi de Aleviliğe yeni bir kılıf dikme hadsizliğine kadar varmıştır.

 

Aleviliği ve Alevileri, temsil ettiği devlet geleneğinin binlerce yıllık politikası gereği yok etmeye, kendisinin hatlarını çizdiği bir "mezhep" haline dönüştürmeye çalışmaktadır. Aslında sorunu hak ihlali mealinde ele almak, gelinen noktada "var olma mücadelesi" vermeye çalışan Alevilik açısından çok bir anlam ifade etmiyor. Çünkü bütünüyle yok edilmek ya da başka bir inancın bir parçası gibi gösterilmeye çalışılmak gibi apayrı bir sorun varken ve hiç bir hakkı verilmemişken "hak ihlali" kavramı basit ve sorunu kolayca ifade etmekten başka bir anlam ifade etmemektedir.

 

Alevi Çalıştayları Nihai Raporu'nda ve bu rapora ulaşmak amacıyla devlet eliyle gerçekleştirilen diğer çalıştaylarda, Alevilerin hak arayış mücadelesini kendi bakışları çerçevesinde/ nezdinde "Alevi Sorunu" olarak değerlendiren hükümet;  "Alevi Sorunu" ifadesinin bu çalıştaylarda ve "nihai raporda dahi" defalarca geçmesini hiç bir biçimde kendince sorgulamamış; adetâ Alevilerin hak ve taleplerinin yok sayıldığı ve "negatif ayrımcılığa" uğradığı mesajını vermiştir.

 

Değil hak ve talepleri adaletli bir biçimde değerlendirmek; Alevi inancını Alevilerden bağımsız olarak ve Alevileri bu tartışma dışında tutarak; Aleviliğe kaftan biçme, yeniden tanımlama, konumlandırma, eleme, siyaseten dışlama ve "gerilimi yaratma adına" gerekçesiz ve özgünlük içermeyen sözlü/dolaylı saldırı ifadesi içeren son derece ifadesiz çıkışlarıyla, Alevileri "Müslümanlık" çatısı altında "sentez olarak dahi" kabul etmeden yoğurmaya kalkışmaktadır.

 

Devlet eliyle yürütülen ve genel Alevi toplumunun "kaderini belirlemeye güdümlü" hak ihlalleri bununla da sınırlı kalmamış; Alevi toplumunun bireyleri de ayrı ayrı, vatandaşı oldukları ülke topraklarının diğer vatandaşları tarafından baskı altına alınmaya çalışılmıştır. Böylelikle Aleviler; mensubu oldukları inanç nedeniyle, "eşit yurttaşlık" sınırları dışına itilmiş, ileri derecede bir hak ihlali ile karşı karşıya bırakılmış, "savunmasız ve çıplak" bir hale getirilmek istenmiş, hûlasa; dış ortamla bağlantısı tamamen kesilerek içeride mahkûm edilip, "yargısız bir biçimde" infâz edilmek istenmiştir.

 

Devlet, egemenlik politikaları gereği anlamsız bir biçimde "karşıt" olarak gördüğü ve her fırsatta eskitmeye ve tamamen yok etmeye yöneldiği Alevilik üzerine kıyıcı yaptırımlarını düşünedursun; biz biliyoruz ki devlet bir inancı hiçe saysa da saymasa da inanmak ve inanma ihtiyacı, "insani" bir durumdur. Biz biliyoruz ki egemen olan sistemin dayatmasıyla din ve inanç hiçbir koşulda esir alınamaz ve/veya yok edilemez ve bu bağlamda    hiçbir inanç; "siyasal" bir devletin temel dayanağı olamaz.

 

Aleviler, Kâl û Belî'den bu yana inançlarını her koşulda korumuş bir "azınlık" olarak bundan sonra da yaşamaya ve yaşatılmaya devam edecektir.

 

Onlar istese de, istemese de.

 

Aşk ile,



YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.