Barışın yıkımı, yıkımın da yıkımı olur!

17.04.2013 22:00:10
A+ A-

 

"Barış için en ufak bir şans varsa ve siz bunu uygulamıyorsanız canisiniz ama barış için hiçbir şans yoksa ve siz hala silahlı mücadele etmiyorsanız yine canisiniz."

 

Diyordu sub komutan Marcos, Che’nin de dediği gibi. Bu sözlere katılmamak şüphesiz mümkün değil, fakat  aynı zamanda şunun da bilincinde olmak lazım gelir diye düşünüyorum. Barış ancak savaş sahalarında kazanılanların masada müzakeresi şeklinde ortaya çıkabilir ki öyle de olmuştur. Daha önceki ‘FARC-EP-Kolombiya, PKK-Türkiye barışa kim daha yakın’ yazımda şu an halihazırda iki örgütün devletlerle olan müzakerelerinden ve benzerlik ya da farklılıklarından bahsetmeye çalışmıştım. Bu yazının omurgasını ise daha çok yine Latin Amerika merkezli silahlı direniş örgütlerinin uzun yıllar süren çatışmalar sonucu devletlerle müzakere masasına nasıl oturduklarını ve imzalanan barışların ne anlama geldiğini irdelemek suretiyle Türkiye’de hala ayakları yere basmayan bir barış trafiğine becerebildiğim ölçüde bir perspektif sunmak olacaktır.

Otoriteye karşı savaşan örgüt ister Marksist–Leninist bir formasyonda olsun ister ayrılıkçı-ulusal talepleri olan bir örgüt olsun çatıştığı tarafla müzakere masasına oturması sosyal teori gereği gayet normal ve dahi birçok kez kaçınılmazdır. Son yüz yıl içinde silahla hak arama cihetine yönelen neredeyse tüm örgütlerde bu süreçleri görmek mümkün. Burada birkaçından kısaca bahsetmeye çalışalım;

Guatemala: URNG, 1960 yılında silahlı mücadeleye başladı,1996’ ya kadar silahlı mücadele devam etti sonra başlayan müzakereler sonucunda barış antlaşması imzalandı. Çatışmalar süresince çoğunluğu bölgenin yerli halklarından olan Maya’lar olmak üzere 300.000’yakın insan yaşamını yitirdi. Yıllar süren müzakereler sonucunda barış imzalandı, fakat barışın tam olarak ne getirdiğini isterseniz 26 yılını dağlarda gerilla olarak geçiren URNG komutanı Thomas’tan dinleyelim: ‘’…şu anda Guatemala için çok tehlikeli bir zamanda yaşıyoruz ve çok kötü şartlarda. Cinayetler, herkese uygulanan şiddet, kadınlara karşı kullanılan şiddet, bütün insanlara, çocuklara dahil. Hükümet bu durum karşısında hiçbir şey yapmıyor. Şu anda karşılaştırdığımız zaman o günkü durum çok fazla temizdi, şu anda çok fazla yoksulluk var…’’yıllarını dağlarda geçirmiş bir gerilla komutanının barıştan sonraki tespitleri barışın kendi başına kavram olmanın ötesinde bir anlamı olmadığında aslında savaştan daha kötü bir şey olduğunu çıkarmamız mümkün. Ama tüm bunlara karşın tarafların barış imzalanmaktan başka seçeneklerinin kalmadığını da vurgulamak lazım. Yani barışın imzalandığı her yerde çiçekler açmıyor fakat kendini dayatması halinde de başka seçenek kalmıyor gibi.

Başka bir örnek;

El Salvador: FMLN, beş gerilla örgütünün bir araya gelerek oluşturdukları bir birlik. El Salvador’da askeri diktatörlük, yoksulluk ve sosyal adaletsizliğe karşı onlarca yıl silahlı mücadele yürütüldü. Tüm Latin Amerika’da olduğu gibi bu savaşta da uluslar ötesi gülerin (başta ABD olmak üzere) desteği ile kirli savaş yöntemlerinin her biri denendi ve yüz binlerce insan yaşamını yitirdi. Ama 90’lı yılların ortalarına doğru tarafların birbirlerine karşı üstünlük sağlayamadıkları artık çok açıktı ve bir barış masasının oluşturulması gerekiyordu ki yapıldı bu. Uzun süren müzakereler sonucu bir barış antlaşması imzalandı. İmzalanan antlaşmayla bir gerilla örgütü olan FMLN politik bir parti olarak örgütlenip parlamentoda siyaset yürütmeye başladı, bunun yanı sıra devletin, paramiliter güçlerin işlediği katliamlar ve tüm suçlar araştırılmaya tabi tutuldu, sosyal adaleti ve genel eşitsizliği giderecek bir dizi adım atılmaya başlandı. Fakat tüm bunlar şüphesiz birkaç yıl içinde meydana gelmedi onlarca yıl sürdü hala da sürdüğünü söyleyebiliriz. El Salvador’da da barışın adına yakışır bir pratik sergilemediğini ileri sürenler çok fazla(bunların içinde eski gerilla ve komutanlar da var ) fakat memnun olan veya olması gerekiyordu, başka da seçenek yoktu diyenler de bir o kadar.

Meksika’da da durum çok farklı olmadı; ilk olarak 1800’lerin ortalarına dayanan Meksika’daki direniş geleneği 1910’larda topraksız köylülerin efsanevi lideri Emiliano Zapata’yla 2000’ler kadar sürdü.1994’te ELZN, Zapata’nın yolundan giderek onun uğruna öldüğü reformları gerçekleştirmek için Meksika’nın güneyindeki Chiapas’ın önemli bir bölümünü ele geçirip halkın da desteğini alarak komünler oluşturmayı başardı.12 yıllık savaş sırasında Zapatistlerle devlet arasında defalarca görüşmeler yaşandı fakat birçok kez tek taraflı taleplerin dayatılması ve provokasyonlar yüzünden sonuç alınamadı. Ama Zapatistler Komutan Marcos’un da ifade ettiği gibi, Mayalar gibi yaşamak istiyorlardı yani komün olarak ve bu taleplerinden de vazgeçmediler.

Türkiye’de de PKK ile devlet arasındaki ilk görüşme değil bu daha önce de yaşandı benzer süreçler fakat belki de bunu diğerlerinden ayıran şey, görüşmelerin herkesin gözü ününden yapılması. Yazının başından da alıntıladığım gibi barışa dair en ufak bir kıvılcım dahi varsa muhakkak bunu değerlendirmek lazım. Fakat bizim memlekette yürütülen barış trafiğinin belki de acemilikten kaynaklı olan ya da başka, bazı eksiklikleri var. Emekleyemeden koşmaya çalışan taraflar barışın sadece kağıt imzalamakla mümkün bir şey olmadığını ya bilmiyorlar ya da bilmezlikten geliyorlar. Hükümet kanadı “ben yaptım olacak” tavrıyla medya aygıtını da kullanarak yüz yıllık bir meseleyi tamam bırakın silahları çıkın diyerek halletmeye çalışıyor.

Kürt Özgürlük Hareketi de süreci çok iyi yönetiyor diyemeyiz, dedikten sonra iki taraftan kaynaklanan sıkıntıları belirtmeye çalışalım.

1) AKP meseleye ciddiyetten uzak bir yaklaşımla seçimlere yatırım olsun diye, ne kazansak oy olarak geri döner diyor. Barış yelpazesini PKK savaşçılarının sınır dışına çıkması ve birkaç yargı paketi çıkarmak kadar hafife almış durumda.

2) Barıştan bahseden bu irade kendi savaş suçlarını bile kabul etmekten aciz (Roboski). Anayasal eşitlik, temel insan hakları gibi evrensel değerler noktasında bile barışla paydaş olacak en ufak bir adım atmakta tereddütlü.

3) Medyaya pek yansıma da (buna Kürt medyası da dâhil) devlet kanadından askeri operasyonlar hala devam ediyor.

4) Siyasal-toplumsal-askeri ve sivil anlamda ciddi bir sosyolojik gerçekliği bulunan bir hareketi tek kişiye indirgeyerek olabildiğince işin içinden sıyrılma eğiliminde.

5) Kürt hareketi, iradelerinin Öcalan’ın iradesi olduğunu belirtmeleri ne kadar gerçekliği yansıtır tartışılır, PKK içinde sürece ciddi eleştirilerin olduğu KCK tarafından da doğrulanıyor zaman zaman. Dolayısıyla Kürtler ya da Kürt hareketi ne AKP’nin ne de Öcalan’ın ağzından çıkacak sözlere göre şekil almayacaktır, yaklaşan günlerde pratik manada bunun örneklerini görmemiz mümkün.

6) Öcalan’ın Newroz mesajı başta Alevi-Kızılbaş halkımız olmak üzere Kürt hareketinin içinde olan veya hareketin dostları başta olmak üzere belirli çevrelerce eleştirilmiş fakat ne yazık ki bu eleştiriler gerekli olgunlukla karşılanamamıştır. Bu süreçte BDP dersim il başkanı Şerafettin Halis gördüğü lüzum üzerine istifa etmiştir. Alevi toplumunun Yavuz-İdris-i Bitlisi deneyimleri olduğundan bu eleştiri ve kaygılarında haklılık payları yok değildir. Şüphesiz tüm bunlar ‘Barışa karşı olmak’ anlamı taşımamaktadır.

7) Türkiye solunun kullanmaktan çok hoşlandığı ‘dış odaklar ya da emperyalist emeller’ de şüphesiz bölgesel savaş durumu düşünüldüğünde gerçeklik payına sahiptir. Burada ana halka ise Suriye’de ki PYD’nin özellikle son dönemde söylem ve pratik değişikliğine gitmesidir. PYD’nin Esad’a sırt çevirip ÖSO’ya göz kırpması taktiksel olarak değerlendirilebilir fakat ÖSO’nun ideolojik zeminine ve halihazırdaki pratiklerine bakarsak özellikle Alevi(Türkiye’dekiler de dahil) ve Hıristiyanların kaygılarının artması anlamsız değildir.

8) Başta BDP olmak üzere sürekli olarak PKK savaşçılarının sınır dışına çekilmesi ile ilgili tarihler vermektedirler(ki en son Duran Kalkan bunları yalanladı) fakat çekilmenin ya da silahları bırakmanın bu denli ısrarla ve bir an önce olmasının telaffuz edilmesi barışın ciddiyetine gölge düşürmektedir.

9) Hem hükümet kanadında hem de Kürt Hareketinin içinde genel algı ‘süreç’i eleştiren ya da eleştiren katkı sunmak isteyen herkesin savaş çığırtkanlığı suçlanması şeklinde oluyor. Pamuk ipliğine bağlı barış süreci bir yerde bir Molotof kokteylinin patlamasıyla son bulacak izlenimi veriyor adeta.

10) Son olarak ‘Barış’ bir ya da birkaç kişinin iradesi kontrolünde olacak –olgunlaşacak bir süreç değildir. Türkiye’de süreci konuşan herkes İRA-ETA örneklerini vermeden geçmiyor bunu AKP kurmayları da sıklıkla yapıyor. Fakat bakıp da göremedikleri şey ‘Barış’ yapmak istiyorsan kimseyi kendi topraklarından kovarak, birilerini yok sayarak, kışın başladık yazın bitsin diyerek barışın mümkün olmayacağıdır.

Onurlu bir barış takvim yapraklarına göre tarihlendirilemez, barışın hangi şartlarda ne tür pratiklerle ve ne kadar zamanda inşa edildiği ya da edilmeye çalışıldığını dünya deneyimleri bize defalarca gösterdi, göstermeye devam ediyor.

Ne yapmalı? ‘Barış’ savaşan taraflarca dillendirilmesi demek, tarafların askeri yöntemlerle birbirlerini mağlup edemediklerinin açık bir göstergesidir. Dolayısıyla eğer ‘Barış’ kendini karşılıklı olarak dayatacak nokraya gelmişse, onun gereklerini de yerine getirmekten kaçınmamak lazım, her iki taraf için. Bu gerekler ise bellidir: Aksi takdirde ne mi olur, Barışın yıkımı yıkımın, yıkımına dönüşür ki kimse bunun altından kalkamaz.

 

Tuncay Şur

surtuncay@gmail.com

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.