Barış sürecinde sorunlar ve çözümleri

05.05.2013 23:03:13
A+ A-

 

21 Mart 2013 çok önemli bir gündür. Milyonların huzurunda yapılan çağrı ile demokratik siyasete geçildiğinin ilanıdır. Bu çağrı KCK’den BDP’ye, Türkiye’den Ortadoğu’ya, Avrupa’dan ABD’ye kadar tüm aktörleri ilgilendiren bir çağrıdır. Bu çağrı ile yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemin adını da Öcalan koymuştur: “Demokratik siyaset”

Esasında yüzyıllara dayalı Kürt sorunun son otuz yıllık dönemde yeni bir boyut kazanmıştır. Kürt sorununu çözemeyen Türkiye’nin demokratikleşmeyeceği ortaya çıkmıştır. Bunu en çok dile getirenler de Kürt siyasal hareketi olmuştur. 1993’te Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde PKK’nin ateşkes ilan ederek barışta istekli olduğunu göstermiştir. Bu çaba o dönemde “derin devlet” olarak ifade edilen güçlerce engellenmiş, telafisi imkansız hasarlara neden olmuştur.

Kürtlerin özgürlüğünün sağlanması, Türkiye’nin özgürleşmesi ve demokratikleşmesi ile doğrudan bağlantılıdır. AKP’nin küresel güçlerin desteğini arkasına alarak oluşturmak istediği muhafazakar otoriteliğe doğru kaymayı engelleyecek en önemli güç yine Kürt siyasetidir. Kürt siyasetinin AKP ile geliştirmek istediği diyalog ve müzakere durumu buna karşı çıkışıyla çelişmez. Ancak bunu gerçekleştirmeyi sadece Kürt siyasetinden ve AKP’den beklemek yeterli değildir. Demokratik siyasetin anlamlı olabilmesi için toplumun tüm kesimlerini kapsaması gereklidir. Bu da demokratik siyaset aktörleri önünde önemli bir görev olarak durmaktadır. Kalıcı bir barışın sağlanması bu katılımı zorunlu hale getirmektedir. Kürt siyaset çevreleri AKP ile barış görüşmeleri yaparken yalnız bırakılmaması gerekiyor. Silahlı dönemin kapatılıp, demokratik siyasetin yolunun açılması sol, sosyalist ve Aleviler için büyük bir fırsattır. Kürt siyaseti ile bu kesimler arasında oluşturulan ortak payda daha da büyüyecektir. Konuya, AKP karşıtlığı penceresinden bakarak Kürt siyasetinden kaçmamaları gerekmektedir. Bu tavır, klasik laik/ulusalcı tavırdır. Bu da CHP ile birlikte hareket etmek etmenin ötesinde CHP’nin barış süreci içinde yer almayışına da meşruiyet kazandırmaktadır. Halbuki sol, sosyalist ve Aleviler barış sürecine destek verdikçe CHP de destek vermek için cesaret kazanacaktır. Bu da CHP içinde nasyonal solcuların etkinliklerini artıracaktır.

Öcalan, “Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır.” Cümlesi ile tasfiyeciliğe dönüşme ihtimaline gerçek bir cevap verilmiştir. Öcalan, tasfiyeden bir başlangıç çıkamayacağını bilecek kadar tecrübeli bir siyasetçidir. Çağrının bu bölümünün muhatabı Kürtlerdir. Demokratik siyasetin kolay olmayacağı konusunda Kürtleri uyarmakta, Kürtlerin bu yeni sürece kendilerini uyarlamaları gerektiği üzerinde durmaktadır. Yeni başlangıçlar yeni anlayış, yeni politika, yeni aktörlerle olabilir. Bu açıdan bakıldığında çağrının yukarıdaki bölümü doğrudan doğruya Kürtleredir.

Öcalan, Kürdistan ve Anadolu gerçekliğini ifade ederek Kürdistan ve Anadolu’nun özgünlüğünü ortaya koymuştur. Din/mezhep/köken tanımı yapmadan “tüm halkların ve Kültürlerin eşit, özgür ve demokratik ülkesinin oluşmasını” hedeflemiştir. Bu aynı zamanda yeni Anayasa’nın temel felsefesini oluşturacaktır. Çerçeveyi de “Türkiye Halkı” olarak koymuştur. Vatanın adı da Türkiye’dir.

Bin yıllık “İslam bayrağı” altında yaşamın olduğu tarihi bir gerçek ise de pratikte bunun ortak yaşam ve kardeşlik üzerinden yürümediği bilinmelidir. İslam’ı kendisine göre yorumlayıp millileştiren bir anlayış İslam’ın ortak yaşamı, barışı ve kardeşliği esas alan özüne de zarar verdiğinin de bilinmesi gerekir. Yine Kürdistan ve Anadolu’nun sadece İslam’ın yurdu olmadığı, değişik halk ve inançlardan oluştuğu gerçeğinin de unutulmaması gerekiyor. Öcalan da çağrısını bu çerçevesinde: “gerçek anlamında, bu kardeşlik hukukunda fetih, inkar, red, zorla asimilasyon ve imha yoktur, olmamalıdır.” Diyerek tarihte yapılan yanlışlıklara dikkat çekmiştir. Gerçek İslam kardeşliğinde fetih, inkar, ret, asimilasyon ve imhaya yer olmadığını ortaya koyarak değişik kesimlere yapılan haksızlıkların karşısında olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle Öcalan’ın Hıristiyanları, Alevileri ve diğer etnik veya dinsel topluluklarının haklarını gözetmediğini ileri sürmenin bir anlamı da yoktur. Ayrıca Öcalan’ın sadece bu kısa çağrısı üzerinden değerlendirilebilecek birisi değildir. Siyasi, sosyolojik ve felsefi külliyatı ve pratiğiyle birlikte ele alınmalıdır. Çok zor tutukluluk şartlarında el yordamıyla hazırlanan çağrıyı eksiği ve fazlalığıyla bu hususlar dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Ayrıca bu çağrının bir manifesto olmadığı, bir başlangıç olduğu da unutulmamalıdır. Bunun içinin doldurulması ve beklenen amacına ulaşabilmesi için herkesin buna katkı vermesi gerekmektedir. Türkiye’de sol ve sosyalist çevrelerin katkısı çok önemlidir. Öcalan’ın İslamiyet konusundaki söylemi bu ülkenin tarihsel bir gerçekliğidir. Bunu ifade etmek sosyalistleri ve Alevileri görmezlikten gelmek anlamına gelmemektedir. Bu konuda sol ve sosyalistlerin CHP’deki ulusalcı kesimlerin propagandalarından kendilerini kurtarmaları gerekiyor. Sosyalistler bu sürece destek verdikçe CHP de tavrını değiştirebilir. Çünkü CHP içinde de çözüm yanlısı geniş bir kesim var. Bunların sesinin etkili olması sol ve sosyalistlerin sürece desteklerini açıklamakla mümkün olacaktır.

En iyi barış kalıcı olan barıştır. Kalıcı barışın olabilmesi için toplumsal adaletin sağlanmasıyla mümkündür. Otuz yılı aşkın süre devam erden çatışmalı ortam toplumun tüm kesimlerini etkiledi. Şu veya bu şekilde bundan zarar görenler oldu.

1990’lı yıllarda yaşanan faili meçhul cinayetler, göz altında işkence ve kaybetmeler, köy boşaltmaları, yargısız infazlar Kürt toplumunun hafızasında kalıcı izler bıraktı. Türk toplumu daha çok sorunu asker ölümleri çerçevesinde hissetti. Kürtlere karşı yapılan hukuksuzluklar görmezlikten gelindi. Devlet, yoğun propaganda ile bunun anlaşılmasını önledi. Bu aynı zamanda savaşın sürmesinin zemini oluyordu. Türk halkı bu hukuksuzluk ve haksızlıkları kendi yüreğinde hissetmiş olsaydı barış daha erken gelirdi. Oluşturulan akil insanlar heyeti çoğunlukla ılımlı insanlardan oluşsa çoğu yerde saldırı ve hakaretlere maruz kalmaları Kürtlerin acısını hissetmemekle ilgilidir.

Kayıplar, cenazesi bulunmayanlar bu toplumun yarasıdır. Bunların sorumluları da bilinmektedir. Ortaya çıkarılmaları gereklidir. Böylece hukuksuzluklar ortaya çıkacak, hukuksuzluklar ortaya çıktıkça bu yapılanlardan dolayı özür/tazminat vs yoluna gidilmelidir.

Tetikçilerin korunmaya alınması, yaptıklarını itiraf etmesi için gerekli ortamın oluşturulması, Kürt toplumunun yaşadığı yarılma ve travmayı Türklerin de anlaması, empati ile bakması için kirli savaş döneminin deşifre edilip Türk halkına anlatılması, buna uygun bir dilin yaratılması,

Adalet, sadece mağdurlar için değildir. Olayların faillerinin dahi huzura ihtiyacı vardır. Şu ya da bu şekilde çatışmalı süreç içinde yer alanların yaptıkları hukuksuzlukların hesabını verebilmeleri onlar için de geçerlidir. Onların vicdanen huzura kavuşmaları için yüzleşmeye onların da ihtiyacı vardır. Vicdan azabı çekip de bunu dile getirmek isteyenlere bu imkan oluşturulmalıdır.

Geçmişin hukuksuzluklarının açığa çıkarılması yaraları kaşımak, külleri karıştırmak anlamında değildir. Tersine, bunların üzerine gidilmesi sorunun bir parçasıdır. Bunları ileri sürmek sorunun çözümünü zora sokmak değildir.

Toplu mezarların yerleri devlet kayıtlarında bellidir. Bunların ortaya çıkarılması, toplu mezarlarda bulunanların kendi mezarlarına kavuşabilmeleri sağlanmalıdır.

Amaç silahların susması, cenazelerin gelmemesi amasız bir barış istemektir.

Sıcak çatışma alanları dışına sıçrayarak insani ve toplumsal tahribata yol açan silahlı çatışma  toplumun geniş kesimlerini etkiledi.

Çatışmanın gerçek öznelerinin taleplerinin görmezlikten gelindiği, katılımın sağlanmadığı çözümler yeni sorunları, acıları, toplumsal çatışmaları içinde taşırlar, yeni çatışmalara zemin oluştururlar.

Çatışmanın çözümünü ateşkes/silah bırakma veya şiddetin bitirilmesi ile sınırlamak soruna güvenlik merkezli bakmak anlamına gelir. Bu şekilde oluşacak barış kalıcı bir barış olamaz. Gerçek kalıcı barış için sorunun gerçek anlamda çözümü ile mümkün olacaktır. Önce güvenlik sağlansın barış güvenlikle birlikte gelecek anlayışı bir anlamda güçlü tarafın kendi iradesini karşı tarafa kabul ettirmesidir. Bir anlamda boyun eğdirerek barışın sağlanması anlamına gelir ki bu negatif bir barış yaklaşımına neden olur. 

Türkiye toplumunun ihtiyacı beraber yaşamayı kalıcı hale getirmektir. Çatışmalı ortam nedeniyle oluşan tahribatın onarımının amaçlanması önemlidir.  Bunun için de pozitif barış anlayışının gereği olarak barış sürecinin ahlaki, hukuki, siyasi, psikolojik boyutuyla ele alınmasını gerektirmektedir. Bu barış süreci için gerekli olan toplumsal dönüşümün sağlanması anlamına geliyor. Bu da barışın içselleştirilmesi, herkesin tatmin edilerek yeni çatışma tohumlarının olmaması anlamına geliyor. Özelikle çatışmalardan doğrudan etkilenen kesimlerin ihtiyaçlarının öğrenilmesi, taleplerinin dinlenmesi, etkilemeden dolayı oluşan yaralarının sarılmasını gerektirir. Onlardan uzaklaşmak değil, onların yaraların sarılması amacı samimi bir şekilde ortaya konuldukça güçlü barışın oluşacağının bilinmesi gereklidir.

ÇATIŞMALARDA ÖLEN ASKER VE GERİLLA AİLELERİNİN DURUMU

Barış sürecinin iki somut gerçeği vardır. Bunlar çatışmada hayatını kaybeden PKK’lilerin aileleri ile çatışmalarda ölen asker aileleridir. Yapılan araştırmalara göre  PKK’lilerin aileleri, çatışmanın nedeni olarak  Devletin Kürtleri ezmesi ve zulme uğratması olarak görmektedirler. PKK’lilerin aileleri PKK’yi de bu ezme ve zulme karşı direniş gösteren bir örgüt olarak görüyorlar. Genel olarak bu ailelerin devlete güveni de çok azdır. Devletin PKK’yi bir terör örgütü olarak görmeye devam etmesi bu kesimlerce adeta hakaret olarak addedilmektedir. Başbakanın akil insanlarla yaptığı ilk toplantıda akil insanların bir kısmı terör örgütü tanımlamasının sürece zarar verebileceğini ileri sürüp bu konuda başbakanı eleştirdiler.

Asker ailelerinin çatışmalara bakış açısı devletin bakış açısından farklı değildir. Bunda devletin söyleminin etkili olduğu bir gerçektir. Olaya PKK terörü bakıldığı müddetçe asker aileleri ölen çocuklarını şehit, PKK’lileri terörist olarak tanımladıkça bundan çözüm çıkarmak zor olacaktır. Bu konuda Kürt çevresi ölen asker ailelerine daha anlayışlı yaklaştığı, onlarla yakınlaşma isteği gösterdiği de bir gerçektir. Ailelerin çocuklarının acılarını karşılıklı hissetmeleri onları bir araya getirecek çalışmaların yapılmasıdır.

Sorun, sadece ölen asker/gerilla aileleriyle sınırlı değildir. Asker aileleri için sorunun görünen yüzü ölen askerler olduğu halde Kürt tarafı için uygulanan zorunlu göç, faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, hukuksuzluklar diğer taraf için görmezlikten gelinmektedir. Aslında devletin uyguladığı şiddetin en büyüğü bunlarda kendisini göstermiştir. Bu şiddeti adeta toplumsal tabana yaymıştır. Bunun tahribatı dağda öldürülen gerillaların ötesinde anlamlar taşımaktadır.

Gerçek anlamda bakıldığında ölen askerlerin büyük çoğunluğu yoksul aile çocuklarıdır. Varlıklı ailelerin çocuklarının askere bile gitmedikleri de dikkate alındığında büyük bir adaletsizlik olduğunu kendileri de bildiği, bundan dolayı zaman zaman devlete kızgın olduklarını söylemelerine rağmen çözüm konusunda karşı tarafı anlamama çabası devam ettikçe çözümün zorlaşacağı bilinmelidir. Ölen askerlerin tamamının yoksul aile çocukları olması dahi yaşanan adaletsizliğin boyutunu ortaya sermek için yeterlidir. Asker aileleri bunu anlamak yerine, konuya terör olarak bakmaya devam etmekte, devletten de bunu çözmek

PKK’li ailelere göre çözüm devletten gelmeli deniliyor ise de çözüm için tek aktör olan devleti çözüm için adım atmaya ikna edecek oluşum da PKK’dir.

Kürtlerin ve Türklerin Türkiye’de beraber yaşayabileceğine dair umutlar ve inançlar sonsuzdur.  En önemli husus çatışmanın etnik bir savaş olarak düşünmemiş olmasıdır. Bu açıdan toplumsal barışın temeli de sarsılmadığından sağlanması da kolaydır.

Barış, halkların yaşadığı acıların en etkili şekilde iyileştirilmesi eşit koşullarda birlikte yaşamaya ikna olmakla giderilebilir.

Şehit, askeri bir anlayışı çağrıştırdığından dolayı tarafların yaşanan kayıpları şehit olarak adlandırmaya devam edilmesi halinde karşı taraf düşman olarak görür. Aynı şekilde bir tarafın diğer tarafına terörist olarak bakması da buna benzer. Sorunu şehit ailelerinin sorununa indirgemek acıyı bizzat yaşayanları sorunun önemli noktasına dahil ettiğiniz zaman çözüm için zorlu olabilir. Siyasi karar üzerinde olumsuz etki bırakabilir.

Devletçi bakış açısından kurtulmak gerekiyor. Şehit ailelerinden devlete yakın olanlara ağırlık vermek yerine diğerlerine de bakılmalıdır. Ölen çok sayıda Kürt asker ve korucu da vardır.

Koruculuk üzerinde durulmalıdır.

Düzlemi bütün olarak ele almalı, keskin uçlarda yer alanlarla sınırlı olmamalıdır. Çatışmanın keskin uçlar arasında olması çözümün de bu uçlar arasında olacağı anlamına gelmez.

Abdullah Öcalan’a yönelik ön yargıların kırılması gereklidir. Abdullah Öcalan’ın çabaları anlamlandırılmalıdır.

BDP’nin mecliste bulunması, TRT 6’nın açılmış olması düşmana verilen taviz olarak algılanmamalıdır. Hayali bir şekilde Öcalan’ın meclise geleceği korkusunun pompalanması süreci sulandırma amaçlıdır.

PKK Köy koruculuğu çatışmasındaki sorunlar

Devlet, Paramiliter bir yapı olan köy korucuları vasıtasıyla hem kendisine toplumsal bir taban yaratmaya çalışmış hem de halkı sindirmeyi hedeflemiştir. Devletin, 1990’lı yıllardaki zorla göç ettirmek de korucu olup olmamak rol oynamıştır. Korucu olmayı kabul eden köyler yerinde kalırken, koruculuğu kabul etmeyen köyler boşaltılmıştır. Boşaltılan köylerin bir kısmını korucular işgal etmiştir. Koruculuğun devletle özdeşleşmesi, devletten daha fazla devletçi olması nedeniyle koruculara karşı halkta da büyük bir tepki oluşmuştur. Bu aynı zamanda Korucu olan/olmayan köylüler arasında husumete neden olmuştur. Barış sürecinin kalıcı olabilmesi çatışma potansiyeli taşıyan bu iki kesim arasında yeniden ilişkilerin geliştirilmesi gereklidir. Bu da ancak korucuların silahsızlandırılmasıyla mümkün olacaktır. Onların elinde silahları oldukça karşılıklı güven de zedelenecektir. Uzun yıllardır devletle çalışan köy korucularının da silahsızlandırılması halinde yılların verdiği alışkanlık gereği kendilerinden intikam alınabileceğini düşünebilirler. Sırf bu nedenle silahlarını bırakmakta isteksiz olabilirler. Bunu giderebilmek için başta BDP olmak üzere Kürt siyasal hareketine büyük işler düşmektedir. BDP, bu konuda oluşturacağı heyetlerle hem korucu aileleri hem de aşiretlerle bir araya gelip onlara yeniden güven vermelidir.

GERÇEK BİR BARIŞ İÇİN HER TÜRLÜ OPERASYONLAR DURDURULMALIDIR

BUNA KARŞI DEMOKRATİK SİVİL EYLEMLER ARTMALIDIR

Sorunu, ateşkes, geri çekilme sırasında güvenlik güçlerinin müdahale etmeyişine indirgemek, tartışmaları bunun üzerinden yürütmek doğru değildir. Eğer gerçek anlamda bir barış tesis edilmek isteniliyorsa her türlü operasyon hazırlıklarına son verilmesi gerekiyor. Örneğin Cizre’de akil insanlarla konuşan kişiler polis tarafından izlenmekte, görüntüleri çekilmektedir. Bu halkın gözünde operasyon hazırlığı anlamındadır. Her ne kadar bazı görüntüler akil insanlar tarafından polisten alınıp silinmiş ise de bunun göz boyamaktan öte anlamı yoktur. Devlet, gizli kamerası, mobese kameralarıyla gerekli görüntüleri zaten çekmektedir. Kaldı ki, orada çekim yapan polis amirlerinin emri ile çekim yapmakta, kendilerine göre delil toplama işlemi yapmaktadır. Polisin topladığı delillerin akil insanlar tarafından alınıp imha edilmesi akil insanlar açısından da suçlama konusu yapılabilir. İşte bunun önleminin alınması için polise bu konuda verilen emirlerin açıkça geri alınması gerekmektedir. Batı illerinde ise akil insanların ırkçı/ulusalcı kesimler karşısında koruma ihtiyacı vardır. Doğu illerinde ise akil insanları halk bağrına basmaktadır. Ancak bu kez polis halkı takip etmekten vazgeçmemektedir. Gizli bir faaliyeti olmayan halkın gizli polis faaliyetiyle izlenmeye devam etmesi, aleyhlerine delil toplanması devletin barış konusundaki samimiyetini de şüpheli hale getirir. Madem ki, silahlar susacak, geri çekilme başlayacak, devletin KCK benzeri operasyon hazırlıklarını andıracak soruşturmalara son vermesi gerekmektedir. Gerillalar sınır dışına çıkarken ben ona müdahale etmeyeceğim demek yeterli değildir. Bu açıdan bakıldığında geri çekilen gerillalara ateş edilmeyişi geri çekilmeyi kolaylaştırdığı için devletin de istediği bir durumdur. Bunu devletin bir lütfü şeklinde göstermenin bir anlamı da yoktur.

Barış sürecinde devlet görünürde operasyon yapmıyormuş gibi görünse normal faaliyetlerini olduğu gibi devam ettirmektedir. Cizre’de görüldüğü gibi Akil İnsanların halkla görüşmeleri bile kamera ile kayıt altına alınıyor. Yine, daha önceki yıllarda gücünü daha çok eylemleri  önlemede kullanan devlet böyle bir ortamda güçlerini diğer alanlarda daha rahat kullanma imkanına kavuşur. İstihbarat birimlerini daha etkili kullanma imkanı elde edebilir. Buna karşı en etkili yol demokratik sivil eylemlerin artırılmasıdır. Yıllardır sorunun gündeme gelişinin eylemliliklerle paralel olarak gündeme gelmesi gerçeği de dikkate alındığında sorunun çözülene kadar gündeme gelmesi demokratik eylemliliklerin oluşuyla mümkün olacaktır. Toplumda yaşanan yumuşama havası demokratik eylemlerin yapılışını dahi süreci tehlikeye sokacak bir yaklaşım gözüyle bakılmaktadır.

Kürtlerin demokratik sivil eylemlerini artırması gerekiyor. Şiddet içermediği müddetçe bu tür eylemlerin yapılması barış sürecinin motoru haline gelecektir. Zaten şiddet ortamına sürüklemenin nedeni demokratik alanın kapatılmış olması değil miydi Suriye’de demokratik ve barışçı olarak başlayan gösterilerin yerini şiddetin almasını hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Ortamı gerip, demokrasi dışı yollara sapıldıkça sistem de bulunduğu şartlar çerçevesinde kendisinden beklenen dönüşümü yapamaz duruma gelmektedir. Giderek halktan da uzaklaşma anlamına gelen bu durumda iplerin halk dışı güçlerin eline geçmesine neden olur.

Her şeyi süreç zarar görür perspektifiyle bakıldığında o zaman basit bir eylemi yapmakta dahi güçlük çekersiniz. Kendi kendinizi hapseder. Tek taraflı gelişme durumuna düşebilecek çözüme razı olmayı beraberinde getirir ki bu mevcut sistem yürütücülerinin dahi faydasına değildir. Onlardan kendim çaldım kendim oynadım durumuna geldikçe yaptıklarının karşılığını görmedikleri anda yeniden başa dönme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. İlişkilerin kimliklerin korunarak sürdürülmesi çok önemlidir. Bazı yönlerini törpüleme adı altında, yumuşak dil kullanacağım çabası içine girildikçe gerçek kimliğinden uzaklaşılır. Bu da yapay bir saygı gösterisinin ötesine geçmez. Asıl önemli olan farklılıkların kabul edilerek ilişkilerin devamının sağlanmasıdır. Bir taraf ben diğer tarafı kızdıracak söylemlerden bulunmayayım derken diğer taraf bunu boyun eğdirme anlayışına dönüştürebilir. Bu nedenle çözüm oluncaya kadar demokratik eylemlilik gereklidir. Bu demokrasi isteyenlerin enerji kaynağıdır. Devlet için önemli olan güçtür enerjisini nasıl o güçten alıyorsa diğer taraf da gücünü bu demokratik güçten alacaktır.

Öcalan’ın çağrısının temeli demokratik siyasettir. Bu da toplumun demokratik örgütlemesinin oluşuyla mümkün olacaktır. Barış sürecinde Kürt toplumunun daha fazla örgütlenmeye ihtiyacı vardır. Silahlı mücadelenin olduğu dönemde ister doğru ister yanlış değerlendirilsin silahlı mücadele demokratik siyasetin de motoru görevini görüyordu. Bir şekilde hareketin bir arada bulunmasını sağlıyordu. Silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesiyle birlikte silahlı güçlerin derhal gelip demokratik siyasetin başına geçmeyecekleri gerçeği de dikkate alındığında mevcut demokratik siyasal yapının kendisini yeniden örgütlemesi, örgütlemesinin kapsamını artırması gerekiyor. Bunun derhal yapılmaması durumunda Kürt siyasal hareketinin dayandığı toplumsal dayanaklarda dağılmalar görülebilir. Giderek bu dağılma sonucunda başkaca partilerin örgütlemesine yarayabilir. Güçsüzlük, örgütlemede darlaşma başladıkça barış çağrısı yapan ve buna destek verenlerin konumları tartışmaya açılabilir. Bu da devlete sahip olmak isteyip de sahip olabileceği imkanlar yaratır. Bunun çaresi demokratik örgütlülüğü artırmaktır.

GEÇMİŞLE YÜZLEŞME

Başta Mustafa Suphi’nin katledilmesi olmak üzere Şeyh Sait, Seyit Rıza, Sabahattin Ali olmak üzere bu olayların açıklığa kavuşması, bunun hukuksal sonuçlarından çok yüz yıla yakın bir süreçte yaşananların tarih önünde mahkum edilmesi geleceğe güvenle bakılması için önemlidir. Türkiye’de insanların tarihiyle yüzleşmesi önemlidir. Ermeni soykırımının tanınması, yüzüncü yıl dönümüne yaklaştığımız bir süreçte Ermeni ve diğer azınlıklardan özür dilemenin de toplumsal zemini oluşacaktır.

BATIDAKİ METROPOLLERE GÖÇ EDENLERİN SORUNLARI

AYRIMCILIĞA SON VERİLMESİ

1990’lı yıllarda Kürdistan’da sürdürülen kirli savaş kitlesel göçlere neden oldu. Göç edenlerin aile yapıları dağıldı, ekonomik yaşam alanları yok edildi, hayvanları telef edildi, en önemlisi yerinden yurdundan göç etmek zorunda kalan ailelerin birinci ve ikinci nesilleri üzerinde etkisi daha büyük oldu. Özellikle Türkiye’nin metropollerine akan yüz binlerce birinci ve ikinci nesil Kürtlerin asimilasyonuna hız verilmiş oldu. Kürdistan’daki kentlere göç eden Kürtlerde kentin özellikleri, aile ilişkileri bir şekilde devam ettiği için asimilasyona direnç gösterilirken Batı kentlerinde buna direnç göstermek imkansız hale geldi. Kürt çocukları üzerinde devletin uygulamalarının ötesinde toplumsal baskı da dikkate alındığında bu sürecin Kürt çocukları üzerinde yarattığı tahribatın boyutunu görmek gerekiyor. Bu nedenle devletin Kürtlerin haklarını tanıması yetmiyor bunun toplumun geneli tarafından da benimsenmesi gerekmektedir. Ana dilinde eğitimin metropollerdeki özel durumuna özgü çözümlerin olması gerekmektedir. Çift dilli eğitimin bu konuda başarılı olduğu görülmektedir. Bazı kolejlerin Türkçe/İngilizce çift dili eğitim sistemi neden Türkçe/Kürtçe çift dilli şeklinde uygulanmasın.

Yargının devleti koruyan refleksinden toplum ve bireyi koruyan refleksine geçmesi gerekmektedir.

Kürt olmaktan dolayı kamu ve özel kesimlerde büyük bir ayrımcılık uygulanmaktadır. Bu konuda eşitliğin olmadığı görülmektedir. Kürt dili ve kimliği önündeki engeller kaldırıldıkça Kürt’ün kendi kimliğini özgürce yaşayarak kamu ve özel kesimde daha da faydalı olacağının da bilinmesi gereklidir. Kendi dilini ve kimliğini saklayarak kamu veya özel kesimlerde çalışan bir kişinin verimli olmayacağının da bilinmelidir.

Türkiye’deki toplam nüfus dağılımı içinde Kürtlerde genç ve çocuk nüfus oranı daha yoğundur. Bu da Kürtlerin mevcut sorunlar dışında işsizlik ve benzeri sorunlar yönünden büyük tehlike altında olduğunu göstermektedir. Kimliğinden doğan haklarla birlikte kendisine ekonomik bir gelecek de sağlanmadığı takdirde bunun yeni sorunlara neden olacağının da bilinmesi gerekmektedir. Başta uyuşturucu, fuhuş olmak üzere onlarca tuzağın mağduru olabilirler. Sadece hukuksal düzenlemeler buna çözüm getirmeyecektir. Gerçek anlamda kadın ve çocuk haklarının güvence altına alınması zorunludur. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesini esas alan sivil ve demokratik anayasa bu sorunlara çözüm getirecektir. Yerel yönetimlere, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel alanda serbestlik tanındıkça genç nüfusun istihdamı da kolay olacaktır.

SÜRECE DEĞİŞİK KESİMLER KATILDIKÇA BARIŞ KALICI OLACAKTIR

İslami kesimin sürece dahil olması çok önemlidir. Akil insanlar içindeki İslami kesimin yoğunluğu önemlidir. İslamcıların bu şekilde Kürt sorununa dahil olmaları onların ayrıca demokratikleşmesini de sağlar. AKP aslında kararlı bir parti değildir. Çözüme pek inanmamakta ancak İslami kesimlerin katılımı artıkça AKP de adım atmak zorunda kalacaktır. Öcalan da AKP’nin önünü açmak, onun sorunu çözme gücü olduğunu göstermek istiyor. Kürt sorununu çözenin kalıcı olacağını, çözüm yanlısı olmayanların gidici olduğunu görüyor. CHP içinde çözüm sürecindeki kopmalar, çözümün karşısında bulunanların dağılmaya başladığını gösteriyor.

SİYASİ TUTUKLULARLA DA GÖRÜŞÜLMELİ

Cezaevinde bulunan siyasi tutuklu ve hükümlülerin başlattığı açlık grevleri barış sürecinin başlangıç noktasıdır. Sırf cezaevinde bulunanlarla görüşme yapacak cezaevleri akil insanlar heyeti de oluşturulmalıdır. Onların da görüşleri alınmalı, sürece katkıları sağlanmalıdır.

Kürtler gerek devlet nazarında gerekse Türkler nazarında eşit olarak görülmediler. Toplumun genelinde kadın ve çocuğa nasıl bakılıyorsa Kürtlere de öyle bakıldı. Onlara şiddetin her türlüsü uygulandı. Fiziksel şiddetle birlikte psikolojik olarak baskı altına alma, korkutma, sindirme, aşağılama, ayrımcılık, alaylı yaklaşım, bir işe girmesini engelleme, kimliğinden dolayı teşhir etme gibi fiziksel olmayan şiddet de uygulandı. Bunu toplum adeta içselleşmiş şekilde yapmış oldu. Bu da şiddeti adeta meşrulaştırdı. Normal bir tutummuş gibi davranıldı. Anayasa’da Kürt kimliğinin tanınması veya Türklüğe dayalı vatandaşlık tanımlanmasından vazgeçme tartışmalarına sert karşı çıkış bununla bağlantılıdır. Eşitliğe dayalı olacak yeni düzenlemeler Türk’ün hassasiyeti adı altında Kürt düşmanlığının devam etmesinden başka bir anlama gelmemektedir.

GEÇİŞ DÖNEMİNDE ADALET

DÜNYA DENEYİMLERİ VE TÜRKİYE

Daha önceki yıllarda savaş ve çatışmalı alanlarda savaş ve çatışma sonrasında kalıcı bir barışın tesisi için büyük tecrübe sahibi olan Güney Afrika Cumhuriyetindeki ırk ayırımcılığından doğan çatışmalardan, Bosna Savaşına, Güney Amerika’daki çatışmalara kadar bir çok çatışmalı ortamdan normal ortama geçiş sürecinde rol oynamış bu konuda deneyim sahibi olan  İsveç Sınır Tanımayan Avukatlar Birliği’nin TOHAV ile birlikte böyle bir toplantıyı düzenlemiş olması oldukça önemlidir. Çünkü Kürt sorunu nedeniyle yıllardır süren çatışmalı bir ortam vardır. Atılacak adımlarla bu çatışmalı ortamın ortadan kalkma olanağı doğmuştur. Bunun sonucunda, çatışmalı ortama neden olanların yargılanmasından mağdur olanların zararlarının tazmini gereklidir. Bunu yıllardır sorunların çözümü yerine sorunları daha da ağırlaştıran ve kendisi de bir sorun olan 12 Eylül Anayasa ve Hukukuyla çözüm bulmak mümkün değildir. 12 Eylül’le hesaplaşan, Evrensel hukuk ilkelerine uygun, adil bir yargılama yapabilecek hukuk mekanizmalarının oluşması halinde geçiş dönemindeki adalet ulusal hukukla da çözülebilir. Bu imkan olmadığı gibi çatışmalı ortamın devamını sağlayan güçlerin halen devletin temel yapısında yer almalarının devam etmiş olması Geçiş Dönemindeki Adalette uluslar arası hukukun müdahalesinin ne kadar gerekli olduğunu da göstermektedir. Türkiye’nin AB’ye girme süreci de bunu gerektirmektedir.

Prof. Said  Mahmoudi konuşmasında “Geçiş Döneminde Adalet, savaşın veya çatışmanın yaşandığı ülkelerde çatışma veya savaşın sonucunda yeni bir dönem başlamaktadır. Bu dönem genel olarak Uluslar arası kuruluşların müdahalesinin olduğu bir dönemdir. Ancak ilgili devletlerle birlikte sürdürülmektedir. İlgili devletlerin kabul etmemesi halinde geçiş döneminde adaletten söz edilemez. Geçiş Döneminde Adaletin amacı, gerçeğin ortaya çıkması, geçmişle yüzleşme, mağdurlara tazminat ödenmesi, rehabilitasyon, hakkaniyete uygun tatmin, geçiş döneminden önceki uygulamaların tekrarlanmaması için gerekli uygulamaların sağlanmasıdır.”

Prof. Said Mahmoudi’ye göre “Geçiş Döneminde Adalet, bir ülke hükümetinin kendisinin veya kendisinden önceki otoritenin tamamen adaletli olmadığının fark edilmesidir. Farklı nedenlerden insan haklarına saygı duyulmadığı ve artık mevcut durumu demokratik bir duruma getirilmesi zamanının geldiğinin anlamasıdır. Devletlerin savaştan barış dönemlerine geçmelerinden dolayı muhtemel geçmiş insan hakları ihlallerini kabul etmektir. Geçiş Döneminde Adalet 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış olup, ilk olarak ikinci dünya savaşından sonra gündeme gelmiştir. Daha sonra Yunanistan, İspanya, Latin Amerika(Şili, Arjantin, Uruguay, Peru), Afrika, Asya, Doğu Avrupa ülkelerinde uygulanmış olup halen de uygulanmaya devam edilmektedir.”

Mahmoudi’ye göre her ülkenin özellikleri, savaş veya çatışmanın süresi gibi nedenlerle Geçiş Döneminde Adalet zor veya kolay bir süreçtir. Örneğin Yunanistan’da çok kısa süreli olduğu halde Şili gibi bir ülkede zorlu bir süreç olduğunu söylemektedir. “Çatışmanın yaşandığı bu ülkelerde en büyük zorluk bu ülkelerdeki mahkeme sisteminin yetersizliğidir. Bu yetersizlik adaletin gerçekleşmesi önünde büyük bir engeldir. Bu nedenle bu ülkelerde başkaca adalet mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Buralarda Doğruyu Bulma Komisyonları kurduk.

Teoride ve pratikte Geçiş Döneminde Adalet dört ayrı mekanizmadan oluşmaktadır. Bunlar: İhlallerin Mahkemelerin önüne çıkarmak, Soruşturma Kurulları (örneğin Hakikati Soruşturma Komisyonları), Mağdurlara tazminat ödenmesinin sağlanması ve ülkede adalet reformlarının sağlanmasıdır. Sistemi revize etmek bu şekilde bağımsız hareket etmesini sağlamaktır. Bu dört mekanizmanın işlev kazanması ilgili devletlerin Uluslar arası yükümlülüklerini kabulüne bağlıdır. Bu kurulların oluşması hükümetlerin iznine bağlıdır.”

“Geçiş Döneminde Adaletin gerçekleşmesi için devletlerin tazminat ödemesi yetmez. İhlali yapanların cezalandırılması da gerekmektedir. Demokrasinin tam olarak yerleştiği yerlerde Geçiş Döneminde Adaletin bu şekilde bir garantisi vardır. Demokratik kuralların henüz işlemediği yerlerde geçiş döneminde binlerce mağdur ve suçlu vardır. Geçmişin taciz edici güçleri hala politik ve askeri güce sahip olabilirler. Polisten, savcılara mahkemelere kadar kurumlar zayıftır. Yozlaşmaya açıktırlar. Anahtar belgeler yok edilebilir, tanıklar potansiyel baskı altında olabilir, savcılar ölüm tehdidi alabilir, ceza hukukunun uygulanması için hem mağdur ve yargılama erki için çok engel vardır. Devlet af çıkarabilir, zamanaşımı, kurallarla belli suçluların yargılanması zorlaştırılabilir,  bazen devlet uluslar arası hukukun gereklerini tam olarak yerine getirmeyebilir.

Bireysel suçlarda Geçiş Döneminde Adalet, ceza adaleti bakımından kolayca sonuç alınabilir. Toplu suçlarda bu zordur. Bu suçlarda cezalandırma yerine Hakikati Araştırma komisyonları kurularak ihlali yapanlar O özür dilemeye teşvik edilebilir, bunu neden yaptığını açıklamaya zorlanır. Bu iki sistem hem cezai hem de restorasyon anlamında adalet(itiraf, özür) her ikisi durumu nötralize edebilir.”

Av. Claes Forsberg ise kısa bir konuşmadan sonra Prof. Said Mahmoudi’nin görüşlerine aynen katıldığını söyleyerek sözü Sınır Tanımayan Avukatlar Üyes Av. Marie Alwa von Baltenau’ya bıraktı.

Av. Marie Alwa von Baltenau konuşmasında “Geçiş döneminde Adaletin gerçek anlamda gerçekleşmesi,  barış süreçlerinden iyi bir sonuç alınması hem zihinsel hem de duygusal bir çaba gerektirir. Bu süreç zaman alıcı bir süreç olup sabır gerektirmektedir. Diğeri ümittir. Geleceğe inanmalısınız bazen ümidinizi kaybedebilirsiniz. İyileştirmek ve tarihle başa çıkmak (yüzleşmek) için suç işleyenler adaletin önüne çıkarılmalıdır. Gerçeği de bulmak gerekiyor. Mağdurların kendi geleceğini yönetecek duruma gelebilmelidir.

Güney Afrika’da gerçek iyileştirme komisyonu kuruldu. Bu bir mahkeme gibiydi. Burada mağdurlar bulundu. Suçlular ifade verebilir af da dileyebiliyorlardı. Eğer ifade vermezlerse cezai soruşturmayla karşı karşıyadırlar.” Dedi.

Prof. Melek Gürgenli ‘Yüzleşme’ başlıklı konuşmasında, “Yüzleşme çatışmadan sonradır.  Ancak çatışmanın bitmesi içi yüzleşmek gerekiyor.” Şeklinde giriş yaptıktan sonra:

“Kürt sorunu 1980’den öncesine gidildiğinde cumhuriyetten bu yana Cumhuriyet fikrinin bile gönüllü olup olmadığı tartışmalı mı? Başlangıç çok tek tipçi homojen toplum ideali ile ortaya çıkmıştır. Ancak bu olmamıştır. Bu gönülsüzlük hali bir arka plan olarak görülüyor. Kürtlerin etnik, kültürel talepleri konusundan söz edilemez. Yüzleşmenin asıl objesi budur.

Güneydoğudaki savaş Batı’dan izole edildi. Bu daha sonra duyuldu. Yüzleşmek için gereken toplumsal söz birliği için gerçeği aramak iradesi gerekiyor. Sadece asker değil savaşan Kürt tarafı da yüzleşecektir. İnsanlar zorunlu askerlik sonucu askere gidiyorlar. Bu nedenle savaşın sonuçları tüm ülkeye yayılmıştır.

Yüzleşmek için tarih bilgisi ve bilincine ihtiyaç vardır.

Vicdan ve sorumluluk duygusu: Sadece iktidar sorumludur demek yanlış. Hepimizin sorumlu olduğumuzu görmemiz gerekiyor. Sorumluluğun bizde olduğunu görürsek bunu çözebiliriz. Ve bu yüzleşme için ortam olur. Taraflara bırakılarak onların iradelerine bırakmak onların hamlelerine göre siyasal pozisyon almak da doğru değildir.

Kürtlerle Türklerin aralarındaki sınırların(gerçek yaşam) giderek birbirine kapanması tehlikelidir. Bu da çatışmayı içinde taşımaktadır. Bunu önlemek için çalışmak gerekiyor.”

Geçiş dönemine henüz yakın olmasak bile bunun ne kadar önemli olduğunu anlamak zorundayız. Hepimiz geçiş dönemine gidilmesi için çaba harcamak zorundayız ki, geçiş dönemi sonrası barışı kalıcı hale getirecek adaletin ne kadar lazım olduğunu şimdiden herkese gösterelim. Ve bunda yalnız olmadığımızı, zengin bir dünya deneyiminin önümüzde olduğunu da unutmayalım. Bu açıdan oldukça verimli geçen bu toplantının umudun tükendiği, sabrın zorlandığı bir anda Türkiye’de çatışma sonrası adaletin gerçekleşmesi konusunda bir ışık olabileceğine inanıyorum.

 

Av. Feyzi Çelik

feyzice@gmail.com

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.