Alevi’nin ölüsüne de asimilasyon!

23.01.2014 16:22:47
A+ A-

Neler neler yaşanıyor güzelim ülkemde? Devletçe uygulamaya konulan her şey zamanla tavsıyor ama Aleviler üzerinde yapılan asimilasyon ise dur durak bilmiyor. Alevi-Bektaşilere mezarda bile rahat yok! Öyle ki asimilasyon politikaları Alevilerin ölülerini, mezarlarını, türbelerini/yatırlarını dahi kapsar hale geldi. Hem de bu yolda çok pervasızca adımlar atılıyor.  

Türbelerin/yatırların Aleviliği ve Bektaşiliği çağrıştıran isimleri değiştirilirken, Uşak’ta Hacım Sultan ile Konya’da bir Bektaşi türbesi arazisine de Süleymancılar ve Nakşibendîler gibi tarikat çevrelerince el konulmuş durumda. Ankara’da ise Vakıflar Genel Müdürlüğü 18 yıl önce Alevilerin kurduğu dernekle bakımı yapılan Hüseyin Gazi Türbesi’ni sudan bir gerekçeyle kurucuları arasında AKP’li Mamak ve Keçiören belediye başkanlarının da bulunduğu bir vakfa tahsis etti. Rant amaçlı bu girişim son anda durduruldu ancak Hüseyin Gazi Türbe arazisi için kavga henüz bitmişe benzemiyor. İstanbul’da ise Karaca Ahmet Sultan, Şah Kulu, Erikli Baba, Garip Dede dergâhları üzerinde yıllardır oynanan oyunlar herkesin malumuyken, asıl sahipleri oldukları halde Aleviler bu dergâhların çoğunda kiracı konumunda tutuluyor. 

Oysa Alevi-Bektaşi dergâhları, türbeleri adına asıl vahim gelişmeler Anadolu’nun derinliklerinde yaşanıyor. Örnekleri memleketim olan Kütahya çevresinden vereceğim. Eminim ki, bu tür gelişmeler Anadolu’nun başka yerlerinde de mutlaka yaşanıyordur ama söz konusu mekânlarda Alevi varlığı tamamıyla ortadan kaldırıldığından bunlar kamuoyuna maalesef pek yansımıyor. Mesela Kütahya’nın Simav ilçesi tarihte önemli bir Alevi-Bektaşi yerleşimiyken bugün neredeyse ilçe ve köylerinde tek bir Alevi kalmamıştır. Tekke ve zaviyeler kapatılmadan önce ilçe merkezinde en az iki tane Bektaşi tekkesi mevcutmuş. Hatta Simav’da Şeyh Bedrettin adına yaptırılmış bir türbe var. Batı köylerine giden caddenin adı Şeyh Bedrettin Caddesi’dir.   

Verili bu duruma karşılık Simav’da Alevi-Bektaşi varlığı ve tarihi mirasına yönelik hunharca bir katliama imza atılıyor diyebiliriz. 2006 yılında Simav ve çevresinde Kültür Bakanlığı adına folklor alan araştırmaları yapan Yazar Gülağ Öz, “Simav ilçesinde Alevi izlerine çok sıkça rastlıyoruz. Yöneticiler ve halka, ‘burada Alevi köyü var mı’ diye sorduğumuzda, yanıt artık yok biçiminde geliyor. Bize bazı köylerin artık Sünnileştiğinden söz ediyorlar. Simav’da oldukça çok türbe var. Türbeler buranın eski bir Alevi yerleşimi olduğunu kanıtlıyor. Nur cemaatinin önemli kişilerinden birisi arkadaşlarımızla birlikte türbelerin gezisine eşlik ediyor. Bizimle geziye katılan Araştırmacı Aydın Durdu arkadaşımız anlatıyor. ‘Bu Recep çok tehlikeli işler yapıyor. Hep türbelerin adını değiştiriyor. Gittiğimiz birkaç türbenin levhasını adları bu değil diye sökerek kırdı. İşte Aleviliğin Simav’da başına gelenler hep böyle olmuş gibi görünüyor” tespitini yapmış.

Tabii türbelerin adlarını değiştirmeler, eski levhalarını ve kitabelerini kırmalar ve Sünniliğe uyarlanmış yeni adlar vermeler bu tarihten sonra da hızla devam etmiş. Bunu nereden öğreniyoruz? İzmir’de yaşayan ve memleketine gittiğinde türbeler üzerinde yaşanan oyunlar dikkatini çeken Simavlı Gazeteci Alaattin Gürırmak’ın Facebook’taki Simav Grubu’nda yazdığına göre, Simav’da bir Bektaşi türbesi olan Hacı Baba’nın adı Hacı Ahmet, halk arasında Şeyh Cavlı diye bilinen diğer adı Sarıkız olan türbe de Safiye Sultan olarak değiştirilmiştir. İş bununla sınırlı kalmamış, Simav Akbaldır Stadyumu üzerindeki tepede yer alan ve hala önemli bir ziyaretgâh olan Horasanlı Acem Baba türbesinin adı da kaşla göz arasında birden Mardinli Kürt Abdurrahman Kezberi Hazretleri oluvermiş! Ne alakaysa; Mardin nere, Simav nere?  

Yine Gökçeler Köyü yolundaki Sinan Çelebi türbesinin içindeki iki mezardan birinin taşındaki yazının okunmasına rağmen buranın kapısına da Yusuf Efendi tabelası yakın tarihte iliştirilmiş.

Örnekleri artırmak mümkün ancak şunu çok net şekilde görebiliyoruz; nerede Alevi-Bektaşi varlığı azaldıysa veya tamamen yok olduysa orada Alevi-Bektaşilerin yaşadığını hatırlatan isimler ilgisiz kişi ve çevrelerce değiştiriliyor veya bu mirasa ait eserlere de el konuluyor. Mülki amirler ve diğer yetkililer de genelde yapılanlara göz yumuyor ve hatta çanak tutuyor.  

Alevi-Bektaşi ulularının türbe ve yatırlarına yapılan bunca saygısızlıkla, el koyma ve isimlerini Sünnileştirmelerle de kalınmıyor. Bölgede yıllardır yaptığım gözlemlerden edindiğim bir başka izlenim de, eskiden Alevi-Bektaşilere hizmet veren ve ziyaretgâh görevi gören birçok yatır ve türbe, günümüzde birer mescide dönüştürülmüş durumda. Örneğin yine yüzyıllardır Alevilerin ziyaret ettiği ve adına kurbanlar kestiği bin 500 metre rakımlı Gediz Murat Dağı’nda bulunan Murat Dede Türbesi’nin içi ve çevresi oradaki kaplıcalara gelenler tarafından çok yakında cami de bulunduğu halde mescit olarak kullanılmakta. Ayrıca türbe de çok sayıda dua kitabı, Kur’an-ı Kerim bulunmakta; başı sıkıca örtülü kadınlar, sakallı ihtiyar amcalar namazdan sonra sanki inadına yapıyormuş gibi saatlerce Kur’an okumaktalar ve hatta gelip türbeye yüz süren ve niyaz eden Alevilere de hakaret etmektedirler. Bunu bizzat ben 2004 yılında yaşadım. Beraberimizde bulunan yakınım kadınlar türbenin eşiğine niyaz ettiğinde ve kapısına yüz sürdüğünde sakallı bir hacı amcanın hakaretine uğradık. Neymiş, bizler putperest miymişiz de böyle demire ve betona tapıyor muşuz? Ben de dedim ki, “Ey hacı bizler Alevi’yiz. Ulularımızı böyle ziyaret eder ve onlara böyle hürmet ederiz. Bize karışamazsın. Murat Dede de Sünni değil bir Alevi ulusuydu. Hem ileride cami varken niye burada namaz kılıyorsun?” Bu cevabı hiç beklemeyen bizim sakallı, orada yalnız olduğundan ve bizim çok olduğumuzu gördüğünden homurdana homurdana hızla uzaklaştı. Ya yanında birkaç daha kendisi gibi birileri olsaydı ne olurdu? Kesin üzerimize saldırırlardı!

Aynı durum kendi beldemdeki birçok yatır için de geçerli. Üstünde yapı bulunan bazı yatırlarda (Haksız Hasan, Türbeler) artık çoktandır Kur’an ve dua kitapları da bulunuyor. Gelenlerden bazıları eskisi gibi sadece mum yakıp çerağ uyandırmıyor, bir köşeye çekilip sesli Kur’an okuyor ve dakikalarca camideki gibi dua da ediyor.

Görüldüğü üzere devlet, hükümet, çoğunluk Sünni toplum maddi-manevi bütün gücü ve imkânlarıyla sadece yaşayan Alevi’nin değil çoktan Hakka yürümüş ve gönüllere nakşolmuş ölüsünün de üzerine çullanmış durumda. Bu gidişata dur demenin tek yolu direnç ve mücadele yanında, böyle uygulamaları deşifre etmek, kamuoyuna duyurmak ve karşı önlemler almaktan geçiyor. Aksi takdirde Arap emsallerine nazaran görece hoşgörülü Anadolu Sünniliği’ne bile tahammül edemeyen Arap Vahhabi özentisi bu AKP Hükümeti ve İslam anlayışı etkisini daha da artırırsa, korkarım o zaman türbelerin isimlerini değiştirmekte onları tatmin etmeyecek. Ya ne yapacaklar? Aynen Suudi Arabistan’da Hz. Muhammed’in Medine’deki kabri hariç bütün sahabe mezarlarının yıkıldığı ve yerle bir edildiği benzeri bir akıbet Türkiye’deki mezar ve türbeleri de bekliyor. Çünkü ölülere mezar yapmak, mezar taşı dikerek ölenin yerini belli etmek ve mezar/türbe ziyareti Vahhabi/Hanbelî mezhebine göre haram ve yasaktır.

O kadar da değil demeyiniz. Türkiye’de dincileşme, İslamcı toplum mühendisliği ve dinsel dayatmacılık adına artık bu da olmaz/olamaz diye bir şey yok. Şeriat yolunda alınan mesafeyi şöyle bir göz önüne getirirseniz, bir bakarsınız Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle, her şey göz açıp kapayıncaya kadar “Hayaldi gerçek oldu”ya dönüşür…

---------- o O o ------------

Dr. Hüseyin DEMİRTAŞ 2003 yılından bu yana Avrupa'da yayınlanan Alevilerin Sesi Dergisi'nde düzenli makaleler yazmaktadır.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.