Ayıptır, Zulümdür, Cinayettir!

14.11.2013 03:48:48
A+ A-

Yeni bir devlet kurulmuş ve Cumhuriyet ilan edilmişti. Osmanlı’dan geriye kalan yapı ve kurumlar tasfiye edilerek bunların yerine, Batı ile uyumlu yeni yapı ve kurumlar oluşturuluyordu. Batı’ya benzemek ve onlar gibi olmak için, onların takvimi, ölçüleri, kıyafetleri, şapkaları, alfabeleri alınıp, bunlar modernleştirilmek istenen topluma öyle ya da böyle benimsettiriliyordu. Bunlarla birlikte Kemalistler kurdukları bu yeni devleti, ‘Türk-İslam’ zemini üzerine inşa edilecek bir ‘ulus devlet’ olarak tasarlıyorlardı. 

Bunun için de Misak-ı Milli içerisinde kalan farklı kimlikler ‘inkar’ ediliyor ve ‘öteki’ olan bu kimlikler Türklük ve Sünnilik içinde eritilmek ve devşirilmek isteniyordu. Dolayısıyla aydın, modern, çağdaş, laik ve Batılı bir topluma ulaşmak için ‘asimilasyon’ politikaları uygulanıyordu. Eğer bu politikalar istenilen sonucu vermezse, geriye ne yazık sadece ‘imha’ etmek kalıyordu. Bu devletti ve devlet aklı böyle işlerdi. Dolayısıyla askeri harekatlara bir meşruluk kazandırılması ve Türk-İslam (Sünni/Hanefi) kimliğinden oluşan modern(!) toplumun bu harekatların gerekliliği fikrine hazırlanması ‘Ankara’ için çok da zor değildi.

Dersim de bu hedeflerden biriydi. Çünkü Dersim’in kimliği ‘Kürt-Kızılbaş’tı. Çünkü Dersim, “Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandı, bu çıban okşamakla tedavi edilemezdi, bu yarayı kökünden koparmak gerekliydi.”

Emir verildi ve ordular Dersim’e ilerledi.

Kemalistler buna “feodalizmin tasfiye edilmesi” dediler. Dersimliler modern(!) devletin modern(!) silahları ile katledilirken, modern(!) gazeteler modern(!) Türk halkına yaşanan ‘katliamı’; “Tunceli şakileri imha ediliyor” olarak duyuruyordu. Oysa ki, ‘şaki’ (asi, haydut, günahkar, terörist) dedikleri silahsız, kendi halinde sivil insanlardı, yoksul köylülerdi. Bu insanlar, bütün bu olan bitenin nedenini bir türlü anlayamamışlar ve de öğrenememişlerdi.

Oysa ki, Dersim ne cumhuriyete karşıydı, ne gerçekleştirilen yeniliklere karşıydı, ne de okullara ve eğitime karşıydı. Hatta cumhuriyetin modern(!) ilkokullarına erkeklerle birlikte kızlarını göndermekte de bir sorun görmemişlerdi.

Bütün bunlara rağmen Dersimliler nereden bileceklerdi ki, Ankara’nın onlardan mağara insanları, barbarlar ve cahiller diye söz ettiğini. Yine Dersimliler nereden bileceklerdi ki, Ankara’nın onların “bir isyan hazırlığında oldukları, bunun için planlar yaptıkları” şeklinde yalan-yanlış haber yaptıklarını ve bunlara da modern(!) insanların inandıklarını. Ve en nihayetinde Dersimliler nereden bileceklerdi ki, Dersime yönelik katliam için uydurulan bu isyan haberleri sonrası gerekli müdahalenin ‘Tunçeli Harekatı’ adıyla acımasızca  ve insafsızca yapılacağını.  

Sabiha Gökçen’in de aralarında olduğu savaş uçakları gökyüzünde belirdiğinde, Dersimliler çok kötü şeylerin olacağını geç olsa da anlamışlardı. Köyleri uçaklar tarafından bombalanmaya başlamıştı ve köylerine doğru gelen askerlerin silahları ölüm kusuyordu. Ele geçirilen insanlar sorgusuz sualsiz kurşuna diziliyordu. Köyler yakılıp yıkılıyor, askerlerin fazla kurşun harcamaması söylendiğinden bıçaklar, süngüler kullanılıyordu. Özellikle kadınların ve çocukların öldürülmesine dikkat ediliyordu. Cesetler üst üste yığılıyor ve zaman zaman bunlar ateşe veriliyordu. 

Bu vahşeti görenler ya ormanlara, mağaralara kaçmaya çalışıyorlardı ya da bir uçurumdan kendilerini çığlıklarla boşluğa bırakıyorlardı. Mağaralara saklananlar çok geçmeden bulunuyor, mağranın içine ya bomba atılıyor ya da zehirli gaz kullanılarak ölmeleri sağlanıyordu. Ormanlara saklanan kimileri onların peşinden gelen askerlere yakalanmamak için büyük bir korkuyla, sessizce saklanıyorlardı. Kucağında bebeği olan kimileri ise askerler onları bulmasın diye bebeklerini boğuyorlardı. Acaba bu topraklarda, bir insana kendi çocuğunu bile öldürtebilen bu ‘zulmün’ başka bir adı var mıydı? 

Dersim’in Piri Sey (Seyit) Rıza, işte bu vahşeti, bu gözü dönmüşlüğü, bu gaddarlığı durdurmak için bölgenin ileri gelenleri ile ‘cumhuriyetin kahredici orduları’na karşı direniyor, çarpışıyor ve mücadele ediyordu. Hükümet yetkilileri onunla görüşmek istedikleri haberini gönderince, yaşanan bu vahşetin durması için Sey Rıza bu teklifi kabul eder.  Yetkililerle görüşmek için gittiği Erzincan’da tuzağa düşürülür ve tutuklanır. Elazığ’da kurulan ‘İstiklal Mahkemesi’nde göstermelik bir şekilde yargılanır. Sey Rıza’ya savunma hakkı dahi verilmez ve onun cezası zaten bellidir; idam.

İdam edilmek için yaşı küçültülmüş olan Sey Rıza, bir pazar gecesi, otomobil farlarının aydınlattığı bir meydana getirilir. Orada ona önce oğlunun idamı izlettirilir. Oysa ki onun yetkililerden son bir isteği olmuştu; önce kendisinin, sonra oğlunun asılması. Yetkililer Sey Rıza’nın bu isteğinin yerine getirileceğini söylemişlerdi, fakat bu bir yalandı. Artık sıra kendisine gelmişti. Sey Rıza darağacına doğru ilerler, celladı bir kenara iter, idam ipini boynuna geçirir. Bir süre etrafına bakınır, biraz bekler, sonra tarihe ve zamana haykırır; “Evladı Kerbelayime. Bê gunayime. Ayıvo. Zulimo. Cinayeto!” (Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir). Ve sandalyeyi ayağı ile kendisi tekmeler. Daha sonra Sey Rıza’nın boşlukta sallanan bedeni alınır, gizlice bir yere götürülür ve yakılır. O günden beri, Sey Rıza mezarsızdır.

Sey Rıza’nın asılmasından sonra da modern(!) ve laik(!) cumhuriyet, Dersim’e yönelik askeri harekatını durdurmadı. Tam aksine Dersim’e daha da kapsamlı saldırılar gerçekleştirdi. Dersimde yaşanan katliamın (ki bu bir soykırımdır) boyutunun anlaşılması için sadece o katliama tanık olan ve kurtulan insanların anlattıklarına değil, aynı zamanda harekata katılan askerlerin çektiği fotoğraflara da bakılması gerekiyor. Bu fotoğraflarda askerlerin oldukça rahat bir şekilde cesetlerle ve kesik başlarla poz vermeleri aynı zamanda bu harekat emrinin ‘nasıl’ bir içeriği olduğunun ve emrin ‘kimler’ tarafından verildiğinin de anlaşılmasını sağlar.

 

Ümit Ağgül

umitaggul@gmail.com

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.