Barışın Dilini Yaratmak

30.01.2013 23:54:50
A+ A-

Türkiye’de barışın yeşermesi için yapılması gereken en önemli şey dilin yeniden yaratılmasıdır. Dilin yeniden yaratılmasıyla toplumların yüreğine nüfus etmek mümkün olabilir. Çünkü dil, yeri geldiğinde bir duygudur; yeri geldiğinde bir fikir. Dil ki yaratılan duygu ve fikrin bizzat insanlara taşıyıcısıdır. Zihnimizin kıvrımlarında dolaşan bin bir düşüncenin elbiseye bürünmüş halidir dil. Duygularımızın yürekten yüreğe aktarıldığı bir sihirli sözcükler manzumesidir. İşte bu yüzdendir ki kafamızda ve yüreğimizde ne kadar iyi niyetli, yararlı fikirler ve duygular olursa olsun, bunun dile bürünmesi olumsuzsa eğer bunlar işe yaramaz. Bunun tam tersi de mümkündür. En nihayetinde dile gelen, insanı bağlar. Geri planda yürekte duygu, akılda fikir ise dile gelmedikçe derin bir uyku halini yaşar.

 

Dilin yaratılmasının toplum üzerinde bir kültür yaratacağını, algıları ilmek ilmek yeniden işleyeceğini kolayca söyleyebiliriz. Bu yüzdendir ki birçok dilin atasözleri ve deyimlerinde dilin-üslubun doğru kullanılmasının önemine vurgu yapılır. Öyle ki “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” diyerek üslubun ikna ediciliğine şahit oluruz. Bir şeyleri ancak “dilimiz döndüğü kadar” anlatabiliriz. Bir şeyleri gerçekleştirmek istediğimizde biliriz ki “Dile gelen ele gelir.” Biliriz ki dil küçük bir organ olsa da yeri gelir etkisi büyük şeylere neden olur ve biz “Dilin cirmi küçük, cürmü büyük” deriz. Yine “Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez” dediğimizde acı sözlerle incitilmiş birinin psikolojisine değiniriz.  Ve Yunus Emre’nin dizelerinde buluruz dilin kudretini: “Söz ola götüre başı / Söz ola bitire savaşı / Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ede bir söz”.

 

Türkiye’de barışın yegane harcı dildir. Ağzımızdan çıkan tekli veya çoklu hecelerin verdiği anlamdadır barış. Uzaklaşmak ya da yakınlaşmak, bölünmek ya da bölünmemek, ölmek ya da yaşamak; dilin anlamsal katmanında duruyor. Her an her şey olabilir. Şüphesiz her şey, inisiyatifimizdeki dilin kullanımına bağlı. Eğer ki dili bir halkın kandırılması için kelimeler yaratma aracı olarak göreceksek barışı yaratamayız. Tam da L. Wittgenstein’ın dilin düşünceyi örtebileceğine dair sözlerini anımsıyorum. Dilin art niyetli kullanımıyla gerçeği yaratacak düşünceler örtülebilir. Çünkü ihtiyacımız olan düşüncenin ete kemiğe bürünmesi ancak dilde, sözcüklerde gerçekleşebilir. Yüzyılımızın en önemli dilbilimcisi Noam Chomsky boşuna “Dil, sınırlı sayıda sözcük ve kuraldan yararlanarak türetilebilecek sınırsız sayıda tümceden oluşan bir bütündür” demiyor. Dilimizin bize sunduğu sözcüklerden “sınırsız sayıda barışı getirecek cümle” kurabiliriz. Tam da bu yüzden işte Shakespeare gibi haykırıyorum: “Kelimeler, kelimeler, kelimeler…”

 

Burada dili yeniden yaratmanın barışa katkısını işlerken Konfüçyüs’ün bilinen anlatısını anlatmadan geçemeyiz. Mutlaka okumuşsunuzdur, Konfüçyüs’a sorarlar: "Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?". Bilge Konfüçyüs bu soruya “"Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım.” diye cevap verir. Bu cevap üzerine şaşkınlıkla bakan öğrencilerine Konfüçyüs şöyle der: “Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki dil, çok önemlidir!" İşte ben de tam olarak bunu anlatmaya çalışıyorum. Türkiye’de bir şeyler değişecekse o zaman önce dilden başlamalıyız.

 

Çünkü Türkiye’de yaratılagelmiş dil, ötekileştiren ve aşağılayan bir anlamsal derinliğe sahip. Cumhuriyet’in ilanından sonra biliyoruz ki farklı dil ve kültürler aşağılanmak kaydıyla insanların kendi dil, kültür ve inançlarından uzaklaştırılması amaçlanmıştır. Öyle ki valiliklere gönderilen gizli belgelerde insanların dillerinin, kıyafetlerinin aşağılanması talimatı verilmiştir. Bu dilden dolayı da birçok insan kendi değerlerini sahiplenemez olmuş ve kendine yabancılaşmıştır. Bugün asimilasyon politikasının iflas etmesi üzerine insanlar yeniden aidiyetlerini sahiplenmeye başladılar. Yakın zamanda kaybettiğimiz Mehmet Ali Birand (Allah rahmet eylesin) bile Kürt olduğunu ancak yeni yeni söyleyebildi. İşte bu ötekileştiren dilden kurtulmamız, halkların yakınlaşmasını sağlayacak ve barışın tesis edilmesinde başat rolü üstlenecektir. Bu sebepledir ki Türkiye’deki dil bilimcilerin de inisiyatif alması gerekir. Maalesef ki bu konularda akademiler uyumakta, dil bilimciler emeklilik, düşük banka faizi hesabı yapmakla meşguller. Toplumsal konularda içlerinden konuşmak geldiğinde Noam Chomsky’nin Boğaziçi Üniversitesinde (18 Ocak) insan hakları konusunda vereceği konferansı eleştirenler çıkıyor. Ülkemizin dil bilimcilerinin toplumu aydınlatma, öncülük etme ve aydın bir duruş sergileme gibi kaygılarının olmadığını görüyoruz.

 

Bir dil yaratmanın, bir üslubu benimsemenin ne kadar elzem olduğu ortadayken bugün Türkiye’de Kürt sorunun kolay çözülemeyeceğini tam da bu yüzden düşünüyorum. Çünkü sorunu çözmekle mükellef siyasetçilerin kullandıkları dil ile pratikleri arasındaki uçurum, kullanılan kavramların sürece uygun kavramlar olmaması güven bunalımına yol açıyor. Bir taraftan bu ülkenin en büyük sorununun Kürt sorunu olduğu dile getirilirken, ortada bir halkı tatmin edecek somut adımlar atılmamışken Başbakan Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur” demesi doğru değildir. Bir tarafta görüşmeler sürdürülürken diğer taraftan suçlayıcı, öfkeli bir üslupla konuşması sorunun çözümüne katkı sunamaz. Operasyonlardan artacağını dile getirmek, her gün siyasetçilerin tutuklanması bu sürece hizmet etmez. Oysa Paris suikastından sonra bile Kürtler barışa ne kadar hazır olduklarını, bunu ne kadar istediklerini Diyarbakır’da toplanan yüz binlerce insanın duruşuyla, bölge vekillerinin verdiği mesajla gösterdiler. Gerçekten barışı istediğini gösterme sırası şimdi kimde?

 

brhmgnc1@gmail.com

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.