BDP'in Geçmiş ve Gölge Siyaseti ile Yeni Dönem Politikası

16.02.2013 21:28:47
A+ A-

 

Barış Süreci ve Dinamikleri IV

BDP'in Geçmiş ve Gölge Siyaseti ile Yeni Dönem Politikası

Kürt’ ve ‘Siyaset’ aynı cümle/paragraf içinde kullanıldığı zaman ilk gelecek refleks ve tepkileri sanırım herkes tahmin eder, Kürtlerin Siyasi Parti Kurma ve/veya siyaset yapma girişimlerinin kökeni ise resmi belgeler ve bilinenlerin aksine yaklaşık 140 yıl öncesine kadar dayanır. Özellikle Çarlık dönemi Rusya’da, İran ve Irak’ta ciddi ve güçlü yapılanmaların olduğu bilinmektedir, ancak ‘Kürt’ ile oluşan ‘algı’ sadece Türkiye tandanslı ve anlayışlı olduğu için, diğer ülkelerdeki örgütlenmeler görülmez ve/veya görmezden gelinir ki bunun da ‘yok sayma’ politikası ile derin/köklü ilişkisi/yaklaşımı vardır. Bu konu ile ilgili daha detaylı bilgi için Tarık Ziya EKİNCİ, Naci KUTLAY, İsmail GÖLDAŞ, Ruşen ARSLAN gibi bazı siyasetçi ve yazarların inceleme/araştırma kitap ve yazıları incelenip detaylı bilgi edinilebilir, ancak konu bu olmadığı için daha detaylı geri dönüş yapmayacağım.

Kürt’ ve ‘Siyaset’ birarada kullanıldığı zaman ne acıdır ki ‘Legal’ ve ‘İllegal’ kavramları güdümlü/köle zihniyetlerde ‘ortak akıl tavrı’ gibi, birlikte düşünülüp değerlendirilir, hal böyle olunca da Kürtlerin legal örgütlenme ve/veya siyaset yapma çabaları ya egemen/ezen ulus örgütlenmesi ile birlikte ya da ayrı ama ‘ezilen ulusun ezen ulusa özenti’ mantık çerçevesinde gelişme göstermiştir. Bunu tam olarak anlayabilmek şüphesiz ki sosyolojik olarak Osmanlı İmparatorluğu dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti oluşum/ilanı sonrası iyi çözümlenirse mümkündür. Türkiye ile başlandığı zaman ilk bağımsız örgütlenme 1900 yılında kurulan Kürdistan Azm-i Kavi Cemiyeti olarak görülür, ancak buradaki genel sorun ise kurulan cemiyette siyaset yapan ‘Kürt’ ileri gelenleri-ki o dönem sıfat olarak çok kullanılmasa da Kürt Aydınları- daha çok İttihat ve Terakki içinde çalıştığından kendi kurdukları  Kürdistan Azm-i Kavi Cemiyeti etkin olamıyordu. 1918 yılında kurulan Kürdistan Teâli Cemiyeti ise bunun tam aksine başta İstanbul olmak üzere neredeyse saltanatın sürdüğü her bölgede yaşayan Kürt halkının ilgisi ile karşılaşmış, o dönemde ilk defa ‘Jîn’ adlı bir dergi de çıkarmıştır. 1918 Mondros Mütarekesi sonrası Osmanlı Devletinin ortadan kalkması yeni devletin kuruluş sürecinin başladığı dönemlerde faaliyet yürüten Kürdistan Teâli Cemiyeti içinde ‘bağımsız Kürdistan’ tezini savunanlar 1920 yılında Kürdistan Teâli Cemiyeti ve Jîn dergisinden ayrılarak Teşkilât-i İçtimaiyye Cemiyeti’ni kurdular. Kurulmasından kısa süre sonra ise Ankara Hükümetinin baskısı ile karşılaşıp üyelerinin çoğu ya sürgün edilmiş ve/veya örgütlenme çalışmaları için gittikleri yerlerde tutuklanmış ve nihayet resmi kararla 1920 yılı sonlarına doğru kapatılmasına karar verilmiştir. 1920 yılından neredeyse 1960’lı yıllara kadar farklı gruplar içinde siyaset yapmaya çalışan Kürt gruplar/siyasetçiler küçük çabalarla bağımsız oluşumlara gitmiş ama açıkçası çok başarılı olamamış, tutuklanma ve baskı ile karşı karşıya kalmışlar, zaten sonrasında da ‘Legal-İllegal’ siyaset yapılması konusunda önce rejim ve iktidar sonra da kendi içlerinde çatışma ve parçalanma sürecini yaşamıştır. 1960 ve 1980 arasında kurulan örgütsel yapılar ise legal ‘Siyasi Parti’ statüsünden uzaktır, dönemin ‘şart’ ve ‘ihtiyaç’ tanımlarına uydurulan illegal yapılanmalar olarak kendilerini ‘Siyaset’ içinde ifade edip tanımlamışlar, ancak bu da takdir edersiniz ki ‘kim ve neye göre, hangi sistem ve algıya göre’ tartışmalarını da beraberinde getirmiştir, sadece ‘Kürt’ tanımlı örgütsel yapı sayısı neredeyse 200’e yakındır.

Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) geçmişi ve siyasetini değerlendirirken, siyaset arenası içinde kendisini var eden en önemli aktör ise hiç şüphesiz, 27 Kasım 1978 tarihinde kurulan ve halen çeşitli isim değişikliklerine rağmen varlığını sürdüren PKK’nin (Partiya Karkerên Kurdistan / Kürdistan İşçi Partisi) olduğu yadsınmamalıdır. Tabi bunu söylerken hem BDP’nin siyasi mirasının sürdürücüsü olduğu ve 1990 yılında kurulan *Halkın Emek Partisi (HEP) ve devamı olan partileri de unutmamak gerekir. Şüphesiz tüm bu partiler içinde faaliyet yürütenler çok farklı ideolojik grup ve oluşumlardan/fraksiyonlardan gelmiş olsa bile ana iskelet PKK ideolojisi olduğu gerçektir, bunun legal siyaset içinde uygulamasını ne kadar yapıp ne kadar başarılı oldukları ise sorunun temelini oluşturuyor. O yıllar hatırlandığında hem Türkiye geneli hem de özel olarak Doğu-Güneydoğu Anadolu Bölgesi 1980 askeri vesayetinden-sözde- kurtulmuş ve ‘Demokrasi’ tekrar işlevsel hale getirilmişti. Türkiye’nin ‘Demokrasi’ kavramı ile sorunu ve ilişkisi de bana göre burada yatmaktadır, çünkü neredeyse her yapısal grup ve oluşum nedense ‘Demokrasi’ konuşulduğunda ‘Seçme/Seçilme’ bağlantısı ve mantığı ile konuşuyor ‘Özgürlük-Hak-Hukuk-Siyaset’ gibi Demokrasinin içini dolduran daha binlerce kavram göz ardı ediliyor. 1980 sonrası hazırlanan ve 1982 Anayasası olarak bilinen yasaların düzenlemesi ile 1983 yılında sadece üç siyasi partinin ‘ANAP-HP-MDP’ katıldığı seçimle siyaset ve siyasi partiler arz-ı endam etmeye kaldıkları yerden devam ettiler.

‘Kürt’ kimliğiyle legal alanda siyaset yapanlar ancak dönemin yasal siyasi partilerini seçmek zorundaydı, illegal yapılarda bile başlarda özgün kimlikleri ile grup kurma vb. durumlardan korku ile kaçanlar yukarda belirttiğim gibi farklı gruplar içinde kendilerini ifade ettiler. Türk siyasi tarihine geçmiş 49’lar Olayı sonrasındaki gelişmeler ‘Kürt’ ve ‘Siyaset’ kavramlarını kendi içinde tekrar sorgulatmıştır. Bu durum şüphesiz cesaretsizlik ve yıllardır süregiden bir baskı sonucu oluşuyordu, kendi kimlikleri ile örgütsel yapılar kurmaya bile tam anlamıyla 70’li yılların başlarında cesaret edildi. ‘Kürt’ orjinli yapıların kurulmasıyla birlikte tıpkı Türk Sol Hareketleri gibi ciddi bir enflasyon yaşanmaya başladı, o kadar çok örgütsel yapı ve oluşum kurulmaya başlandı ki neredeyse lokal yapılar bile kendi başlarına hareket etmeye başladı, kısaca ‘örgütlü yapı’ ismi bile mizahi bir şekilde sadece kavram olarak kaldı. Dönemin illegal siyasi yapılanmaları legal siyaset yapma fikri ve düşüncesinden maalesef yoksundular, ülkenin/bölgenin içinde bulunduğu şartlar ve görülen baskı da buna eklenince kendi kabuğuna çekilen ve sadece yüzeysel söylemlerle yapılanan/faaliyet yürütmeler yetersiz bir altyapı oluşturdu. 1970-1989 yılları arasında ‘Siyasi Parti’ kurmaktan çok uzak geçen oldukça uzun bir dönem yaşandı, bu dönem içinde ülkenin yaşadığı darbeler ile askeri rejim diktasının yaptıkları herkes tarafından bilinmektedir. Kürtler kendilerini bu dönem içinde ya illegal oluşumlar içinde ya da egemen anlayışla kurulan legal siyasi partiler içinde ifade etmeye çabalamıştır. Askeri Rejim ve onun hakim olduğu tüm alanlarda olduğu gibi ‘Siyaset’ alanı da askeri rejim kontrol ve sultası altında uzun bir süre bocaladı, kurulan tüm ‘Siyasi Parti’ ve uzantıları bir biçimde Askeri Rejim onay/destek ve icazeti ile ya iyi geçinmek zorunda bırakılıyor ya da kendisini ancak bu şekilde var edebiliyordu. Kürt orjinli illegal yapılar ise bu dönem içinde tamamen dağınık ve kontrolsüz kalmıştı, bu yapılar içinde ön planda kalan tek örgütlü yapı ise PKK olmuştu, ondan önce kurulan tüm örgütlü yapılar baskı ve zor rejiminin çarkları arasında eriyerek kaybolmuş, kalanlar ise farklı bir mecrada kendini ifade etmek için çabalamıştı. PKK’nin bu dönem içinde ayakta kalmasının iki temel nedeni vardı, birinci ve önemlisi Abdullah Öcalan’ın Askeri Darbe’nin ayak seslerini duyarak tüm örgütsel yapısının çekirdek kadrosunu Türkiye dışına çekip ayakta kalma çabasıdır-A.Öcalan bu durumu 1979 başlarında görüyor ve uygulamaya koymak istiyor, ancak örgütsel yapıdaki kişilerin bireysel ve lümpen yaşam/devrimci duruştan uzak tavırları bu çabayı kısmen zayıflatıyor-ki bu dönem itibari ile en önemli faktördür. İkinci ve belki de daha önemlisi Askeri Rejimin/Cuntanın Türkiye’nin tüm cezaevlerinde uyguladığı sistemli işkencelerine direnç göstermesidir, bu direnç ajitasyon/propaganda faaliyetleri ile halk tarafından duyulup kabul görmesiyle de PKK, 1990’lı yıllara gelinceye kadar kendiliğinden oluşan bir dokunulmazlık kalkanı ile yaşamasının kapılarını açmış oldu.

Dönemin bölgesel güç haline gelmesi, eylemler ve Türkiye’nin yeni siyasi yapılanma süreci PKK’yi legal alanda kamusal alanlar yaratma ile başbaşa bıraktı, Türkiye dışında özellikle Avrupa ve Ortadoğu’da uyguladığı diplomatik ilişkiler propagandasını yaptığı ve kendi yaşam alanı olarak gördüğü Türkiye’de bir ayağı eksik ilerliyordu. Bunun ilk nüvelerini farklı siyasi partiler içinde faaliyet yürüten kişi/grup ve yapıları bir biçimde teşhir ederek politik taktikler üzerinden alternatif arayışlarına mecbur kılarak gösteriyordu. İşte burada hem BDP’nin geldiği ‘Siyasi Gelenek’ olan HEP’in kuruluşunun sakat zihniyeti, hem de PKK’nin farklı ülkelerdeki diplomasi ve siyasi ilişki başarısının Türkiye ve Kürtler üzerinde gösterememe başarısızlığı ortaya çıkıyor. Zihinsel anlamda idrak edilmemiş ve olgunlaşmamış fikir ve düşüncelerle neredeyse alelacele bir boşluğu doldururcasına yapılan çalışma beraberinde ileride ortaya çıkacak ciddi sorunlarla birlikte bir ‘erken doğum’ şeklinde kendini tasvir etti. HEP ve yapılanması tüzüğünde belirtilenlerin aksine Sol/Devrimci/Halkçı görüntüsünün aksine ideolojik derinlikten yoksun, duygusal nedenlerle içinde yer alanların, feodal/aşiretsel kökenli, ve belki de en önemlisi ‘Halk Kahramanı’ özentili bireylerin oluşturduğu yapı olarak ‘Siyasi Parti’ kimliği ile ideolojik olarak sırtını hiç algılamadığı ve çözemediği PKK’ye dayayarak oluşturdu.

Geçmişi ve siyaset mazisi ‘kemiksiz/ilkesiz’ olan belirleyici ‘Kürt İlerigelenleri’ tarafından temsil bulan bu sınıf geçmişten bugüne kadar belirleyici rol üstlenmeye devam etmektedir, bununla birlikte HEP döneminden itibaren sınıfsal temsilcisi olarak gören kişiler ile her türlü baskı ve zor nedeniyle tercihlerini bu siyasi partiden yana kullananların sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı. O dönem hatırlandığında ise bir gerçeğin altını kalın kalemle çizmekte tartışmasız yarar var, Askeri Cunta ve zorun baskı rejiminin Türkiye metropollerine yansıdığının çok daha katmerlisini bölgede uyguladığı gerçeği su götürmez bir doğrudur. Böylesi bir ortamda legal siyaset yapma çabası içinde olan ve buna inanan insanların bu şiddetten kaçma ihtimali ise yok denecek kadar azdı, farklı yapılanmalardan ve kemiksiz siyaset yapanlardan başka toplumsal yapı içinde/tabanda yer alanların ise bulundukları toprakları terk etme durumları hiçbir zaman olamadı. Askeri Cunta rejimin tortuları içinde büyümüş yapıların-Derin Devlet vb-halk üzerindeki baskısı bu alanda da HEP kurulmadan önce oluşturulan yargı ile HEP’in kurulmasını engellemek için hayata geçirilmeye çalışıldı, ancak başarılı olamadığı için HEP 1990 yılında içinde eski SHP’lilerin olduğu bir grup tarafından resmi olarak kuruldu. HEP’in kurucular meclisi farklı siyasi yelpazeden gelen kişiler tarafından oluşturuldu, şüphesiz PKK sempatizanlarının da içinde yer aldığı oluşum doğru bir siyasi duruş sergilemekten ziyade PKK’nin oluşturduğu güç ve otoriteyi kullanıp pazarlama üzerine çabaladı. PKK’nin toplumsal yapı üzerindeki otorite ve gücünü kendi çıkar ve menfaatleri için kullanmaya çabalayan gurup, parti içinde ‘Siyaset’ yapmaya çalışan ve ciddi siyasi/politik birikimleri ile çabalayan kişilerin önünü ya direk ya da dolaylı şekilde kesmeye başladı ve ilk çatışma kabul edilmese de bu şekilde başladı. HEP içinde yaşanan bu iktidar kavgası iki taraf oluşturmuş bu da bölgede siyaset yapan tüm siyasi partiler ile güç odaklarının işine gelmişti, tabı bu durum bazen dolaylı bazen de direk destek veren PKK’nin de ikilemde kalmasına neden olmuştu. Kendi yarattığı siyasi tabanın farklı amaç ve güç savaşlarının merkezinde yer almasını kabullenemeyerek dönem içinde üst yapısını belirleyecek müdahaleleri yaparak etkisini göstermekle yetinmekteydi. Bu durum başka güçler için de farklı bir müdahaleyi meşru hale getiriyor adeta kendi içinde bir kıyım yaratıyordu, Devletin resmi ve gayri resmi tüm yapıları olanca gücü ile HEP’in üzerine geliyor, HEP ise kendi içinde çok parçalı olmasının bedelini başta kendi üyeleri sonra da sempatizanlarının canlarıyla ödemeye başlıyordu. Siyasi tecrit olarak başlayan bu müdahale çok kısa süre içinde ciddi fiziki baskı ve şiddetle kendisini gösterip meşru saldırı zeminini de kendisine aralamış oluyordu, Siyasi Parti başkanlarından il ve ilçe başkanlarına hatta seçilmiş Milletvekillerine kadar açık saldırılar bu şekilde başlamış oldu.

Kontr-Gerilla-JİTEM gibi illegal yapılar ile planlı şekilde saldırıya maruz kalan HEP, bir yandan da resmi kolluk kuvvetlerinin baskıları ile siyaset sahnesinde kendini yaşatma savaşına da bu şekilde başlamış oldu. HEP içinde siyasi birikim ve olgunlukları ile ideolojik kimlikleri ile ön plana çıkanlar hem parti içindeki feodal kökenli hem de devlet içindeki güç odaklarını ciddi şekilde rahatsız/tehdit etmeye başladı. Bu dönemde ise farklı bir konsept hayata geçirildi ve ‘Siyasi Cinayetler’ neredeyse meşru şekilde uygulamaya koyuldu ve Türk Siyasi Tarihi içinde kara bir sayfa tekrar açıldı, legal ve ‘öteki’ olana resmi olarak tahammülsüzlüğün boyutlarının günden güne artması o zaman başladı. Devlet resmi olarak siyasi istikrarsızlığı ve yasal mevzuat acizliğini-o dönem için bilhassa-bilerek başka güç odaklarına ihale ederek sorunu görmezden gelme ve/veya yok sayma politikasını uygulamaya koydu. Bu uygulama çok yönlü geliştiği için, bölge ve ülkede HEP ve siyasi yapılanmasının çalışmaları görmezden gelindi, bununla birlikte işkence, baskı, şiddet ve katliamla yüzyüze bırakılan insanların çığlıkları bile duyulmadı, özellikle basında vetoyla karşılanmaları kendi çığlıkları içinde boğulmalarının da zeminini yarattı, siyasetle uğraşan/uğraşmaya çalışan, ve kendini bu şekilde ifade edecek hemen herkesin farklı arayışlar içine girmesi adeta zorlandı. Özellikle Diyarbakır İl Başkanı Veda Aydın’ın JİTEM tarafından kaçırılıp işkence ile öldürülmesi bu noktada tarafların kendilerini daha net belirlediği ve HEP içinde iç çatışmanın doruğa çıktı bir dönem oldu. Bu dönem parti içinde ‘kandan nemalanan’ gürüh fütürsuzca egemenlerin ve şiddetin politikasına çanak tutarak bu sürecin hızlanarak gelişmesine ve ‘Siyaset’ sahnesinden uzaklaşma zeminine dolaylı şekilde ayak uydurmuştur. Kürtler bir siyasi parti içinde kendi varlıklarını ve ifade şeklini tercih ederken, aynı siyasi parti içindeki iç çekişme ve iktidar hırsının hangi boyutlara ulaşabileceğini hayal dahi edemeden masum şekilde uzun bir süre çalışmaya devam etti. Bu tür odaklı ve/veya güdümlü siyaset yapan siyasi partiler özellikle ideolojik nosyondan yoksun oldukları zaman sırtlarını dayadıkları illegal yapıyı ciddi şekilde kendi çıkar ve amaçlarına ulaşmak için kullanmakta sakınca görmezler, zaten HEP-PKK organik bağı ancak bu şekilde başladı ve devam etti.

HEP oluşturulurken Türkiye Siyasi atmosferi ve özellikle ‘Kürt Sorunu’ tartışmaları düşünüldüğünde aslında ne denli zorlu ve kılı kırk yaran hesapların olduğu az çok bilinir, böylesi bir ortamda tüm inanmışlıkları ile siyasi yelpazede yer alıp insani ve sınıfsal haklarını bu siyasi parti içinde ifade etmeye çabalayan insanları tartışmaların dışında tutarak bir değerlendirme yapmak en doğrusudur.

HEP kuruluş amacı ve tüzüğü itibariyle Türkiye Siyasi Partiler Tarihinde çok farklı bir yer edinmişti, insanların bırakın söylemeyi düşünmeye bile cesaret edemeyecekleri fikirleri parti tüzüğü amaç ve hedefler kısmına yerleştirip çalışmak şimdi geri dönülüp bakıldığında ne kolay ne de uygulanabilir değildi. Dönem itibari ile bırakın siyasi bir partinin, basın yayından sıradan kültürel çalışmalara, kitap dergi çalışmalarından çok masum eğlence ve düğünlerde bile sırf kimliklerinden dolayı baskı ile yaşayan bir halkın ‘Siyasi Parti’ çalışması yapması bir çok kesimi rahatsız etti. Bunların başında resmi kimliği ve daha çok kolluk kuvvetleri ile kendini bölgede ifade eden ‘Devlet’ tüm organları ile rahatsız olduğunu açık ifade etti, zaten sonrasında bölgedeki neredeyse tüm aşiretsel yapı ve sistemin çeşitli paramiliter güçleri ile dirsek temasında olanlar rahatsız olunca nefessiz bırakma saldırıları başladı. Bu saldırıları akılcı bir yöntemle bertaraf etmek yerine başta PKK ile kurulan ilişkiyi gittikçe sorunlu bir hale getirmeleri, sonrasında da HEP içinde etkin olmaya çalışan uzantılı odakların çabaları baskıyı daha da artırdı. Saldırı ve baskı arttıkça şiddettin dozu da iyice fütürsuzlaştı, buna çeşitli eylem/söylemlerle karşı reflesk oluşturulması tuz biber ekince kaçınılmaz son geldi ve HEP üzerindeki siyasi baskıların sonuç vermesi ile kapatılma kararı ile yüzyüze kalındı.

HEP bir siyasi parti olarak ortak tabanı ile birlikte hareket ettiği PKK ile arasındaki mesafeyi siyasi üslüp ve tarz ile kurmayı başından beri beceremedi, ‘Güce Tapan’ bir anlayışın hakim olduğu yapı içindeki siyasi aktörler bu durumu ‘köylü kurnazlığı’ ile kendi lehlerine çevirirken, aynı siyasal tabanda taraf ve kabul görmüş PKK bu alanı ve yapılan kurnazlığı görmesine rağmen bir denge oluşturup ya müdahale etmemiş ya da yanlı müdahaleler ile yanlışların derinleşmesinde rol sahibi olmuştur. Sorunlu bireylerin yer aldığı mekanizma bu şekilde ‘ucube siyasetçiler’ ile çıkarcı köylü kurnazlarının çatışma sahası haline gelen siyasi parti geleneği, ileride çok daha büyük hastalıkların habercisi olarak hastalıklı başlamış oldu. HEP içinde başlayan ve ortak tabanı ile siyaset yaptığı PKK ile kendi içinde ciddi çatışmalar yaşayan yapılanma ‘Türkiye’de Siyaset Yapmayı’ unutarak asli görevinden uzaklaştı, bu uzaklaşma zaten sistemin baskı ve şiddet politikası ile henüz kurulmadan uygulamaya koyulduğu için başlarken yenik başlandı, üzerine bir de kendi içinde iktidar ve rant hesapları tıpkı eleştirdikleri ‘Düzen Partileri’ gibi olunca ortaya aslında daha korkunç bir yapı çıkmış oldu. Bu değerlendirme ve belirlemelere katılınmayacağını biliyorum, ancak yaşananlar ve ortaya çıkan sonuçları çok hafif ve belki de en uygun edebi bir dille hakaret etmeden ifade etmeye çabalıyorum, yoksa dost meclisi ve parti içini bilenlerin ve/veya yakın olanların çok daha sinkaflı değerlendirmeleri olduğunu hemen herkes bilmektedir. ‘Varlığı olmayanın gölgesi olmaz’ sözü gibi bir yapı oluştuğu için, artık HEP içinde çok uçlu yapılanmalar güç odakları haline gelmiş ve birbirlerine değip dolaşmadan siyaset yapma çabası içine girmeye başlamışlardı, takdir edersiniz ki bu işin zorluğu kadar tehlikeleri de beraberinde geliyordu. Önce ‘Devlet’ legal ile illegal tarzı bilmeyenleri ayrıştırıp kendince yöntemlerle ya berteraf etmiş ve/veya bir biçimde ölüm tehditleri ile kendi adına kullanmaya başlamıştı, tabi sadece ‘Devlet’ odaklı güçlerin bunu yaptığını söylemek mümkün değil, bir de paramiliter güçlerin hesapları devreye girince ortaya çok daha karmaşık bir görüntü çıkıyor.

Bu süreç içinde parti yetkili organlarından etkili olunan tüm alanlara kadar görev alanların ve sürdürenlerin aynı kişiler olması bu noktada çok dikkat çekicidir, hatta bazı alan ve yerlerde tıpkı aşiretsel yapı gibi bir aile geleneği ve sürdürücülük mantığı hakim olduğunda yaşananlar ya da yaşanabilecekler az da olsa bir fikir verebiliyor. 1990’da kurulan Siyasi Parti ve anlayışı 2013 yılını yaşadığımız bu günlerde küçük değişiklikler dışında aynılığını korumaya devam etmektedir, aradan geçen süreç ve açılıp kapanan yeni partiler sadece ‘isim değişikliği’ anlamında yeni olmasına rağmen zihniyet ve yaklaşım, politik süreç ve olası gelişmelerin doğuracağı kazanımlar hesaplanarak ‘profesyonel şark kurnazlığı’ mecrasında ilerlemeye devam etmekte.

1990’lı yıllara geri dönmek gerekirse eğer, Türkiye siyaseti neredeyse ANAP iktidarı ile anılır ve farklı alternatif oluşumlar çok rağbet görmezdi, hatırlanacağı gibi ‘dört eğilimi’ bünyesinde barındıran ANAP iktidarı ve Turgut ÖZAL politik sürecin önemli aktörlerinden biriydi. 1987 sonrası Siyasi Yasakların/Yasaklıların kalkması ve eski liderlerin yeniden siyaset aktörleri haline gelmesi hem Türkiye hem de bölge siyaseti açısından çok başlılığa neden oldu. ‘Kürt Sorunu’ ciddi şekilde tartışılmaya başlarken bazı partilerin söylemleri sadece ‘bölge gezileri’ sırasında farklılaşıyor ancak Ankara’ya yani siyasetin merkezine dönüldüğünde ise söylem ve konuşmalar/vaatler hızla unutuluyordu. Turgut ÖZAL’ın 1989’da Darbeci Cumhurbaşkanından boşalan Çankaya’ya tüm muhalefete rağmen çıkmasıyla birlikte siyasette çalkantılı dönem de böylece başlamış oldu, bu dönem içinde devam eden karmaşada bile ‘Kürt Sorunu’ çözümü için taraflar çaba içinde olmuş, aracılar ile yapılan görüşmelerde bazı adımlar atılmıştı, ancak hem ‘Devlet’ içinde hem PKK hem de HEP içindeki güç odaklarının çıkar hesapları ortaklaşmayıp uyuşmazlık gösterince başlanan ‘Barış Süreci’ ve görüşmeleri sabote edilmiş oldu. Zaten devamında 1991 seçimleri ile iktidara gelen DYP ile birlikte sürdürülen görüşmeler kesilmiş açık ve resmi şekilde ‘Kirli Savaş’ tüm aktörler devreye sokularak tırmandırılarak şiddetlenmişti, bu dönem içinde Türkiye’de bırakın siyaset yapmayı en küçük ‘hak’ talebi bile son derece şiddetli şekilde cezalandırılmaya başlanmıştı. Böyle bir ortamda Kürtler adına siyaset yapan ve kurulup birbiri ardına tekrar kapatılan (ÖZEP-ÖZDEP-DEP-HADEP-DEHAP) partinin siyaset yapmak yerine iki asli işlevi vardı, birincisi kontrgerilla/jitem’in saldırılarından korunurken devletin sürgün ve tutuklama politikalarına direnmek diğer taraftan ise parti içinde bu süreç ve olası gelişmelerden çıkar elde edebilecek güç odakları ile işbirliği ve/veya dirsek teması içinde olmasıydı.

1991 yılında TBMM’de Leyla ZANA’nın neden olduğu ‘Yemin Töreni’ krizi ve sonrasındaki gelişmeler karşılıklı provakatif çabaların bir sonucu olarak siyaseti meşgul etmeye devam etti. Bir yandan değişen Ortadoğu ve Türkiye bir yandan ‘Kürt Sorunu’ ile ilgili uluslarası güçlerin devrede olması çok hesaplı ve ortaklı bir oyunun oynandığının göstergesiydi, tüm bunlar yaşanırken PKK çizgi itibari ile taraflarına karşı sağlam bir duruş sergilerken, sırtını kendine dayamış HEP ve DEP Milletvekilleri/Partisi aynı duruşu sergileyememiş, kurulan mizansen ve oyunun ya parçası ya da sürdürücüsü olarak siyasete farklı şekilde hizmet etmişti. 20 Mart 1993 yılında ‘Barış Görüşmeleri’ sonucu olarak PKK ilk ‘Ateşkes’ kararını aldığında HEP bu siyasi tavrın ne anlama geldiğini bile algılayamamış, üzerine düşen görevleri yapmak yerine kendi iç hesapları ile uğraşmayı yeğlemişti.  24 Mayıs 1993 yılında 33 Silahsız Askerin infaz edilmesi hem Barış Görüşmeleri hem de gelişecek Siyasi Çözüm aşamalarını sabote etmişti. Bu sürecin nasıl bozulduğu konusunu o dönem için komplo teorileri ile açıklanmaya çalışılsa bile, emri veren ve uygulayan Şemdin SAKIK ve bağlantıda olduğu güçler deşifre olmuştu. Bozulan Barış Görüşmeleri ve Süreci farklı bir mecraya doğru ilerlemeye başladı, derin güçlerin 2 Mart 1994 yılında uygulamaya koyduğu ve DEP Milletvekillerini TBMM içinde yaka paça gözaltına alınmalarıyla artık hem ‘Kürt Sorunu’ hem de ‘Barış Görüşmeleri/Süreci’ asli aktörlerinin elinden alınmaya çalışılarak 3.şahıslara ve güçlere servis edilmeye başlandı.

Bu dönem çeşitli oyunlar ve biçimlerle 1999 yılına kadar getirildi, aynı dönem içinde HADEP-DEHAP siyasi arenada yerini aldı ancak gelişme ve çekişmeler ile kadrolaşma yapı ve mantığı geçmişten çok farklı ve değişik olmadı/olamadı. Çoklu ve bölünmüş bir yapısı olan parti ‘Siyaset’ yapmak yerine sırtını dayadığı güçten nemalanıp diğer siyasi partiler gibi çalışmamaya özen gösteriyordu, adının içinde ‘Halk/Halkçı’ geçmesine rağmen sınıfsal özellikleri küçük burjuva/lümpen proleter/köylü kurnazı şahsiyetlerle dolu bir saiyasi yapıya dönüşmüştü. Bu süreç ve dönemi ise Abdullah Öcalan bir röportajında ‘yüzde 95’inin bizim siyaset tarzımızı anlama ihtimali yok, kalan yüzde 5’i ise savaşçılarımızın aile/ akrabalarından oluşmasından başka bizimle siyasi olarak yakın uzak çizgi örtüşmesi olmayan bir partidir’ demesi durumu kısaca özetlemektedir. 1999 yılından sonra ise DEHAP-DTP ve BDP bu siyasetin sürdürücüsü olarak yaşamını devam ettirmekte, özellikle başlayan bu zorlu süreçte HADEP ile başlayan güç hesapları ve çatışmaları farklı bir ivme kazanmış, parti içindeki denge ve iktidar hesapları kendisini farklı biçimlerde göstermiştir. Belediye Başkan Aday Seçiminden Milletvekili Aday Adaylarının seçimlerine kadar çıkar ve denge ilişkisi ile hareket edilmiş asıl amaç ve hedef bu biçimde deşifre olmuştur. BDP ve siyasi sürdürücülüğünü yaptığı geleneği kısaca özetlemek gerekirse sanırım yeterli olur, ancak yakın dönem ve uyguladığı politika ve taktik ciddi anlamda sorgulanması ve dikkat edilmesi gereken derinlikli değerlendirmelere ihtiyaç duyar. Strateji-Analiz ile ilgilenen, Siyaset Biliminden bir parça olsun anlayanların akıl sır erdiremediği taktik ve söylemlerin kökeni ve nedenleri bu denli derinken, sıradan ve basit bir neden/sonuç ilişkisi ile değerlendirme yapmak doğru olmaz. Başından bugüne kadar içinde yer alanların hatta belki de bu işi en derinlikli olarak sırtlarında bir kambur halinde taşımak zorunda kalan PKK’nin bu soruna samimi ve ciddi şekilde el atması gerekir, öyle ki atılan her adım ve gelişmeyi bir biçimde bilerek sabote eden bu anlayış ve yaklaşım, nereye ve neden hizmet ediyor sorgulaması ciddi şekilde yapılmazsa ‘kaybeden’ sayısı oldukça fazla olacaktır. Çok kısa olarak Başta seçim dönemi içinde yapılan tercihler ve seçimlerin nasıl olduğu bilinmekte, bireysel menfaatlerin ön plana çıktığı, siyasi yapı ve ilişkilerden uzak, yaşam tarz ve alanları bile halktan kopuk kişilerin örgütsel siyasi geçmişleri-ki ne kadar çözüldükleri ve işbirlikçi oldukları-bilinir olmasına rağmen tercihler daha çok karşılıklı ‘çıkar’ üzerinden şekillenmiştir. ‘Kadın’ ve ‘Gençlik’ yapıları lağvedilerek ve/veya sorun çıkarmayacak düzeyde pasivize edilerek güçten düşürülmüş, siyasi yapı içinde ilerlemesi ve sonuç alıcı çalışmalar türeyecek nitelikli kadroların ve çalışanların tasfiyesi ise konuşulmaya bile gerek olmayan gerçekliktir.

Bunca baskı, şiddet, işkence, ölüm ve tutuklanmalara rağmen samimi ve ciddi şekilde siyaset yapmaya çalışan bireyleri ayrı tutarak söylemek gerekir ki BDP içinde ‘Siyaset’ çıkar endeksli gelişmekten kendini kurtaramıyor. Halk ve kamuoyuna karşı ciddi bir mağdur kimliği ile gidilirken bireysel çıkarlar için hiçbir korku ve utanç duyulmadan kendilerini harç mezat pazarlamaya devam etmekteler.

PKK ve Devletin attığı adımları ciddi anlamda anlamaktan uzak gibi görünseler de kendi çıkarlarına ters düşebilecek her türlü gelişmeyi dolaylı ve direk şekilde boşa çıkarma konusunda neredeyse profesyonellik elde etmiş durumdalar, ve bunu o kadar masum/doğal bir tavrıla yapıyorlar ki üzerine bir de mağdur edebiyatı ile ezik profil çiziyorlar. 1999 yılından itibaren hem Abdullah Öcalan hem de PKK’nin demeçlerini bir biçimde boşa çıkarıp çalışan BDP deyim yerindeyse bir yük ve külfet olarak yaşamını sürdürmeyi hedefliyor. Siyaseten sıkıştıkları her dönemde siyasi argüman olarak tabanının hassas olduğu Abdullah Öcalan ve koşullarını gündeme getirerek payelenmeleri, defalarca Abdullah Öcalan tarafından eleştirilmesine rağmen tekrarlanıyor. Aktif siyaset yapmak yerine ajitatif ve sürgit/tekdüze siyaset yapmayı kendisine ilke edinmesi ise ayrı bir problemdir, çağa ve sürece ayak uydurup politika üretmek yerine dar ve statükocu siyaset ile işin basit yoluna kaçıp ‘mağdur edebiyatı’ ile yetinmeye devam ediyor. Kronik muhalif olma yolunda CHP ne ise Siyaset Dışı Siyaset Yapan Parti örneği BDP aynıdır. Gelişmeler ve değişimler neticesi ile son derece büyük sonuçların çıkacağı bu süreçte bile siyasi körlük yapıp bireysel çıkışlar ve açıklamalar ile ciddi bir ‘OYUNBOZAN’ kimlikle siyaset yapmayı kendisine daha uygun buluyor. Evet, Ortadoğu ve Siyaset şu anda çok fazla ‘Oyunbozan’ aktör olması coğrafyanın doğasında var ancak oyun tamamen kapanmadan ve seyirci henüz oyunu izleyip tercihini yapmışken doğru oynamak ve kendini izlenir kılabilmek önemlidir.

Bu süreç ne geçmişte bozdukları ‘Silopi Karşılaması’ ne de bireysel olarak saçma sapan açıklamalara benzemiyor, Devlet-resni olarak AKP İktidarı-‘Kürt Sorunu’ ve çözümü konusunda yıllardır süren ve kendi içinde netleştirdiği ‘MUHATAP’ sorununu çözmüş görünüyor, önemli olan bu süreç ve kazanımlarının/gelişmelerinin neler olduğunu belirlemek ve akan kanın mutlak bir şekilde durmasını sağlamaktır. Bu süreç ne ‘görüşmelere kimin gideceği’ ne de ‘görüşmelerde yer almalıyız’ kavgalarının yapılacağı bir süreç değil, sizler iletilecek mesajlar ve uygulamakla mükellef olduğunuz görevlerinizi yerine getirin yeter, işin asıl sahipleri sizler değilsiniz, bu işin asıl muhatabı-biraz da BDP’nin oyun içinde oyun oynayarak kendini güçlü aktör haline getirme çabası içindeyken kendi kendisinin dışlanması nedeniyle- PKK ve Abdullah Öcalan’ın birlikte yürüttüğü süreçtir, siz gölge etmeyin yeter. Geçmişten dersler çıkarark provakatif sızma ve tavrılardan uzak kalarak halklara olan borcunuzu ödeme vaktiniz geldiği için mazlum edebiyatından vazgeçmelisiniz, onun yerine tıpkı ‘Paris Cinayetleri’ sonrasında uyguladığınız olgun siyasi tavır ve davranış içinde olmalısınız, tıpkı yeni dönemde kendinizi ne olursa olsun ciddi ve samimi şekilde Türkiye Halklarına anlatma döneminizdir.

Akan kanın durması için çok ciddi çaba gerekir, savaş kolay olan barış ve barışın devamlılığı ise zor ve meşekkatli bir yoldur, bu yolu da ancak erdemli ve ilkeli insanlar yürüyebilir, bozguncu ve fırsatçı tipler ile işbirlikçiler bu süreci ancak bozup sabote edebilir.

*Halkın Emek Partisi (HEP) Ekim 1989’da Paris’te toplanan Kürt Konferansı’na katılan SHP milletvekilleri Kenan Sönmez, İsmail Hakkı Önal, Ahmet Türk, Mehmet Ali Eren, Adnan Ekmen, Mahmut Alınak, Salih Sümer 16 Kasım’da SHP’den ihraç edildi. Aralarında istifacı 10 milletvekilinin de bulunduğu eski SHP’liler 7 Haziran 1990’da Halkın Emek Partisi’ni (HEP) kurdular. Fehmi Işıklar, genel başkan seçildi. 1991 seçimlerinde SHP ile seçim ittifakına giren HEP 18 milletvekiliyle Meclis'e girdi.

*Özgürlük ve Eşitlik Partisi (ÖZEP) 25 Haziran 1992’de kurulan partinin kurucuları arasında SHP’den istifa eden HEP kökenli 18 milletvekili bulunuyordu. Aynı yıl parti HEP’e katılarak kendini feshetti.

*Özgürlük ve Demokrasi Patisi (ÖZDEP) HEP'in kapatılma ihtimaline karşı 19 Ekim 1992'de kuruldu.

*Demokrasi Partisi (DEP) 7 Mayıs 1993'de kuruldu. Genel Başkanlığı’na Yaşar Kaya getirildi. Ancak kısa süre sonra Yaşar Kaya ve yedi parti yöneticisi tutuklandı. SHP’den siyasete giren ancak partiden ihraç edilen Kürt milletvekilleri bir süre sonra DEP’e katıldı.

*Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)11 Mayıs 1994'de bu kez Murat Bozlak ve bazı eski DEP’li milletvekili tarafından Halkın Demokrasi Partisi kuruldu.1995-1999 yılındaki milletvekili genel ve yerel seçimlerine katıldı.

*Demokratik Halk Partisi (DEHAP) 24 Ekim 1997'de kuruldu. 2002'de Anayasa Mahkemesi'nde, "örgütlenmesini tamamlamadan seçimlere girdiği" iddiasıyla hakkında kapatma davası açıldı.

*Demokratik Toplum Partisi (DTP) 9 Kasım 2005 tarihinde kurulan DTP, Türkiye'de ilk defa eşbaşkanlık sistemini uygulayan siyasi parti oldu. Buna göre Aysel Tuğluk ile Ahmet Türk partinin eşbaşkanları olarak belirlendi. Yüksek Seçim Kurulu'nun aldığı karar doğrultusunda, eşbaşkanlık sistemine son verilerek, partinin genel başkanlığı görevine geçici olarak tek başına Ahmet Türk seçildi.

*Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) 2 Mayıs 2008 yılında kuruldu, halen siyasi faaliyetlerine devam etmektedir. ve Demokratik Toplum Hareketi'nin kurulan sonuncu siyasal partisi. 

*Demokratik Toplum Hareketi (DTH) HEPDEPHADEPDEHAP çizgisinin DTP (Demokratik Toplum Partisi) adıyla partileşmesine giden süreçteki oluşumdur. DTH partileşerek,Demokratik Toplum Partisi (DTP) ismini almıştır. 11 Aralık 2009'da Demokratik Toplum Partisi kapatıldıktan sonra DTP'li millet vekilleri ve DTP İl ve İlçe Örgütleri Barış ve Demokrasi Partisi'ne katılmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.