Barış Yolunda Önyargı Üzerine

18.02.2013 00:47:10
A+ A-

 

Ne yazık ki önyargı insanoğlunun hayatında sürekli devam eden bir olgu. Tarihte öyle örnekler var ki baskıya uğramış gruplar kendilerine önyargıyla yaklaşan baskıcı grubu ortadan kaldırdıklarında kendilerine uygulanan önyargının ve baskının bir benzerini başkasına rahatlıkla uygulayabiliyor. Buna en uygun örnek olarak 1940’larda Nazilerin acımasız insanlık dışı vahşetine maruz kalan Yahudilerin “günümüze uygun” daha modern bir önyargıyı ve şiddeti Filistin Halkına uygulamasını verebiliriz.

Önyargı günlük hayatta, televizyonda, gazetelerde her zaman karşımızda. En basitinden, tenimizin renginden, aksanımızdan, cinsel tercihlerimizden, giyindiğimiz kıyafetten dolayı bile ‘diğerleri’ tarafından belli bir kefeye sokulup yargısız infazlara uğrayabiliyoruz. Fakat kimse çıkıp da ben önyargısızım demesin, mutlaka bizler de kendimizi belli bir grubun parçası sayma gerekliliği duyarız ve kendi grubumuzun üyelerini diğer grupların üyelerine tercih ederiz. Türk olarak Türkleri diğer milletten insanların önünde düşünürüz, ya da Fenerbahçeli olarak Galatasaraylılara takacak bin bir çeşit kulp buluruz. Peki neden önyargı insan yaşamında böyle yaygın ve sürekli, acaba bize bir yararı mı var?

Önyargı ve bağlılık bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bu şöyle açıklanabilir; bir yandan kendi grubumuza ya da klanımıza karşı bir yakınlık ve bağlılık duyarken karşı gruba (gruplara) şüphe ve önyargı ile yaklaşırız. Bunu sosyal psikolog Sherif tarafından 1961 yılında Amerika’da yapılan bir deneyle gösterebiliriz. Bu deneyde 11 yaşındaki erkek çocuklar iki ayrı gruba bölünerek ayrı kabinlere, birbirleri ile kontak kuramayacak şekilde yerleştiriliyorlar. İlk hafta süresince iki ayrı gruptaki gençler sadece kendi gruptakiler ile birlikte balığa çıkıyor, yüzüyor, yürüyüşe çıkıyor kısacası birlikte eğleniyorlar ve sonuçta birbirleri ile kaynaşmış iki ayrı grup oluşuyor. Gruplardan biri kendilerini Çıngıraklı Yılanlar diğerleri de Kartallar olarak adlandırıyor.

Ardından psikologlar (çocuklar onların psikolog olduğundan habersizler) iki grup arasında en iyi grubun kupa ve üyelerinde kişisel büyük ödüller kazanacağı seri yarışmalar düzenliyor. Yarışmaların gelişme sürecinde çocuklar karşı grubun üyeleri ile alay ve hakaret etmeye başlıyorlar. Kartallar, yılanların bayrağını yakarken buna karşılık yılanlar kartalların kabinini basıp eşyalarını dağıtıyorlar. Bu duruma tabii ki deneyi yürütenler müdahale ediyorlar ama yine de çocuklar birbirlerine saldırıyı devam ettiriyorlar. Bu süreçte birbirlerini önceden hiç tanımayan ve değişik ırklardan rastgele gruplara koyulan bu çocuklar kendi grubundakilere büyük bir bağlılık kurarken diğer gruba karşı nefret duymaya başlıyorlar. Şu not edilmeli ki bu deneyde iki gruptaki çocuklar diğer grubunda üyesi de olabilirdi yani Çıngarıklı yılanlardan neferet eden bir Kartal çocuk, Kartallardan nefret eden bir Yılan da olabilirdi.

Son olarak psikologlar çocukların belirli, ortak bir amaç uğruna birlikte çalışmalarını sağlıyorlar. Örneğin kampın su kaynağını patlatıp çocukların birlikte tamir etmelerini sağlıyorlar; bozulan kamyonu tamir ettiriyorlar ya da birlikte para toplayıp film kiralamalarını sağlıyorlar. Sonuç olarak, çocukların birlikte işbirliği yaparak çalışmaları rekabet içinde oluşan anlaşmazlıkların yavaşça yok olmasına neden oluyor. Görüldüğü gibi gruplar birbirleri ile rekabet halinde yarıştıklarında bu rekabet grup üyelerinin diğer grup üyelerini negatif bir gözle önyargı ile bakmalarına yol açıyor. Rekabet ve yarış önyargıyı doğuran etmenlerden biri ama daha birçok önemli sebepler var.

Burada rekabetin bireyler için ne anlama geldiğine değinmemiz gerekiyor. Yarış ve rekabet sadece vaat edilen kupaları ya da ödülleri almak gibi somut sonuçlara erişmek için değil bireylerin üyeleri olduğu sosyal grubun üstünlüğünü diğer gruplara kabul ettirmek oradan bireylere daha kabul edilebilecek ve fiyakalı bir sosyal kişilik sağlamak gibi bir olanakta sağlıyor.

Bu şöyle de açıklanabilir, insanların kendi gruplarını daha üstün görme özlemleri belki de o kişilerin kendi öz güvenlerini ve saygılarını geliştirme ihtiyacından doğuyor olabilir. Yani belirli bir grubun üyesi olmak veya bu şekilde bir veya daha fazla gruba bağlanmak bireylere üyesi oldukları grubun başarısı ile mutlu olma ve kendini daha üstün hissetme duyguları sağlayabiliyor. Bu da bireylere kendi gruplarını övme ve çoğu zaman gözü kapalı bir şekilde grubunu benimsemeyi dayatırken diğer gruplara önyargı ile bakmayı getiriyor. Hatta kendine olan güveni sarsılan bir birey üyesi  olmadığı başka grupların düşük haline bakıp kendi ruhsal durumunu düzeltebiliyor. Örneğin, Şampiyonlar Liginde mağlup olan bir takım taraftarı üzüntüsünü kendi ligindeki ezeli rakibinin bulunduğu geri konumdan ya da aldığı yenilgiden dolayı pekte güzel bir şekilde dindirebiliyor.

Eğer bir grup var olan statülerinin gerçeği yansıtmadığını ve adaletsiz olduğunu düşündüğünde organize olup, hakkını arama yoluna girebiliyor. Bu şekilde var olan düşük statüyü ortadan kaldıracağını düşünen grup, grubun üyeleri olan bireylerinde düşük olan veya öyle yansıtılan seviyelerini de düzeltebileceğini düşünebiliyor. Buna örnek olarak Bask halkının dillerini kullanmak için vermiş oldukları mücadeleyi, Kürt halkının kendi dilleri ve hakları için vermiş olduğu mücadeleyi verebiliriz. Tabii ki bu durumda, yüksek statüdeki gruplar düşük gördükleri grupların organize hareketlerini kendilerinin bulunduğu üstün ve ayrıcalıklı statüye karşı bir saldırı olarak değerlendirip son derece aşırı bir önyargı ve şiddetle karşılık verebiliyor. Düşük statüdeki grubun demokratik hak talepleri her ne kadar haklı olsa da üst grup tarafından kendilerine karşı bir saldırı olarak kabul edildiği için binbir kulp takılıp yok sayılabiliyor. Kaldı ki üst grup başka bir ülke de kendisine yakın farz ettiği ya da zarar vermeyeceğini düşündüğü bir grubun taleplerini (yanı başındaki alt grubun taleplerinden daha radikal olsa bile) aleni ve ateşli bir şekilde savunabiliyor. Ya da kendi grubundan birin yaptığı aleni kafatasçı, milliyetçi görüşleri görmezden gelebiliyor.

Önyargı başka bir şekilde, bireylerin çarpıcı, kolay hatırlanabilen olayları sayısal olarak daha çok meydana gelen olaylar olarak düşünmelerinden  de doğabiliyor (örnek olarak uçak kazalarını verebiliriz, uçak kazaları sayısal olarak karayollarında meydana gelen kazalardan karşılaştırılmayacak kadar çok daha az olsa da bizler genel anlamda uçak yolculuğundan daha çok korkarız). Bu durum insanların, aşırı şiddet kullanılarak işlenen suçların, neden olduğundan daha fazla cereyan ettiğini düşünerek bunlardan daha çok azınlıktaki grup üyelerini sorumu tutmalarını açıklayabiliyor (onlar için azınlıktaki grupların üyeleri daha çarpıcı ve dikkat çekici özellikler taşıyor). Buna örnek olarak da alt gruptan birinin işlediği bir suçu verebiliriz, eğer alt gruptan bir birey (Kürt, homoseksüel, Ermeni vb.) adli bir olaya karışmışsa bu insanlar tarafından kolay bir şekilde hatırlanıp genel anlamda böyle bir gerçeklik olmasa da diğer alt grup üyelerini de bu gözle (tecavüzcü, katil vb.) değerlendirebiliyor.

Sonuçta bu sosyal gerçekliklere bakarak önyargıların hemen ortadan kalkacağını beklemek biraz hayal ama daha çok okuyarak sosyal ve psikolojik var oluşumuzu düşünerek, sosyal psikolojinin, bilimsel araştırmaların ışığında kendimizi ve toplumsal-sosyal yapılanmaları tanıyarak daha ileriye gidebiliriz. Yüzyıllardır oluşmuş önyargılar grupları gerilikleri ile yönlendirip var ediyor. Bu kendini üst grup olarak gören ve de alt grup üyeleri içinde geçerli olan bu durum. Değişim bu gerçeklikleri anlayarak karşıdaki ile empati yapacak seviyeye gelmeyle aşılabiliyor. Kürt sorununu düşündüğümüzde bunu son zamanlarda en güzel ‘Tatar Ramazan’ Kadir İnanır yaptı. Yapmış olduğu berrak tespitler, grupların aslında Barış özlemi ile birlikte çalıştığında birbirlerinin düşmanı değil yandaşı, yoldaşı olarak daha huzurlu bir birlikteliğe gidebileceklerini gösterdi. Var olsun.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.