Barış Süreci ve Dinamikleri I / Abdullah Öcalan ve Misyonu

13.02.2013 20:10:41
A+ A-

 

Bazı yazı ve/veya makaleler kafa karıştırır, öyle ki; siz bir belirleme ve analiz yaparsınız okuyucu onu algı süzgecinden geçirirken genel dünya görüşü ile değerlendirip hakkınızda yargılar oluşturur, bu tür durumlarda ise son söylenmesi gereken cümleyi başa almak gerekir. Bıçak sırtı olan bu tür yazılarda ise konu itibari ile daha dikkatli davranmak en azından yazar için çok daha önemlidir, bu arada yazan kişi bağımsız ve tarafsız ise kaygı gütmeksizin yazar ve yukarda belirttiğim uyarıyı ilk yazı olması itibari ile yapar, ben de tam bu noktada çiçeği burnunda sitemizdeki ilk makalemde ‘bu bir propaganda yazısı değildir’ uyarısını baştan yazmak isterim, evet girizgahım böyle başlasın, bu bir propaganda yazısı değil, aksine, dört bölüm halinde kaleme alınacak belirleme ve analiz yazısıdır.

Değişen Dünya ve yeniden şekillendirilme gerçeği ile diken üstünde yaşayan geri kalmış, ikinci/üçüncü dünya ülkeleri zorlu süreçler yaşamaya başladı, özellikle soğuk savaş dönemi sonrası Balkan ülkelerinin yeniden şekillenmesi ile birlikte bu süreç hız kazandı. Ortadoğu ve Arap coğrafyası emperyalizm/kapitalist aracı ülkeler tarafından çeşitli düşünce kuruluşları aracılığı ile bu sürece adeta hazırlandı demek yanlış olmaz. Tüm bu hesaplar yapılırken bu ülkelerin iç dinamiklerinden zaaflarına, zenginliklerinden yumuşak karınlarına kadar neredeyse her detayı en ince ayrıntıları düşünülerek planlanır, hatta bunlar yapılırken olası ‘oyunbozanlar’ için kendi gösterilerinde kullanacakları ‘palyaço’ güruhu bile bir kenarda hazır tutulmaktadır. Siyaset ve politikayala ilgilenenler hele bir de strateji/analiz ile değerlendirme yapabilenler bu gerçekleri göz önünde bulundurur, değerlendirme yaparken tüm bu aktörlerin üsteleneceği olası rolleri de öngörebilirler. Bu coğrafyada derin çıkarları olan ülkeler ise müdahale zemini için geçmişte olduğu gibi günümüzde ve gelecekte de çeşitli bahaneler yaratma konusunda ustalığını her geçen gün geliştirmektedir. Bazen bir ülkenin halkını kendini yöneten ‘diktatörden’ kurtarmak için kolları sıvar, bazen de hiç olmadık yerde onlar için iyi olduğuna inandığı rejimi, yani ‘demokrasiyi’ hayata geçirmek için kolları sıvar. Şüphesiz bunlarla birlikte çeşitli ülkelerde çubukla dürtüp harekete geçireceği kişi/oluşum ve mekanizmaları da hayata geçirmekten kendini alıkoymaz, bunun krşılığında masum insanların şiddet/terör ve saldırı sonucu hayatlarını kaybetmeleri ise neredeyse sürekli tekrarlanan rutin olaylar halinde cereyan eder.

Yazı konusu itibari ile Ortadoğu ülkelerinde geçmişte yaşanan gelişmeler ve kurulan oyunlar değil, özel olarak Türkiye ve yaklaşık 100 yıllık Kürt Sorunu ve aktörleri olduğu için tüm bu kurguların içinde olduğu gerçeğini de yadsımadan farklı bir detay ilişkisini farklı bir bakış açısıyla değerlendireceğim. Türkiye ‘Kürt Sorunu’ ile Cumhuriyet tarihinden daha önce tanıştığı ve sürekli olarak öteleyip görmezden geldiği için, mevcut sorun tarihsel süreç içinde farklı tanımlamalar almasına rağmen Sosyal, Siyasal, Kültürel ve Ekonomik anlamda sürekli bağlayıcı olan ‘Kürt Sorunu’ olarak günümüze kadar geldi. 1980’li yıllar ve sonrası 1990’lı yılları yaşadığımız günler hatırlandığında, Askeri Dikta Rejimi ve şiddet sarmalının ortaya çıkardığı/çıkaracağı sorunlar henüz tam olarak bilinmiyordu, ancak yaşadığımız yakın tarihte/günlerde yaşatılan acı travmalar ve toplum üzerinde yaratmaya başladığı sorunlar az da olsa sorgulanmaya başlandı. Tabi tüm bunların tam anlamıyla sosyolojik/psikolojik çözümleme ve değerlendirmeleri henüz yapılmamakla birlikte, toplumun yaşananlarla ilgili gerçek ve doğru bilgilere ulaşması henüz sağlanmıyor, bu noktada siyasal olarak bu sürecin bilince çıkarılıp tam anlamıyla sorgulandığını değerlendirmek/düşünmek ise en hafif deyimi ile aklı evvellik olur.

Türkiye’de 1980 öncesi ‘Kürt Sorunu’ konuşulunca çeşitli fraksiyon ve örgütler içinde cılız sesler duyulur ancak bir biçimde ‘egemen anlayış’ ile bu sorunu konuşanlar ya tasfiye edilir ya da çeşitli statü ve makamlarla sorunu dile getirme şekilleri değişirdi. 1980 sonrasında ise ‘Kürt Sorunu’ konuşulduğunda 1978 yılında kurulan (Aslında 1976 yılında Abdullah Öcalan tarafından düşünsel anlamda olgunlaşan ve oluşturulan) ‘PKK’nin ilk akla gelmesi çok şaşırtıcı değil. PKK ve oluşum biçimi bir kenarda tutulursa eğer, örgütsel yapısı ve liderinin örgüt üzerindeki etkisi, aynı şekilde kitleler üzerindeki etkisi ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Dünyada gördüğümüz örgütsel yapılar incelendiğinde farklılıkları sanırım gözler önüne çıkar, bu noktada tarafsız ve objektif değerlendirme yapmak sanırım vicdani bir gerekliliktir.

Kürt Siyaseti ve kamusal alanları ile olan ilişkimden dolayı PKK Tarihi ve oluşumları, kişileri hakkında yeterince bilgi sahibi oldum. Gazetecilik ve Televizyon haberciliği döneminde yaptığım belgeseller ile röportajlarda tanık olduğum bir gerçek vardı ki o da Abdullah Öcalan’ı tanıyan herkesin onun zekâ/öngörülerine şahitlik ve duydukları hayranlık olmuştu. Şüphesiz Abdullah Öcalan adını duyurmaya başladığı ilk günlerden itibaren Türk Medyası PKK ve onun liderine çeşitli tanımlamalardan kendini bilerek ve isteyerek kurtarmadı. Bu tür sorunlar konuşulmaya/tartışılmaya başlandığında kendiliğinden görünse de oluşturulan iki kesim sürekli çatışma görüntüsü içinde olmuş ancak ortak amaç mevzu bahis olduğunda gerçekleri görmek yerine korku cumhuriyetinin linçinden korkup ortak paydada buluşmuştur.

Abdullah Öcalan Türk Medyasının taraflı tanımlamalarına rağmen örgütsel yapısını düşünsel anlamda oluşturduğu ilk yıllardan itibaren güçlü ayaklar üzerine kurup Ortadoğu ve Dünyadaki Örgüt Liderlerinden tamamen farklı bir taktik ve yöntem izledi. Son derece iyi bir taktik uygulayarak Ortadoğu’ya çekilmesi ile örgütsel yapısını diplomasi ve ülkelerin iç çelişkileri/dış politika dengeleri üzerine kurup şekillendirdi. Aynı taktik tarzını örgütsel yapı içinde de uygulayarak güçlü/güçsüz, teorisyen/taktiksiyen gibi dengeler oluşturarak yapısını hem güçlendirip hem de geliştirdi. Bunları yaparken örgütsel yapısının çekirdek kadrosunu güçlendirerek başta kendisi olmak üzere sac ayağı dengeleri oluşturmayı başardı, bu noktada kendi varlığı tartışılsa bile-ya da yok olsa-oturttuğu mantalite ile örgütsel yapı karşılıklı dengeler ve iç dinamiklerin taktiksel yaklaşımları ile kendini devam ettirebilecek. Bu yapı uluslar arası güçler tarafından bilinmesine rağmen Türkiye yöneticileri, siyasi yapıları ve tüm organları tarafından görmezden gelindi, ya da tam tersi şekilde basit bir dille sürekli olarak ‘alternatifleri’ yaratılıp suni şekilde şişirildi. Geçmiş dönemde Türk medyasında süreklilik kazanan ‘PKK’ de İkinci Adam’ yaratma yarışı başarılı olmadı, bu yarış yakın dönemde farklı şekilde kazınarak ‘Çok Başlılık’ şeklinde biçim değiştirmeye çalışsa da özünde mantık olarak/yaklaşım olarak aynıdır ve bu gidişle öncelleri gibi başarısızlığa mahkûmdur.  Abdullah Öcalan’ın başta kendi yarattığı sonra da örgüt yapısı içinde gelişen/geliştirilen yaklaşımla tartışmasız liderliği ilk yıllardan Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirildiği döneme-günümüze-kadar sürdü/sürdürüldü.

Örgütsel yapısı dışında sempatizan ve halk tarafından kabul görmesi şüphesiz başta sosyolojik olarak değerlendirilmesi gerekir, sonrasında ise politik yönleri ile ele alınmalıdır. Abdullah Öcalan’ın yakalanma süreci ve yakalandıktan sonra Türk Medyasında çok görülmese bile kamuoyu tarafından bilinen bir gerçeklikte, protesto amaçlı olarak büyük çoğunluğu sempatizan ve militanlarının oluşturduğu 72 kişinin kendisini yaktığı gerçeğidir. Abdullah Öcalan’ın oluşturduğu örgütsel yapı, militan ve sempatizanlarının geçmişte yaptıkları sanırım belleklerde yer almakta, bu yaklaşım geliştirirken göz ardı edilmemesi gereken bir belirleme ve gerçekliktir. Bununla birlikte Türk Medyası Abdullah Öcalan ve örgütsel yapısını sürekli olarak terörize tanımlarla deşifre edip yalnızlaştırma çabalarına girerken bir gerçekliğe karşı üç maymunu oynamaya devam etti. O gerçeklik ise yaşanan tüm şiddet olayları ve siyasal gelişmelerle birlikte kendi kamusal alanını yaratıp bürokrasiyi iyi bir şekilde kullanma gerçekliğidir. Neredeyse her ülkede diplomatik faaliyet yürütüp, yasal mevzuat ve boşluklardan faydalanarak kamusal alanlarını başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine yaymakla güçlü bir mekanizmayı farklı şekillerde de yaratmıştır.

Ortadoğu’da faaliyet yürüten örgütler incelendiği zaman ömürleri ve ilişkileri çok kolay deşifre edilebilmekte, oysa PKK neredeyse her geçen gün farklı bir gelişme ve taktikle kendisini yenilemiş ve her duruma ayak uydurmayı bu şekilde başarmıştır. Abdullah Öcalan’ın oluşturduğu bu yapı kendiliğinden bir misyon üstlenerek başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere bu ülkeler içinde hesapları olan tüm ülkeler tarafından takip edilip dönemsel politikaları için attıkları adım bir biçimde kullanılmıştır.

Başta ABD ve İngiltere olmak üzere Almanya, İngiltere, İsrail, İran, Suriye ve Rusya bu noktada PKK ve Abdullah Öcalan’ın yapısı/misyonunu çözmüş, bu çözüm üzerine farklı taktikler geliştirmeye başlamışken sorunun asıl muhatabı olan Türkiye hem PKK hem de Abdullah Öcalan’ın misyonunu ya görmezden gelme çabasına girmiş ya da alternatiflerini medya aracılığı ile oluşturup onlardan medet umma çaresizliğini göstermiştir.

Not: Yazının devam bölümlerde geri dönüşlerle bu konu satır aralarında derinleştirilecektir.

ugur.ugurbalik@gmail.com

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.