Barış sürecine giderken

04.04.2013 00:32:17
A+ A-

 

Öcalan’a tecrit, anadil talebi, açlık grevleri, barış süreci… Belki ard arda yazınca “barış sürecini” yakın tarihle ele almak, kapalı kapılar ardında dönen bir süreç olmadığını anlamak daha kolay olacaktır. Bu süreci doğru analiz etmek, şuan ki gerçekliğini ve önümüzdeki süreçte nasıl konumlanacağımızı belirlemek için, geçmişteki ilişkileri görebilmek, doğru okumak kaçınılmazdır. Aksi halde “ Barış ama onurlu bir barış mı ?” ya da “ sosyalizm gelmeden tam anlamıyla bir barış söz konusu olabilir mi ?” gibi soruların içinde bir yanılgıya da düşmek mümkündür.  Ve bu durum Kürt halkının ilk isyanlarla birlikte ele alırsak 30 yılı aşkın süredir verdiği kimlik mücadelesini yadsıyıp tarihten beri süregelen sermaye- emek, ezen-ezilen ilişkisini salt sermayenin emek üzerindeki planları olarak okumaya itecektir. Ki nitekim bu süreçte biraz önce bahsettiğim yanılgıya düşen kesimlerin sayısı da azımsanamayacak kadar fazladır. Fakat bu kesimler bilmeliler ki elbette sermayenin ezelden beri emek üzerinde bir planı olmuştur ve her zaman olacaktır, hiçbir fırsatı kaçırmayacaktır. Fakat bir halkın mücadelesini, dinamiğini görmemek bu barış sürecini mücadelenin getirdiği dayattığı bir kazanım olarak görmemek salt emperyalizmin ve sermayenin Ortadoğu üzerindeki planları olarak görmek, ilerideki sürece dair bu kesimlerin kendilerinin emekçi bir müdahalesinin bir planlarının olmadığının itirafı, kabullenişidir. Bir nevi “Sol”un kendine özgüvensizliğidir. Ki bu özgüvensizlik, temelinde yatan ulusalcı ideolojinin sosyalizm kılıfı altında sürekli tutarlı bir şekilde savunulmasıyla daha da temelleniyor.

Ne yazık ki bugün sosyalizm belli gerçekleri alıp havadan başka bir gerçekliğe hiçbir mücadele vermeden entegre etmek değildir. Bu olsa olsa indirgemecilik, kolaycılık olur. Lenin’in dediği gibi “Koşullarda her şey gibi zaman içinde değişir, tarih için doğru bir karar bugün için tamamen yanlış hale gelebilir.” Bu bağlamda bugün sosyalizm için mücadele etmek, anti-demokratik uygulamalara karşı çıkmak, ezilen halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkına, mücadelesine destek vermektir. Böylesi bir mücadele yürütenleri “reformistlikle” suçlamaksa bugün Lenin’in anlayamamaktır.

Bugün emekçilerin, işçi sınıfının partisinin rolü de bu süreci olumlu görmek, ulusal sorunun en aza indirilmesi ve bu bağlamda birleşik bir mücadele yürütülmesi için uygun zemin için mücadele etmek olacaktır. Yani büyük bir sorumluluk almak… Ve bu süreci baltalamaya çalışan her türlü fikir akımıyla da tartışmak, mücadele etmek. Çünkü bu sürece dair yapılan bütün analizler, yaklaşımlar her ne kadar böyle ifade etmek istemesem de “niyete” göre şekilleniyor. Bu noktada nasıl ki sürecin arka planının analizini yapmaya çalışan her farklı sese “ süreci baltalıyor” gözüyle bakmak nasıl yanlışsa, sınıf mücadelesinin önündeki engeller kalkıyor şeklinde değerlendirmekte bir o kadar etik anlayışından, vicdandan  uzak bir anlayıştır kaldı ki teorik zemini de yoktur.

Medyada Barış Süreci

Bugün çoğu köşe yazarı Öcalan’ın mektubundaki belli noktaları analiz etmeye çalışıyor. “ İslami birlik” vurgusu, mektupta Alevilerin ismin geçmemesi… Gibi noktalar. En çok tartışılan da AKP’nin BDP’yle başkanlık sistemi üzerinden anlaşacağı öngörüsü. Zaten anti- demokratik uygulamalara karşı, sermayeye karşı belli bir mücadele planı olan bir partinin bu şekilde bir endişesi olması kendine özgüvensizliğidir aslında. Kürt halkının mücadelesinin getirdiği ve direttiği arka planında bir tarih olan bir süreci, Başkanlık sistemiyle aynı kefeye koyup tartmak, alternatifi olarak sunmak bile başlı başına iyi niyetli bir yaklaşım değildir.

Demem o ki bu kesim gerçekten diyalektiği anlayamamış, ayakları yere basmayan, halkla ilişkileri kopuk bir kesimdir.  Bugün bölge halkına barış süreci sorulduğunda onlar da mektupta belirtildiği gibi bugüne kadar kardeşçe yaşamış olan halkların arasındaki bu savaşın bitmesi gerektiğini, artık barışın gelmesi gerektiğinden bahsediyorlar. Aynı zamanda her fırsatta da barışın onurlu bir barış olması gerektiğinden, operasyonların durdurulması gerektiğinden de bahsediyorlar. Bu noktada Öcalan ve Kürt halkının ilişkisini iyi okuyabilmek gerekir. Kürt halkı ve Öcalan arasında bir “reciprocity” ilişkisi vardır. Ünlü antropolog Levi Strauss’un attığı bu kavram toplumları oluşturan yegâne unsurun toplumsal ilişkiler olduğunu ve bu ilişkilerinde “karşılıklılık” üzerinden yürümesidir. Aslında Kürt halkının önderliğinin Öcalan’da bugün şekil almış hali halkın kendi taleplerini Öcalan’a sürekli hatırlatması ve bu sorunun çözmesi gerektiğinin sürekli hatırlatılmasıyla bir nevi görünmez bir  yaptırım haline gelirken, Öcalan’da bu yaptırım üzerinden bir “önderlik” vasfı oluşturur. Bu bir nevi “ exchange “ ilişkisidir. Belki de bu Öcalan denildiğinde akla aynı zamanda Kürt halkının ve taleplerinin gelmesinin yegâne dayanağıdır.

 Sonuç olarak, süreci geniş bir resimden bakıp, artık bu süreçte her kesimin üzerine düşeni yapması, “ateşin ve güneşin çocuklarının” özgürlük mücadelesine destek vermesi gerekmiyor mu?

Ekinsu Devrim DANIŞ- ODTÜ SOSYOLOJİ

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.