Barış "hemen şimdi"... Ama sadece "hemen şimdilik" değil!

02.04.2013 14:10:14
A+ A-

 

Barış, sözü en çok edilen, üzerinde en çok tartışılan, en çok özlenen, en çok genel kabul gören bir kavram olmasına karşın, tam olarak açığa kavuşturulamamış bir durumdadır. Barış, genel bir toplumsal amaç olarak kabul edilmekle birlikte, çok değişik anlamlarda kullanılmakta, varsayımlara dayandırılmakta, çoğu kez çelişik anlamlara çekilebilecek biçimde tanımlanmaktadır. Bu haliyle, hala analitik değeri olmayan, neyi ifade ettiği tam olarak bilinmeyen, soyut bir kavram niteliğindedir. Barış arayışı ile ortaya çıkan güçlüklerden biri de kavramın bilimsel tanımının yapılamamasıdır.

Barış basit olarak, "şiddetin yokluğu" ya da "şiddetin bulunmadığı ortam" biçiminde ifade etme genel kabul görmektedir. Bu açıklama çok yetersiz bir açıklamadır. Çok yüzeysel bir yaklaşımdır. Sağlıklı bir tanım için "Şiddet Nedir?" sorusuna çok kapsamlı bir cevap vermek zorundayız. Aynen "siyah"ın ancak "beyaz" kavramı ile birlikte düşünüldüğünde anlam kazanabilmesi gibi, söz konusu ifade biçimi de barışın, şiddetle birlikte ele alınıp, "şiddetin yokluğu" temeline oturtularak açıklanması gereğini göstermektedir.

Böyle olunca da önce, şiddetin tanımlanması ve tüm boyutlarıyla açıklığa kavuşturulması, barışın gerçek tanımı için gerekli olmaktadır. İşte burada önemli bir sorun daha ortaya çıkıyor. O da, barışın hangi düzeyde ele alınacağıdır. Genellikle barış deyince, akla devletlerarası ilişkiler, uluslararası sistemler akla gelmektedir. Başka bir deyişle, barışı, devletlerarası bir ilişki ve uluslararası ilişkiler düzleminin bir düşümü olarak algılama eğilimi ağır basmaktadır. Oysa barışı tanımlayabilmek ve anlamlı bir şekilde uyarlamak için kavramı önce bireysel, sonra da toplumsal düzeyde ele almak gerekmektedir. Üstelik, barışı tanımlayabilmek için açıklığa kavuşturulması gereken "şiddet" kavramını da, aksine, öncelikle bireysel düzlemi, bireye karşı girişilen şiddeti akla getirmektedir. Dolayısıyla, barışı tanımlamak için, birey düzeyindeki şiddetten başlayıp, toplumsal şiddete, oradan da uluslar arası şiddet, savaş ve barışı kavramlarını irdelemeye geçilmelidir.

Şiddet kavramına da barış kavramına dar yaklaşıldığı gibi yaklaşılıyor. Johan Gatlung, 18. yüzyılda bir insanın tüberkülozdan ölmesini, dönemin koşulları içinde kaçınılmaz olduğu için, bedensel şiddet kavramı içine sokmamakta, buna karşılık, bugünün tıbbi olanakları çerçevesinde, kişinin aynı hastalık yüzünden yaşamını yitirmesini, şiddetin varlığına örmek göstermektedir. Bir nevi güncel bir örnek vermemiz gerekirse, Roboski'de yaşanan şiddet kadar, Roboski Katliamı'nı görmezden gelmek de şiddetin ta kendisidir.  Gatlung şöyle devam ediyor: "Ortalama 30 yıllık bir ömür, neolitik dönemlerde, şiddetin ifadesi değildi ama bugün (savaş veya toplumsal adaletsizlik ya da her ikisi yüzünden) aynı ortalama yaşam süresi, bizim tanımımıza göre şiddet olarak kabul edilir." Şiddet kavramına sadece silahlardan kaynaklı bir şiddet olarak bakmak çok sığ bir yaklaşımdır. Bazen kullanılan dil, bir silahtan daha bir şiddet içeriklidir. Aslında şiddet kavramı, silahsızlanma durumu üzerine çok şey yazılabilir. O başka bir yazının konusu olur artık. Anlatmak istediğim durum; günlük siyasal yaşamda kullanılan kavramlara sığ anlamlar yüklenilmemesi gerekliliğidir. Çünkü bir sorunun çözümü için atılacak en önemli adım, sorunu net olarak tanımlamaktır.

Bu durumda, tüm olumsuz koşullara karşın, barış için, gerçek barış için, onurlu barışın anlamlandırması için, şiddetin tüm görünüm ve boyutlarına karşı, mücadele etmek, özveride bulunmak, verilen mücadeleye omuz vermek, kaçınılmaz bir zorunluluk, insan olmanın yadsınamaz gerekliliği olmaktadır. Aksi halde, sadece "savaşın yokluğu" olarak kabul edilen sığ barış anlayışı, insanoğlunun geleceğini ipotek altında tutmaya devam edecektir.



YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.