Bir Bayrak Masalı

03.03.2013 14:17:34
A+ A-

 

“Hiçbir bayrak, masumları öldürmenin utancını kapatacak büyüklükte değildir.” Howard Zinn  



Bir ülke varmış, bir ülke yokmuş.
 
Bayrağı gökyüzündeki cisimleri içeren sembollerden oluşurmuş.
 
O ülkenin insanları, o bayrağı sevip sevmeme üstüne tartışıp dururlarmış.
 
Bir sembol düşününüz ki, her zulümde, her katliamda, her işkencede; katleden, zulmeden, işkenceden geçiren taraf hep bu bayrağı sembol olarak öne çıkarırmış.
 
Her katliamı, her zulmü, her işkenceyi bu bayrağın uğruna yaptığını söylermiş. Hatta "sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım" gibi histeri çığlıklarından şiirimsiler yazarak bu katliamları meşru sayarlarmış.
 
“72 milletten” insanlar barınırmış topraklarında. Elli farklı dilin konuşulduğu, elli farklı etnik kökenin yaşam bulduğu bereketli mi bereketli topraklarmış. – Ama onlar bu topraklar uğruna kan dökmekten başka bir şey düşünmez durmazlarmış…
 
Fakat işte tam da bu sebeplerden dolayı bazı vatandaşları pek bir korkarmış. Ülkelerinin dört bir yanının azgın düşmanlarla çevrili olduğu, ülke içinde de dış-mihraklarla işbirliği içinde olan kocaman canavarların yaşadığı masallarıyla büyütülürlermiş.
 
Bu korkuyla bazen kendilerinden olmayan herkese saldırırlarmış.
 
Bir gün (bir sonbaharda) aynı toprağı paylaştıkları ama sayıca kendilerinden az olan bazı insanların mallarına el koyabilmek için iki gün iki gece evlerini, işyerlerini yağmalayıp, camlarını, çerçevelerini kırıp, yakaladıkları erkekleri dövmüşler ve 4000 kadına da tecavüz etmişler. (okurken ne de kolay okunuyor değil mi? 4000 kadın!) Bu yağmadan sonra bütün o harabeye dönen işyerlerine işte bu bayrakları asmışlar. Tabii yağma esnasında da bu bayrak varmış ellerinde.
 
Başka bir gün kendilerine hiç benzemeyen bir kent dolusu insanı kıyımdan geçirmişler. Uçaklarla bombalar yağdırıp, yüzlerce insanı kadın, çocuk, yaşlı genç demeden su kenarlarında kurşuna dizip, yörenin ünlü ırmağına atmışlar cesetlerini. O ırmak kan akmış o günden bugüne. Bir kısmını da yüksek uçurumların kenarlarında kurşuna dizip atmışlar aşağıya. Ölmeyip, kolu kanadı kırık, yaralı kurtulanlar da olmuş. “Kurtulmak” mı dedim? Pardon… Kurşuna dizmeyip sağ ele geçirdikleri kız çocuklarını da kendilerine benzetmek için kendilerinden olanların yanına köle olarak yerleştirmişler. Yine aynı gök cisimli bayrak uğruna… Tek hayalleri o bayrağı o dağların başına da dikebilmekmiş.
 
Sonra yine bir gün bir şehirde katliama girişmişler. Yine kendilerinden farklı bir grup insana karşı... Aynı katliamı birkaç yıl arayla başka şehirlerde de uygulamışlar. Hamile kadınların bile karınlarının deşildiği, yaşlı kadınların gözlerinin oyulduğu korkunç bir katliammış. Hatta en sonuncusunda güzel kalpli insanların kaldığı bir oteli yakıp, tutuşturmuşlar.  Katliamı kışkırtan ve saldıran güruhun elinde yine o bayrak varmış. O bayrağı en yüksekte tutanlar da öylece izlemişler bu katliamı, hiçb i r ş e y y a p m  a  d  a  n…
 
Sonra birileri çıkmış. Özgürlük, eşitlik, adalet talep eden gençlermiş. Demokratik haklarını kullanarak seslerini yükseltmek istemişler. Üniversite öğrencileri, öğretmenler, işçiler… Toplumun her sınıfından insan varmış bu talepleri haykıran. Veee nihayet yine o bayraklı kişiler çıkıp, bu gençleri, işçileri işkence tezgâhlarından geçirmişler. Hepsi de o bayrağa bağlılıklarından ötürü bu ihaneti affedemeyip yapıyormuş bu işkenceleri…
 
Tabii buraya kadar saydığımız sadece birkaç örnek... O topraklarda bu gök cisimli bayrak uğruna o kadar çok kıyım gerçekleşmiş ki, burada hepsini anlatmak imkânsız. Ama hepsinde değişmeyen bir şey varmış ki, bu kıyıma girişen kişilerin ya ellerinde o bayrak varmış ya da dillerinde o bayrağa olan bağlılıklarından ötürü “diğer insanlara” duydukları nefret…
 
Gel zaman git zaman, artık ezilen, zulme uğrayan o kişiler artık o bayrağı görünce ürker olmuşlar. Kendi etkinliklerinde, yaşam alanlarında o bayrağı görmek istemez olmuşlar. Çünkü o bayrağı görünce o kıyımlar, o zulümler gelirmiş hatırlarına… Bir ceset yığınının tepesine dikilmiş saçları uçuşan bir sarışın çocuğun ölü bedeni gelirmiş gözlerinin önüne, işkencehanede kanlar içinde kıvranarak can veren genç bedenler, karnı deşilen hamile kadınlar, panzerle ezilen çocuklar say say bitmez nice vahşet ve o vahşetin akıttığı kan üzerinde yansımasını yaparmış gök cisimleri…
 
Bu sefer de o bayrağı sevmemeleri suç olmaya başlamış. Kıyımcılar bu sefer de onları “bayrağa saygısızlık ve sevgisizlik”ten dolayı suçlar olmuşlar. “Ya sev ya terk et ulan!” demişler.
 
Olur olmaz yerlerde önlerine bu bayrağı çıkarmış, öpüp alınlarına koymalarını istemiş, yakalarına rozet olarak takmış, karşısında esas duruşta bekletmiş, hatta evlerinin karşısındaki balkonda çamaşır ipine asıp tüm yıl çıkarmadan o bayrağı sevdirmeye ve saygı duyulmasını sağlamaya çalışmışlar. Bu bayrak sevilecek, demişler. Bu bayrağı sevmeyeni biz de sevmeyiz, demişler.
 
Ama üstündeki rengi, döktüğü kandan alan bu bayrağı sevmek gelmiyormuş bu acılı insanların içinden. Hem bir bez parçasına bu derece hastalıklı bir duyguyla bağlanmak da neyin nesiymiş. Evinizde yüzünüzü sildiğiniz havlu, üstüne yattığınız çarşaf sizin için daha faydalı ve kullanışlı olduğu halde onları bile bu kadar sevmiyorken bir direğe asılı duran ve kendi halinde dalgalanan bir kumaşa bu hastalıklı bağlılık da neyin nesiymiş? İşin garibi dünyanın tümü bu psikopatalojik durumdan muzdaripmiş… 

Hatta öyle ki, bu gök cisimli desenleri olan kumaş yüzünden çok çekmiş, çok zulüm görmüş, çok acı yaşamış insanlar bile kendilerine kendi renkli, şekilli kumaşlarını uydurup, bu acıyı kendi bayraklarının dindirebileceğine inanmışlar. 

Yani bulaşıcı bir psikolojik rahatsızlık söz konusuymuş tüm dünyada...
 
Yine bu dünyada yaşayan bir masalcı olan Jose Saramago ise insanlar arasında hızla ve anlamsız şekilde yayılan körlüğü konu alan kitabıyla ilgili bizim masalımızın son cümlelerini kurarken, onlar erememiş muradına, biz de çıkmayıverelim kerevetine:
 
“Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu masalla anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar.”

demiş...


 
Sinan İzmir
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.